MUHTEŞEMİN GÖLGESİ

ABD Kongresi’nin Duvarındaki İsimler, Türklerin Görünmeyen Kırılması ve İnsanlığın En Eski Kavgası

Bazı yazılar tarih anlatmaz.

İnsanın zihnine sızmaya çalışır.

Çünkü bazen mesele Osmanlı değildir.

Bazen mesele Selçuklu da değildir.

Bazen mesele şudur: İnsan, gücü eline geçirdiğinde neye dönüşür? Ve galiba insanlık tarihinin en büyük kavgası da burada başladı…

İLK İSYAN GERÇEKTEN NEYDİ?

Kutsal metinlerde geçen o büyük sahneyi düşünelim. Allah, Hz. Âdem’e secde edilmesini emrediyor. Ve İblis reddediyor.

Peki neden?

Çünkü mesele yalnızca bir “itaatsizlik” değildi. İblis şunu söylüyordu: “Ben ateşten yaratıldım, o çamurdan.”

Bu cümle yalnızca kibir değildir. Bu cümle, insanlık tarihindeki bütün üstünlük ideolojilerinin çekirdeğidir.

Düşünün… Soy aristokrasileri, kast sistemleri, sömürge imparatorlukları, üstün ırk teorileri, seçilmiş millet anlatıları, elit yönetim modelleri…

Hepsi farklı cümlelerle aynı şeyi söylemedi mi?

“Bazıları yönetmek için yaratılmıştır.”

Ve belki de bütün insanlık tarihi, bu görünmeyen cümlenin farklı versiyonları arasında geçti…

Peki Allah’ın sistemi neydi?

İnsana rağmen kurulan bir düzen mi? Yoksa insanı merkeze alan bir düzen mi?Ve daha büyük soru: İnsanlık tarihindeki büyük devletler, ne zaman “insanı koruma” iddiasından çıkıp “insanı yönetme ve ezme” mekanizmasına dönüştü?

ABD KONGRESİ’NİN DUVARINDAKİ İSİMLER BİZE NE SÖYLÜYOR?

Washington’daki o meşhur Temsilciler Meclisi’nin duvarına baktığınızda sıradan isimler görmüyorsunuz. Orada insanlık tarihinin görece en büyük kanun yapıcılarının rölyefleri duruyor.

Orada: Hammurabi var, Hz. Musa var, Solon var, Justinianus var, Napoleon var… Ve evet, Kanuni Sultan Süleyman var…

Ama neden Hz. İsa yok? Neden Hz. Muhammed yok? Neden Tuğrul ve Çağrı Beyler yok? Neden Fatih yok?…

Çünkü o duvarın görünmeyen ortak noktası yalnızca “adalet” değil. Asıl ortak nokta şu: “İnsan topluluklarını merkezi bir düzen altında, yukarıdan aşağıya yönetilebilir ve kontrol edilebilir hâle getirmek.” ( Ordo Ab Chao; Öngörülebilir kaos, kaostan doğan düzen, düzen bozulmasın yeter… )

Oradaki isimlerin çoğu; vahşi enerjiyi sisteme çevirdi, kaosu disipline etti, insanı kayıt altına aldı ve gücü kurumsallaştırdı. Yani mesele sadece adil yasa yapmak değil, insan davranışını “devlet” için kontrol edilebilir bir forma dönüştürmekti. ( Ordo Ab Chao; Öngörülebilir kaos, kaostan doğan düzen, düzen bozulmasın yeter… )

İşte burada Hz. İsa’nın neden olmadığını anlamak kolaydır; çünkü o ruhu dönüştürmeye çalıştı, bir devlet mekanizması kurmadı…

Peki devlet kuran, savaş yöneten, hukuk getiren ve toplumu organize eden Hz. Muhammed neden o duvarda yok? İşte can alıcı nokta burası: Çünkü Hz. Muhammed’in kurduğu düzende devlet insan içindi, insan devlet için değil. O, insanı merkeze aldı, tebaalaştırmadı; ruhu ve adaleti sistemin üstünde tuttu. Gücü Geri İsteyenler’in seküler siyasal mabedi ise, insanı ezip kontrol edilebilir bir nesneye dönüştürmeyen, aksine onu özgürleştiren ve mutlak hakikati haykıran bu insan merkezli ilahi ruhu kendi duvarına sığdıramazdı. Onlar, insanı hizaya getiren sistem kurucuları arıyorlardı. Ve işte tam burada Kanuni ortaya çıkıyor.

TÜRKÜN YOLCULUĞU: İNSANDAN SİSTEME

Türk devlet aklının yolculuğu elbette bozkırda başlamadı fakat bozkır da bir kuralsızlık masalı değildi; sert bir disiplini, töresi ve liderliği vardı. Ama güç asla taşlaşmıyordu. Lider, insanına hizmet ettiği, adil olduğu ve paylaştığı sürece liderdi. Fakat kalıcı olamıyordu. Neden mi? Çünkü kalıcı bir sistem yoksa ve lider zayıfsa ortaya çıkan kaos yönetilemiyor ve ülke yıkılıyordu. Demem o ki güç sahibi ya da sahipleri kaosta yönetilebilsin istiyordu ve karar verildi ve yollar ayrıldı…

Bu asil kan, Tuğrul ve Çağrı Beylerle birlikte Selçuklu çadırlarında İslam’ın insanı eşref-i mahlukat (yaratılmışların en şereflisi) gören özüyle birleşti. Çağrı Bey şehirlere girdiğinde, insanı ezmeyen, aksine insanı yaşatan yepyeni bir medeniyetin temelini attı. Güç merkezileşiyordu belki ama “saray” henüz insanı yutmamıştı. Yani yolu ayıranlar yeni yolcuları yönetemez olmuştu…

Bu insan öncelikli medeniyet yürüyüşü Osmanlı’da da devam etti. Fatih Sultan Mehmet çağ kapatıp çağ açarken, Yavuz Sultan Selim cihanı titretirken devlet hâlâ can taşıyan, hareket eden bir organizmaydı. Hükümdarlar yerine göre birer derviş, devlet ise adaleti yeryüzüne dağıtmak için bir araçtı. İnsan hâlâ sistemden büyüktü.

