Kategori: Uncategorized

  • Çelik, Nükleer ve Sermaye: Mekke Anlaşması Küresel Masayı Nasıl Deviriyor?

    Çelik, Nükleer ve Sermaye: Mekke Anlaşması Küresel Masayı Nasıl Deviriyor?

    Dünya, Mekke’de atılan imzaları yine bildiği kelimelerin içine hapsetmeye çalışıyor.

    “Yeni bir bölgesel pakt…”

    “Sünni blok…”

    “Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan işbirliği…”

    Bana göre bunların hiçbiri yaşananı tam olarak anlatmıyor. Çünkü mesele, üç ülkenin bir araya gelmesinden çok daha büyük. Mesele; çelik, nükleer caydırıcılık ve sermayenin aynı stratejik denklem içerisinde buluşmasıdır.

    Türkiye’nin sahada kendisini kanıtlamış askerî kapasitesi ve savunma sanayii, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan’ın finansal gücü aynı masada buluştuğunda ortaya çıkan tabloyu yalnızca klasik bir savunma anlaşması olarak okumak, bana göre 21. yüzyılın yeni güç matematiğini 20. yüzyılın kavramlarıyla açıklamaya çalışmaktır. Burada daha büyük bir şey oluyor bakın ve asıl mesele de tam olarak burada başlıyor.

    Bu Bir Mezhep İttifakı Değil, Stratejik Özerklik Arayışıdır

    Öncelikle bir yanılgıyı ortadan kaldırmak gerekiyor. Bu yapıyı yalnızca “Sünni blok” olarak tanımlamak, meseleyi küçültür. Çünkü burada bir mezhep dayanışmasından ziyade ortak güvenlik ihtiyacının, ekonomik çıkarların ve stratejik bağımsızlık arayışının kesiştiği bir alan oluşuyor.

    Bu ortaklıkta; Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni pazarlar değil, Pakistan’ın ihtiyacı yalnızca yeni müttefikler değil ve Suudi Arabistan’ın ihtiyacı da yalnızca yeni silah tedarikçileri değil. Üç ülkenin ortaklaştığı daha temel bir ihtiyaç var: Kendi güvenliklerini başkalarının iradesine tamamen bağımlı olmadan sağlayabilmek.

    İşte bence Mekke’deki gelişmenin asıl okunması gereken tarafı budur. Çünkü onlarca yıl boyunca bölge ülkeleri güvenliklerini büyük ölçüde dışarıdan satın aldı.

    Silah dışarıdan geldi.

    Teknoloji dışarıdan geldi.

    Güvenlik garantisi dışarıdan geldi.

    Hatta çoğu zaman savaşın nerede başlayacağına ve nerede biteceğine ilişkin stratejik kararlar bile bölgenin dışındaki merkezlerde şekillendi.

    Şimdi ise başka bir dönem başlıyor olabilir. Bu dönemin sloganı “Batı’dan kopuş” değil bakın. Daha gerçekçi bir ifadeyle: Batı’ya bağımlı olmadan Batı ile ilişki kurabilme kapasitesi. Aradaki fark çok büyük.

    Neden Şimdi?

    Bence bütün hikâyenin kilit sorusu budur: Neden şimdi? Çünkü dünya artık eski dünya değil. Ukrayna savaşı Avrupa güvenlik mimarisini sarstı. Gazze savaşı Ortadoğu’daki güvenlik düzeninin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. İran ile İsrail arasındaki gerilim, bölgesel çatışmanın ne kadar hızlı uluslararası bir krize dönüşebileceğini ortaya koydu. ABD ise aynı anda Avrupa, Ortadoğu ve Asya-Pasifik’teki yüklerini yönetmeye çalışıyor. Çin ekonomik ve teknolojik kapasitesini büyütüyor. Rusya, askerî ve enerji gücü üzerinden kendi etki alanını korumaya çalışıyor. Körfez ülkeleri ise artık yalnızca Washington’un güvenlik şemsiyesine yaslanarak geleceğe yürümek istemiyor.

