Hz. Âdem, Nuh Tufanı, Göbeklitepe ve Kadim Medeniyetler Üzerine Bir Düşünme Denemesi
Bakın…
Şimdi size kesin hükümler dağıtmayacağım. “Atlantis bulundu” demeyeceğim. “Mu kıtası fiziki olarak kesin oradaydı” da demeyeceğim. Neden mi? Çünkü düşünceyi öldüren şey bazen cehalet değil; sorgulanamaz kesinliktir ama size başka bir şey soracağım: Ya insanlık tarihi sandığımızdan çok daha eskiyse?..
Olamaz mı?…
Neden olmasın?…
Düşünmeye değmez mi?…
Çünkü tuhaf bir durumla karşı karşıyayız. Birbirinden binlerce kilometre uzak medeniyetler: aynı tufanı anlatıyor, aynı yıldızlara anlam yüklüyor, aynı geometrik sembolleri kullanıyor, aynı “gökten gelen bilgi” fikrini taşıyor.
Sümer’de tufan var.
Maya’da büyük yıkım var.
Mısır’de kutsal geometri var.
Orta Asya’da gök merkezli anlayış var.
Selçuklu’da yıldız geometrileri var.
Osmanlı’da kozmik düzeni anlatan motifler var.
Peki neden?…
Acaba insanlık aynı kitabın yırtılmış sayfalarını taşıyor olamaz mı?…
Kur’an’ın En Çarpıcı Mesajlarından Biri
Bence birçok insanın gözden kaçırdığı mesele şu: Kur’an insanlığa yalnızca ibadet anlatmıyor. Aynı zamanda insanlık hafızasını da anlatıyor. Ve çok çarpıcı bir ayet var: (MEALEN ANLADIĞIM) , “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti…”
Şimdi burada durup düşünelim…
“Bütün isimler” ne demektir?
Bazı İslam âlimleri bunu: eşyanın bilgisi, varlığın hakikati, dil, kavram üretme yeteneği, ilimlerin özü olarak yorumladı. Yani anlayacağınız insan, yeryüzü sahnesine boş bir levha olarak çıkmadı.
Başlangıçta evrenin matematiksel ve fiziksel yasalarını kodlayacak bir yazılımla başladı. İnsan, Kur’an da daha başlangıçta yalnızca etten oluşan bir canlı gibi değil; muazzam bir bilgi mirası taşıyan varlık olarak anlatılmıyor mu?Demem o ki ya insanlık sandığımızdan çok daha büyük bir bilgi mirasıyla başladıysa?…
Belki İnsanlık İlk Başta İlkel Değildi
“Modern” insan geçmişe kibirle bakmayı çok seviyor. Sanki insanlık: mağaradan çıktı, tesadüfen gelişti, sonra bugünkü seviyeye ulaştı. Oysa Kur’an’ın çizdiği tablo bakış açınızı değiştirirseniz çok farklı olabilir. Olamaz mı dediniz? Bende diyorum ki neden olmasın?…
Belki insanlık ilk başta bilgisiz değildi. Belki bilgi vardı… Ama insan onu kaybetti. Çünkü Kur’an sürekli bize (MEALEN ANLADIĞIM) neyi anlatıyor? Yıkılmış medeniyetleri. “Sizden önce nice nesilleri helâk ettik…” , “Âd ve Semûd’u da helâk ettik… “Rabbinin Âd kavmine ne yaptığını görmedin mi?” , “Onlar sizden daha güçlü, daha kuvvetli değil miydi?”
Bakın burası çok önemli…
Kur’an geçmiş kavimleri anlatırken onları “vahşi ilkel topluluklar” gibi anlatmıyor. Tam tersine: (MEALEN ANLADIĞIM) güçlü, büyük, görkemli, şehirler kurmuş, teknolojik ve fiziksel olarak etkili toplumlar olarak anlatıyor. Sonra ne oluyor?
Kibir…
Ahlaki çöküş…
Hakikatten kopuş…
Ve yıkım!
Tufan ve Ezber Bozan Arkeoloji: Göbeklitepe
Sizce Nuh Tufanı gerçekten ne anlatıyor? Yalnızca bir su felaketi miydi? Yoksa insanlığın hafızasına kazınmış büyük bir epistemolojik kırılma mıydı?
Kur’an (MEALEN ANLADIĞIM) şöyle diyor: “Bunun üzerine göğün kapılarını boşalan bir su ile açtık.” , “Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık…” Ve dikkat edin…
Tufan anlatısı yalnızca Kur’an’da yok. Sümer’de var, Hint anlatılarında var, Maya kültüründe var.
Peki neden?
Belki de insanlık geçmişte gerçekten büyük bir medeniyet kırılması yaşadı. Şehirler battı, bilgi merkezleri yok oldu. İnsanlık yalnızca taşlarını değil; hafızasını da kaybetti. Olamaz mı? Neden olmasın?…
Bugüne kadar bu iddiaları sadece “mitoloji” gören ana akım tarih tezi, burnumuzun dibindeki bir keşifle kökten sarsıldı: Göbeklitepe ve Taş Tepeler.