Peki ne oldu da bu canlı ruh, yerini soğuk ve donuk bir makineye bıraktı? Kırılma, Kanuni Sultan Süleyman ile başladı…

KANUNİ VE MUHTEŞEM KIRILMA

Süleyman, Gücü Geri İsteyenler için yalnızca büyük fetihler yapan bir “Muhteşem” değildi; o, devleti taşa bürüyen bir “Kanuni”ydi…

Kanuni döneminde: Devlet aklı canlı bir organizma olmaktan çıkıp, tıkır tıkır işleyen bürokratik bir makineye dönüştü. Kul sistemi ve devşirme bürokrasisi o kadar devleşti ki, saray dış dünyadan yalıtılmış kutsal bir merkez haline geldi. Hukuk modifiye edildikçe, düzen merkezileştikçe; devlet kendi bekasını insanından daha önemli görmeye başladı… ( Ordo Ab Chao; Öngörülebilir kaos, kaostan doğan düzen, düzen bozulmasın yeter… )

İşte Gücü Geri İsteyenler’in hayran olduğu ve kongre duvarına resmettiği şey tam olarak buydu: İnsanı yönetilebilir ve öngörülebilir bir tebaaya dönüştüren o kusursuz, soğuk mekanizma… ( Ordo Ab Chao; Öngörülebilir kaos, kaostan doğan düzen, düzen bozulmasın yeter… )

Gücü Geri İsteyenler; Tuğrul ve Çağrı Beyler’in o asil adaletini, Fatih’in o insanı kucaklayan vizyonunu tehlikeli buluyordu. Çünkü o vizyonlar kontrol edilemezdi. Gücü Geri İsteyenler, daha önce kendi kurdukları Roma sistemine benzeyen, gücü merkezde taşlaştıran Kanuni aklını muhatap aldı ve sistem o kadar ağırlaştı ve kusursuzlaştı ki, zamanla kendi hareket refleksini ve insanı merkeze alan o canlı ruhunu kaybetti…

BARBAROS NEDEN ATLANTİK’E TAM AÇILAMADI?

İşte bu yüzden Barbaros Hayreddin Paşa okyanus çağının tam öncüsü olamadı…

Evet, tarihçilerin dediği gibi lojistik sebepler, kadırga teknolojisinin okyanusa uyumsuzluğu ve İpek-Baharat yollarının getirdiği ekonomik rasyonalite birer gerçekti…

Ama felsefi gerçek çok daha derindi: Okyanus; risk demektir, bireysel cesaret demektir, merkezden uzaklaşmak ve kontrolü kaybetmek demektir. Kanuni ile birlikte ağırlaşan, her şeyi kayıt altına almak ve yukarıdan aşağıya yönetmek isteyen o devasa saray bürokrasisi, kontrol edemeyeceği bu yeni dünyanın vizyonunu taşıyamadı. Merkez, kendi konforlu ve nizami sınırlarında kalmayı seçti. Okyanusun özgür ruhu, sarayın ağırlaşan duvarlarına çarpıp geri döndü. Yoksa gemi yapılabilir miydi? Elbette… Belki de Gücü Geri İsteyenler buna izin vermedi… Burası benim için şuan bir muamma…

Ve evet Türkler dünyayı fethedecek kadar kurumsallaştılar… Ama o kurumsallığın görece kibrinde, kendilerini var eden o eski “insan öncelikli hareket ruhunu” feda ettiler…

SON SÖZ

Bugün dönüp baktığımda içimi kemiren soru şu: Acaba insanlık tarihindeki bütün büyük sistemler, Allah’ın insana verdiği o özgürlük alanını korumaya mı çalıştı… Yoksa insanı hizaya getirmeye ve yönetilebilir birer nesne yapmaya mı?…

Tuğrul ve Çağrı Beyler’in çadırlarında insanı yaşatmak için kurulan o asil hayal, Fatih’in vizyonuyla cihanı aydınlatmışken; Kanuni’nin o soğuk bürokratik koridorlarında nasıl oldu da devletin bekası insanın önüne geçti?…

Bozkırın ve İslam’ın: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışı…Yerini Gücü Geri İsteyenler’in: “Sistemi yaşat ki düzen korunsun” taşlaşmasına bıraktığında, belki imparatorluk devleşti ama ruhumuzdan çok şey eksildi…

Kanımca tarihin en tehlikeli anı, bir milletin düşmanını yenmesi değil; kurduğu sistemin ihtişamına kapılıp, insanı unutan görünmez bir kibre teslim olmasıdır…

Ve insanlık tarihinin en eski savaşı hâlâ bitmedi: İnsanı kim yönetecek? Ruhsuz sistemler mi, yoksa insanı yaşatmayı gaye edinen o asil adalet mi?…

Ve tarihte bazen çöküş, düşman kapıya dayandığında değil… Herkes sana “Muhteşem” dediğinde başlar…

Türk Tarihi ve Medeniyet
Jeopolitik ve Küresel Güçler
Zihinsel Egemenlik
Strateji ve Devlet Aklı
Kadim Bilgelik ve Gelecek

Yorumlar

Yorum bırakın