    Neticede Suudi Arabistan’ın son yıllardaki çok yönlü dış politika arayışının arkasında da tam olarak bu dönüşüm var. Riyad artık tek bir büyük güce yaslanmak yerine aynı anda Washington’la, Pekin’le, Moskova’yla ve bölgesel aktörlerle konuşabilen bir merkez olmak istiyor. Türkiye de benzer biçimde kendi savunma kapasitesini artırarak dış politika alanını genişletiyor. Pakistan ise zaten nükleer caydırıcılığın bulunduğu çok farklı bir jeopolitik denklem içerisinde hareket ediyor. Dolayısıyla Mekke’deki buluşmayı ortaya çıkaran şey yalnızca üç ülkenin iradesi değildir. İlgililerin fark ettiği üzere küresel sistemin değişmesi, bu üç ülkenin çıkarlarını aynı anda birbirine yaklaştırıyor.

    Çelik, Nükleer ve Sermaye Neden Önemli?

    Burada üç kelimeyi özellikle önemsiyorum:

    Çelik.

    Nükleer.

    Sermaye.

    Türkiye’nin elindeki en önemli güçlerden biri, savunma sanayiinde oluşturduğu üretim kapasitesidir. İnsansız sistemlerden elektronik harp kabiliyetlerine, mühimmattan deniz platformlarına kadar Türkiye artık yalnızca silah satın alan bir ülke olmaktan çıkıp önemli ölçüde silah ve teknoloji üreten bir aktöre dönüşmüştür.

    Pakistan ise farklı bir güç unsuruna sahip: Nükleer Caydırıcılık. Bu, herhangi bir askerî ittifakın denklemindeki ağırlığı doğrudan değiştiren bir kapasitedir.

    Suudi Arabistan’ın gücü ise başka bir yerde: Sermaye. Finansal kaynak, enerji gücü, yatırım kapasitesi ve küresel finans sistemindeki ağırlık.

    Şimdi bu üç unsurun aynı stratejik havuzda buluştuğunu düşünün. Tek başına hiçbirinin diğerini tamamen ikame etmesi gerekmiyor. Tam tersine birbirlerini tamamlıyorlar. Türkiye teknoloji ve üretim kapasitesi getiriyor. Pakistan stratejik caydırıcılık boyutunu güçlendiriyor. Suudi Arabistan finansal ölçek sağlıyor. İşte bu nedenle mesele sadece “üç ülke askerî işbirliği yaptı” cümlesinden ibaret değildir. Eğer bu işbirliği zaman içerisinde ortak üretim, teknoloji transferi, yatırım, savunma finansmanı, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve uzun vadeli savunma projelerine dönüşürse, ortaya klasik bir ittifaktan çok daha farklı bir yapı çıkabilir: Nasıl bir yapı mı? Kendi kendisini besleyen bölgesel bir stratejik kapasite. Asıl devrim de burada olur kanımca…

    Washington Bu Tabloya Nasıl Bakar?

    Şimdi işin en hassas tarafına gelelim. ABD açısından bu gelişmeyi sadece “Washington’a karşı kurulmuş bir ittifak” diye okumak da yanlış olur. Çünkü Washington’un bölgedeki yükünü azaltması, bölge ülkelerinin daha fazla güvenlik sorumluluğu üstlenmesi ABD açısından belirli ölçüde avantaj bile yaratabilir. Fakat bunun bir sınırı var. ABD’nin isteyeceği şey, kendi müttefiklerinin güçlenmesi olabilir. İstemeyeceği şey ise kendisinden bağımsız hareket edebilen bir güç merkezinin ortaya çıkmasıdır. Aradaki fark burada.

    Washington açısından asıl soru şu olacaktır sanırım: Bu yapı NATO ve ABD güvenlik mimarisinin tamamlayıcısı mı olacak? Yoksa zaman içerisinde alternatif bir bölgesel güvenlik mimarisine mi dönüşecek? Bence ABD’nin dikkatle izleyeceği nokta tam olarak burasıdır.

    Çin Neden Hem Memnun Hem Tedirgin Olabilir?

    Pekin açısından tablo daha da karmaşık. Çin, ABD’nin Ortadoğu’daki tek belirleyici güç olmasından rahatsızdır. Dolayısıyla Washington’un bölgedeki tekelinin kırılması Pekin’in işine gelebilir. Fakat Çin’in bölgeye bakışı yalnızca jeopolitik değildir. Enerji yolları, ticaret koridorları, limanlar, yatırımlar ve Kuşak-Yol bağlantıları Çin için hayati önemdedir. Dolayısıyla Pekin’in isteyeceği şey güçlü ama öngörülebilir ortaklardır.