Klasik tarih ne diyordu?
İnsan önce tarımı bulacak, sonra yerleşik hayata geçecek, en son tapınak yapacaktı…
Ama Göbeklitepe bu tezi paramparça etti.Tarımın olmadığı o dönemde, avcı-toplayıcı denilen o “ilkel” insanların: muazzam bir astronomi, gelişmiş bir geometri, tonlarca ağırlığı kaldıracak bir mühendislik bilgisine sahip olduğu açığa çıktı…
Göbeklitepe, insanlığın doğrusal ilerlemediğinin en somut kanıtı değil midir? Anlayacağınız belki de biz geçmişte çok yüksek bir soyutlama becerisine sahiptik, ama büyük bir kırılmayla o bilgiyi unuttuk…
Mu ve Atlantis’e Neden İlgi Duyuyoruz?
Çünkü insan zihni hiç görmediği bir şeyi özlemez…
Özleyemez…
Hatırladığı şeyi özler…
Bakın; bugün modern bilim, okyanusların altında batan devasa fiziki kıtaları reddediyor olabilir ve belki de Mu ve Atlantis coğrafi birer toprak parçası da değildir zaten. Belki bunlar: kayıp bir “Altın Çağ” hafızasının, parçalanmış ortak bilginin, insanlığın ortak geçmiş arayışının sembolleridir. Bilemiyorum, sadece neden olmasın diyorum…
Dünyanın farklı uçlarındaki insanların piramitler yapması, benzer sembolleri üretmesi belki bundandır. Aynı gökyüzüne bakıp, aynı insan psikolojisiyle evreni anlamlandırma çabası…
Piramit, göğe yükselmenin ortak matematiksel bilinci mıdır? Belki …
Mustafa Kemal’in cumhuriyetin ilk yıllarında bu meselelere ilgi duyması da bence burada önemlidir. Neden mi? Çünkü görece büyük zihinler bilinmeyenden korkmaz da ondan…
Onun yerine soru sorar…
Ve bence asıl mesele şudur: İnsanlık geçmişini gerçekten biliyor mu? Yoksa “modern” insan, yalnızca elindeki birkaç kırık parçayı bütün zannederek mi kibirleniyor?
Benim Komplo Teorisyenlerinden Farkım Ne?
Bakın ben size: “Kesin şöyle oldu” demiyorum. Çünkü düşünceyi öldüren şeylerden biri de kanıtsız kesinliktir. Ben yalnızca şunu söylüyorum: Belki insanlık tarihi düşündüğümüzden çok daha derin ve Kur’an zaten bize: yükselen toplumların çöktüğünü, büyük medeniyetlerin yok olduğunu, insanlığın tekrar tekrar kırıldığını anlatmıyor mu? Bu yüzden Mu üzerine düşünmek de, Atlantis’i sorgulamak da, tufanı araştırmak da, Göbeklitepe’nin sessiz şahitliğine kulak vermek de bana göre inançsızlık değil, tam tersine insanlığın hafızasını, yani Allah’ın insana üflediği o ilk kadim “Esma” mirasını anlamaya çalışmaktır…
Belki En Büyük Kayıp Teknoloji Değildi
Belki insanlık geçmişte: yıldızları daha iyi okuyordu, sembolleri daha iyi anlıyordu, evrenle ve tabiatla daha güçlü, daha organik bir bağ kuruyordu ve sonra bir şey oldu…
İnsan bilgiye sahip kaldı ama hikmeti kaybetti…
Bugün elimizde muazzam bir veri (data) yığını var…
Ama o veriyi anlamlandıracak yönümüz yok…
Bilgimiz mikro düzeyde sınırsız ama anlamımız kayıp…
Yatay düzlemde (hızda, binalarda, dijitalde) alabildiğine genişlerken; dikey düzlemde (ruhta ve derinlikte) korkunç bir cücelik yaşıyoruz…
Kendi ürettiği yapay zekanın ve nükleer gücün esiri olma noktasına gelen “modern” dünya, aslında geçmişte helak olan o kibirli medeniyetlerin ayak izlerini takip ediyor olamaz mı?…
Bence pekâlâ mümkün…
Neden mi? Çünkü hafızasını kaybeden bir medeniyet, sahip olduğu gücü ne için kullanacağını da unutmaya başlar ve belki de geleceği anlayabilmek için önce şu sorunun cevabına odaklanmamız gerekiyor: YA İNSANLIK SANDIĞIMIZDAN ÇOK DAHA ESKİYSE?… ve UNUTTUĞUMUZ O MUAZZAM HAFIZA, YENİDEN HATIRLANMAYI BEKLİYORSA?…

Yorum bırakın