GELECEĞİN SAVAŞINI KAZANANLAR: İNSAN YETİŞTİREN DEVLETLER

Biliyorum ki sizde benim gibi dünyanın yalnızca barut kokusu ve çelik gürültüsüyle şekillendiğine inanmıyorsunuz. Neden mi böyle bir giriş yaptım bu defa? Çünkü “modern” çağın en büyük yanılgısı, bir ülkenin gücünü sadece envanterindeki paletli araçlarla, nükleer silahlarla ölçmek. Oysa haritalar artık tank paletleriyle değil, zihinlere atılan imzalarla çiziliyor ve bazı devletler, tek bir askerinin postalı değmeden etki alanı oluşturabiliyor coğrafyalarda…

Ve bunu bir üniversite kürsüsüyle, bir araştırma bursuyla ya da sadece kendi dillerini “geleceğin anahtarı” olarak sunarak yapıyorlar…

Gerçek şu ki: Bir ülkenin yarınında olmanın en güven dolu yolu, bugününün gençlerinin hayallerine dokunmaktır…

Eğer bir ülkenin gelecekteki genelkurmay başkanı sizin akademinizden mezunsa, ekonomisini yönetecek bakan sizin müfredatınızla büyümüşse ve en keskin gazetecisi sizin kültürel kodlarınızla beslenmişse; o ülkeyle iyi ilişkiler kurmak için ekstra bir şey yapmanıza gerek kalmaz. Çünkü o zihinler zaten sizinle aynı frekansta titreşiyor demektir.

Bakın, batı bunu “sessiz istila” ile yüzyıllar önce çözdü. İngiltere diliyle, ABD üniversiteleri ve popüler kültürüyle, Fransa ise kurduğu “elit” eğitim ağlarıyla coğrafyalara yerleşti. Çünkü gerçek etki bağırmaz; yerleşir. Fakat onların ki sömürme, kullanma, istila etme gayesiyleydi oysa dünya Türkiye’yi İNSAN olarak görüyor, ki öyleyiz de zaten… Sadece İNSAN!

Oyun Bozuculuktan Oyun Kuruculuğa

Türkiye uzun süre bu sahada sadece savunmadaydı. Ancak şimdi kritik bir eşikteyiz. Artık sadece başkasının kurduğu oyunu bozmuyoruz; insanlık ve tüm uluslar için kendi oyunumuzu kuruyoruz.

Kör olmayanlar için Somali’den Libya’ya, Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar oluşan tablo, sadece bir yardımseverlik hikayesi değildir. Batının tam tersine, yaptığımız bir insan devşirme ya da yeni nesil bir sömürgecilik anlayışı da değildir. Bu, merkezinde insan olan medeniyeti ayağa kaldırmak adına “insan havuzu” inşasıdır. Ancak bu havuzun sadece dolması yetmez; bu suyun bir çarkı döndürmesi gerekir.

Bugün Somali’de Türkiye’nin etkisi %55’lere ulaşıyorsa; bu sadece kurduğumuz askeri üs sayesinde değil, o üste yetişen subayın, Türk doktorun elinde şifa bulan bürokratın ve İstanbul’da bursla okuyan mühendisin toplam etkisidir. Ancak dikkat etmemiz gereken bir nokta var:İngiliz aklı, sessiz “elit” ağları kurmakta hala bir refleks ustasıdır. Onlar enerji sahasından önce, o sahayı yönetecek olan “insan zihnini” parsellemeyi çok iyi bilirler. Yani bizim gibi değillerdir, her şeyi çıkarları için yaparlar insanı insanca yaşatmak için değil…

Emperyalistlerin derdi gittikleri ülkelerin kaynakları iken Türkiye’nin tek derdi insanlar ve insanlıktır…

Yeni Çağın Cephanesi: Veri ve Uzmanlık

Bu yüzden Türkiye için “okul açma” ve “yardım yapma” dönemi artık bir üst faza, yani stratejik yatırım evresine geçmelidir. Klasik yardım modeliyle bir yere kadar gidilir. Bakın yeni çağın süper güçleri sadece bina yapmıyor; o binaların içini kendi çıkarlarıyla uyumlu “insan ağlarıyla” örüyor. Bakın altını çiziyorum çıkarlarıyla uyumlu…

Bu bağlamda ülkemiz de artık sadece öğretmen ya da düz mühendis yetiştirmemelidir.