    Bu bağlamda bölgesel güçlerin kendi ayakları üzerinde durması Çin açısından fırsattır. Fakat bu güçlerin Çin’in ekonomik ve jeopolitik çıkarlarından tamamen bağımsız yeni bir blok haline gelmesi ise başka bir meseledir. Yani Pekin açısından da aynı anda iki gerçek vardır: ABD’nin tekeli zayıflarsa fırsat, yeni ve bağımsız bir güç merkezi oluşursa yeni bir rekabet alanı doğar.

    Moskova’nın Hesabı da Farklı

    Rusya’yı da bu denklemde Çin’le aynı yere koymamak gerekiyor. Moskova için mesele daha çok enerji, silah, bölgesel nüfuz ve Batı’nın hareket alanının daraltılması üzerinden okunacaktır. Ancak Rusya’nın da bölgesel güç merkezlerinin tamamen kontrol dışına çıkmasını isteyeceğini düşünmek fazla iyimserlik olur. Çünkü görece büyük güçlerin ortak özelliği şudur: Kendi rakiplerinin zayıflamasını isterler ama yeni rakiplerin de sınırsız biçimde güçlenmesini istemezler. İşte Mekke denklemindeki asıl jeopolitik paradoks budur.

    İngiltere’nin Sessiz Hesabı

    Bir başka aktör ise çoğu zaman gözden kaçıyor: İngiltere.

    Londra’nın Körfez’deki tarihsel ilişkileri, savunma bağlantıları ve Pakistan’la olan görece tarihsel bağları düşünüldüğünde İngiltere’nin bu dönüşümü Washington’dan tamamen bağımsız bir gözle izlediğini düşünmek gerekir. Burada İngiltere’nin önceliği doğrudan bu yapının parçası olmak olmayabilir. Kanımca daha ziyade, Çin’in Körfez’deki ekonomik ve stratejik ağırlığının sınırsız biçimde büyümesini önleyecek bir denge arayışı söz konusu olabilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir şey var: Bu, İngiltere’nin bu yapıyı yönettiği anlamına gelmez. Tam tersine, yeni dönemin en önemli özelliği belki de budur: Görece büyük güçler artık her gelişmeyi eskisi kadar kolay biçimde yönlendiremiyor. Onlar da değişen denkleme uyum sağlamak zorunda…

    Asıl Mesele Silah Değil, Üretimdir

    Benim açımdan bu anlaşmanın en kritik taraflarından biri de burada. Bir ülkenin güçlü olması, çok sayıda silah satın almasıyla ölçülmez. Kendi silahını ne kadar üretebildiğiyle ölçülür. Çünkü kriz çıktığında para her zaman yeterli olmayabilir. Müttefik her zaman yardım etmeyebilir. Tedarik zinciri kesilebilir. Ambargo uygulanabilir. Teknoloji transferi durdurulabilir. İşte stratejik bağımsızlık tam burada başlıyor.

    Bu bağlamda Türkiye’nin savunma sanayii tecrübesi, Pakistan’ın stratejik caydırıcılığı ve Suudi Arabistan’ın finansal kapasitesi bir araya geldiğinde asıl soru şudur: Bu üç ülke satın alan değil, birlikte üreten bir güvenlik ekosistemi kurabilir mi? Eğer cevap zaman içerisinde “evet”e dönüşürse, Mekke’deki anlaşmanın gerçek tarihi değeri o zaman ortaya çıkar. Çünkü o noktada mesele bir belge olmaktan çıkar. BİR KAPASİTEYE DÖNÜŞÜR.

    Fakat Bu Yapının Zayıf Noktaları da Var

    Burada romantizme hiç gerek yok. Bu yapının önünde ciddi sınamalar bulunuyor. Türkiye’nin NATO üyeliği devam ediyor. Pakistan’ın Hindistan’la çok hassas bir güvenlik dengesi var. Suudi Arabistan’ın ABD ve Çin’le ilişkileri aynı anda yürütme zorunluluğu bulunuyor ve bu üç ülkenin İran’a bakışı da bütünüyle aynı değil.

