Satırlarımı okumaya başlamadan önce küçük bir not…
Birazdan okuyacaklarınız tamamen kurgusal bir senaryodan oluşuyor. Anlattıklarım yaşanmış bir olayın iddiası değil; sadece günümüz dünyasında üzerine düşünülmesi gereken olası riskleri sorgulayan bir zihin egzersizi…
Mümkün müdür? Belki… Değil midir? Belki… Ben kesin hükümler vermiyorum. Sadece “Ya gerçekten böyle yöntemler varsa?” sorusunu aklınızın bir köşesine bırakıyorum. Çünkü bazen en büyük güvenlik zaafı, yaşanmış olaylar değil; yaşanabileceğine ihtimal bile vermediğimiz senaryolardır.
Şimdi gelin, tamamen kurgusal bir hikâyenin içine birlikte girelim…
Ankara’nın ayazı lojman camlarını döverken, odanın karanlığını aniden telefonun mavi ışığı bölüyor. Ekranda masum bir bildirim: Dünyanın en büyük profesyonel ağından, LinkedIn’den gelen bir mesaj. Çoğu insan için yeni bir kariyer fırsatı, onun içinse şakağına doğrultulmuş görünmez bir namlu…
Soğuk Savaş’ın o eski, pardösülü, köşe başlarında fısıldaşan casusları çoktan tarihin tozlu raflarına kalktı. Artık mikrofilmlerin yerini yapay zekayla kusursuzlaştırılmış sahte insan kaynakları profilleri, şantajların yerini ise “Green Card” vaatleri aldı. Bugün Türkiye’nin savunma sanayisindeki o devasa kaleler, fiziki duvarları zorlanarak değil, o duvarların arkasındaki beyinlerin en insani zaafı hedef alınarak içeriden çökertiliyor olabilir mi? Küresel istihbarat aklının keşfettiği bu en sinsi silahın adı; takdir edilme arzusu ve mesleki yalnızlık…
Oyun o kadar kusursuz kurgulanmış ki, hedefteki Türk mühendisi vatanına ihanet ettiğini bir saniye bile düşünmüyor. Aksine, dehasının okyanus ötesinden nihayet keşfedildiğini sanarak heyecanlanıyor. Münih ya da Boston merkezli görünen o paravan şirketin “kafa avcısı”, mühendisimizi adım adım “rahatlatılmış sorgulama” seansına çekiyor. “Sizi olağanüstü yetenek vizesiyle Amerika’ya uçuracağız” vaadinin gölgesinde yapılan iş görüşmelerinde sorular ardı ardına geliyor: “Peki, yüksek irtifadaki o ısınma problemini nasıl çözdünüz? Bizim ekip orada tıkandı.” Mühendisimiz, rüştünü ispatlamak ve o hayalindeki işi kapabilmek için, devletin milyarlarca liralık AR-GE bütçesi harcayarak bulduğu o gizli yazılım formülünü bir solukta anlatı veriyor. Günün sonunda o iş teklifi hiçbir zaman gelmiyor, süreç bir bahaneyle askıya alınıyor; ancak Türkiye’nin teknolojik üstünlüğünün şifreleri çoktan sınır dışına uçmuş oluyor. Sizce bu olabilir mi? Belki… Belki de mümkün değil… Devam edelim hikayemize …
Daha da sarsıcı olanı ise bilimin o kutsal, şüphe çekmeyen cübbesi altında yaşanıyor. İstihbarat servislerinin kontrolündeki sahte akademik dergiler, hedefteki mühendise prestijli bir “hakemlik” daveti gönderiyor. Önüne incelenmesi için konulan taslak makale, aslında yabancı bir servisin kendi laboratuvarlarında çözemediği askeri bir kör noktadan ibaret. Bizim mühendisimiz, büyük bir mesleki gururla o taslağı inceliyor, kırmızı kalemiyle formülü düzeltiyor ve altına not düşüyor: “Buradaki denklem yanlış, doğrusu bizim yerli projede kullandığımız şu formüldür.” Kendi eliyle, kendi akademik imzasıyla, ülkesinin en kritik savunma sırrını “bilimsel katkı” ambalajıyla teslim ettiğini fark bile etmiyor. Peki bu mümkün mü? Belki… Belki de değil…
Bu sessiz infaz, bir ülkenin geleceğinin kanser gibi içeriden kemirilmesidir. Biz sınır boylarımızı SİHA’larla korurken, üslerimizin etrafına beton duvarlar örerken; karşı istihbarat savaşının asıl cephesinin telefon ekranları olduğunu ıskalıyor olabilir miyiz? Belki… Belki de ıskalamıyoruzdur…
Milli güvenlik artık sadece fiziki sınırları korumak değil; bir Türk mühendisinin telefonuna düşen o kibar mesajın arkasındaki karanlık gözü görebilmek, o mühendisi kendi toprağında her anlamda doyurabilmektir. Çünkü geleceğin savaşlarını, cephedeki tankları yürütenler değil; o tankların ya da sihaların veya uçakların beynini yazan ve o beyni kendi ülkesinde tutmayı başaranlar kazanacaktır. Ve ne yazık ki, o mavi ekrandan fırlatılan füzelerin patlama sesini şu an hiç kimse duymuyor. Sizce duyuluyor mudur? Belki…
Yazdıklarım bir kurgu mu? Belki… Değil mi? Belki… Üzerine düşünülmesi gerekir mi? KESİNLİKLE EVET!

Yorum bırakın