Bizim yeni nesil cephanemiz şunlar olmalıdır; Afrika’nın yarınki Yapay Zeka mimarlarını biz eğitmeliyiz. Bölgesel enerjinin jeopolitik stratejistlerini biz mezun etmeliyiz. Siber güvenlik elitlerini ve savunma sanayi dâhilerini İstanbul’da, Ankara’da yoğurmalıyız. Çünkü gelecek; toprak kavgası değil, veri, algı ve nitelikli insan kaynağı savaşıdır.

Ulusları hakikaten özgürlüklerine kavuşturacaksak, ki devletimizin başka da bir gayesi yoktur. Her alanda halkların daha donanımlı olmasını sağlamalıyız. Emperyalizm ile ancak dünyayı ikna ederek, aydınlatarak mücadele edebiliriz… Ve dünya ulusları bize inanıyor…

Üç Maddelik “Altın Köprü” Stratejisi

Bakın bu avantajın kalıcı bir cihanda sulha dönüşmesi için üç temel sütuna ihtiyacımız var:

1. Dinamik Mezun Ekonomisi: Türkiye’den mezun olan bir “yabancı” öğrenci, ülkesine döndüğünde sistemin dışına düşmemelidir. O öğrenci bizim için bir “mezun” değil, o ülkedeki “doğal büyükelçimiz” ve cihanda sulh elçimizdir. Meseleye bu bağlamda bakmalı, onlarla bağı koparmamak bizim için hayati bir zorunluluk olmalıdır.

2. Eğitimden Kariyer Ekosistemine: Somali’den, Katar’dan ya da Azerbaycan’dan gelen genç şunu bilmeli: “Türkiye bana sadece diploma vermedi, bana küresel bir kariyerin yanı sıra cihanda sulh sorumluluğu da verdi.” Dahası Türk şirketleri bu gençleri istihdam ederek samimiyetlerini her fırsatta ortaya koymalıdır.

3. Tematik Mükemmeliyet Merkezleri: Üniversitelerimizi genel eğitim kurumlarından çıkarıp “Küresel İhtisas Merkezleri”ne dönüştürmeliyiz. “Uluslararası Savunma Teknolojileri Üniversitesi” veya “Türk-Afrika Dijital Ekonomi Akademisi” gibi markalar yaratmalıyız… Neden geleceğin elitleri Londra’nın soğuk koridorlarını değil de, İstanbul’un stratejik derinliğini hedeflemesin? Bence bu pekâlâ mümkün…

Füze mi, Güven mi?

Söz uçar yazı kalır bende tarihe not düşüyorum, önümüzdeki 30 yılın galibini orduların büyüklüğü değil, kurulan insan ağlarının genişliği belirleyecektir...

Sizce Türkiye bugün dünyada; Batı’nın kibrinin, Rusya’nın sertliğinin ve Çin’in duygusuz ekonomik pragmatizminin arasında “insani bir alternatif” olarak durmuyor mu? İnsanların sofrasına oturabilen, sokağıyla konuşabilen ve “önce insan ve insanlık” ilkesini samimiyetle sunan bir Türkiye, dünyanın tartışmasız en büyük ve köklü medeniyetine sahip değil midir?

Öyleyse artık mesele sadece kaç tankımızın ya da sihamızın olduğu değil; kaç ülkenin geleceğinde silinmez izler bıraktığımız olmalıdır, ki öyle olduğundan da şüphem yoktur. Gayem bir kum tanesi kadar dahi olsa bu sürece katkı sunmaktır…

Aklınızda olsun; bazen bir ülkenin kaderini değiştiren şey bir füzesinin tahrip gücü değil; bir gencin zihninde inşa ettiği o sarsılmaz güven duygusudur.

Yorumlar

Yorum bırakın