    Ekonomik öncelikler farklı. Dış politika öncelikleri farklı. Bölgesel tehdit algıları farklı. Dolayısıyla bu yapının geleceğini belirleyecek olan şey, ortak düşman söylemi değil, ortak çıkarların ne kadar kurumsallaştırılabileceği olacaktır.

    Hâsılı ; eğer anlaşma sadece liderler arasındaki siyasi yakınlığa dayanırsa ömrü sınırlı olur. Ama savunma sanayii, yatırım, teknoloji, istihbarat, enerji ve lojistik alanlarında kurumlara bağlanırsa başka bir şey ortaya çıkar. İşte o zaman liderler değişse bile yapı yaşamaya devam eder. Kalıcı ittifakların sırrı budur bakın: kişilere değil, çıkarlara ve kurumlara dayanmak.

    Görünmeyen Hat: Körfez’den Doğu Akdeniz’e

    Bir de masanın üzerinde görünmeyen başka bir denklem var. Sermayenin hareketi. Enerjinin hareketi. Malın hareketi. Savunma teknolojisinin hareketi ve bütün bunların üzerinden geçtiği lojistik hatlar.

    Bu bağlamda Türkiye’nin coğrafi konumu burada yeniden önem kazanıyor. Demem o ki; Körfez’i Anadolu yani Anayurt üzerinden Avrupa’ya, Akdeniz’e ve daha geniş ticaret ağlarına bağlayabilecek her yeni girişim, bu üçlü yapının ekonomik ayağını askerî ayağı kadar önemli hale getirebilir. Çünkü geleceğin savaşları yalnızca tanklarla veya füzelerle kazanılmayacak. Lojistik üstünlük, finansal dayanıklılık, teknoloji üretimi ve enerji güvenliği de savaşın parçası olacak. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Mekke’deki gelişmeyi sadece askerî haritalarda değil, limanlarda, enerji hatlarında, finans merkezlerinde, üretim tesislerinde ve ticaret koridorlarında da aramak gerekiyor.

    Ve Asıl Soru Şimdi Başlıyor

    Bütün bunlardan sonra benim asıl sorum şu: Mekke’de imzalanan şey bir son mu, yoksa daha büyük bir mimarinin başlangıcı mı? Bence ikinci ihtimali ciddiye almak gerekiyor. Çünkü dünya, Batı’nın tek merkez olduğu bir sistemden çok merkezli bir düzene doğru ilerliyor. Fakat çok kutupluluk yalnızca ABD’nin karşısına Çin’i, Rusya’yı veya başka bir gücü koymak anlamına gelmiyor. Asıl yeni dönem, bölgesel güçlerin kendi stratejik özerkliklerini inşa etmeye başlamasıdır.

    Türkiye burada yalnız değil. Suudi Arabistan yalnız değil. Pakistan yalnız değil. Her biri farklı nedenlerle aynı soruyla karşı karşıya: Geleceğin dünyasında kendi güvenliğimi, kendi teknolojimi, kendi sermayemi ve kendi karar mekanizmamı ne kadar kendim belirleyebilirim? Mekke’deki gelişmenin tarihsel önemi tam olarak burada yatıyor. Bu yüzden ben meseleyi “yeni bir Sünni blok” olarak görmüyorum. Ben burada daha farklı bir şey görüyorum: Kendi güvenlik mimarisini kurmaya çalışan bir coğrafyanın ilk ciddi adımlarından birini…

    Elbette bu yapı yarın bir anda küresel güç haline gelmeyecek. Elbette çıkar çatışmaları yaşanacak. Elbette Washington, Pekin, Moskova ve Londra kendi hesaplarını yapacak. Elbette bu üç ülkenin kendi aralarındaki farklılıklar zaman zaman masaya geri dönecek. Ama tarihte bazı anlaşmalar vardır; önemleri imzalandıkları gün sahip oldukları güçten değil, başlattıkları süreçten gelir.

    Mekke’deki gelişmeyi de ben böyle okuyorum aslında. Çünkü burada ilk defa üç farklı güç unsuru aynı stratejik denklemde buluşuyor: Türkiye’nin çeliği. Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı. Suudi Arabistan’ın sermayesi ve bunların üzerine teknoloji, enerji, lojistik ve diplomatik irade de eklenebilirse ortaya yalnızca bir savunma işbirliği çıkmaz. Yeni bir bölgesel güç mimarisi çıkar ve belki de asıl sarsıcı olan şudur: Yüzyıl boyunca başkalarının kurduğu masalarda kendisine yer arayan bu coğrafya, ilk kez kendi masasını kurmayı deniyor. Benim için Mekke Anlaşması’nın asıl anlamı budur.

    Sonuçta bu; Batı’ya savaş ilanı değildir. Çin’e karşı kurulmuş bir cephe değildir. Rusya’nın projesi değildir. Bir “ümmet romantizmi” de değildir. Bu daha soğuk, daha hesaplı ve daha gerçek bir şeydir: STRATEJİK ÖZERKLİK ARAYIŞI…

    Dünyanın güç dengesi yeniden kurulurken artık soru “Görece büyük güçler bölgeyi nasıl şekillendirecek?” olmayabilir. Belki de yeni dönemin asıl sorusu şudur: Bölge kendi geleceğini ne kadar şekillendirebilecek? Mekke’de atılan imzaların gerçek tarihi değeri de işte bu sorunun cevabında saklı kanımca. Çünkü masanın devrilmesi bazen masadan kalkmakla değil, kendi masanı kurmakla başlar.

    Jeopolitik
    Savunma ve Güvenlik
    Türkiye ve Dış Politika
    Ortadoğu
    Küresel Güç Dengeleri

  • Sessizliğin Zaferi: Büyük Taarruz’un Görünmeyen Lojistiği ve Zamanın Silaha Dönüşmesi

    Sessizliğin Zaferi: Büyük Taarruz’un Görünmeyen Lojistiği ve Zamanın Silaha Dönüşmesi

    30 Ağustos Zafer Bayramı’nı yıllardır haklı olarak komutanların askeri dehası, Mehmetçiğin cesareti ve bir milletin bağımsızlık iradesi üzerinden anlatıyoruz ve elbette bunda yanlış hiçbir şey yok. Fakat Büyük Taarruz’a biraz daha yakından baktığımızda, madalyonun başka bir yüzüyle karşılaşıyoruz aslında…

    Ben 30 Ağustos’u yalnızca top sesleriyle değil, o top sesleri duyulmadan önce yaratılan sessizlik üzerinden okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 30 Ağustos’un asıl hikâyelerinden biri, bir ordunun savaşırken gösterdiği cesaretten önce, savaşa hazırlanırken gösterdiği akıl ve sabırdır.

    Bakın; Büyük Taarruz, yalnızca cephede kazanılmış bir muharebe değildi. Aynı zamanda insanın, silahın, mühimmatın, yiyeceğin, ulaşımın, haberleşmenin ve istihbaratın doğru zamanda doğru yerde buluşturulmasıydı. Başka bir ifadeyle: Büyük Taarruz, biraz da görünmeyen bir lojistik zaferiydi.

    Önce Savaş Değil, Sessizlik Kazanıldı

    Bugünden 1922’ye baktığımızda orduların hareketlerini uydularla, insansız hava araçlarıyla, elektronik istihbaratla veya gerçek zamanlı görüntülerle takip ettiğimiz bir dünyaya alışığız. Oysa 1922’nin savaş alanında böyle bir teknoloji yoktu. Telgraf, istihbarat ve haberleşme ağları stratejik öneme sahipti. Bu nedenle büyük bir askeri hareketin en zor taraflarından biri yalnızca birlikleri hareket ettirmek değil, bu hareketliliğin karşı taraf tarafından zamanında fark edilmesini engellemekti. İşte Büyük Taarruz’un hazırlık safhasını ilginç kılan noktalardan biri burada ortaya çıkıyor.

    Anadolu’nun yani Anayurt’un farklı bölgelerinden birliklerin belirli bölgelerde yoğunlaştırılması, cephane ve malzemenin hazırlanması, ulaşım imkânlarının seferber edilmesi ve ordunun saldırı için uygun hale getirilmesi gerekiyordu ve bütün bunlar yapılırken karşı tarafa açık ve net bir saldırı işareti verilmemeliydi. Burada savaşın ilk silahı top değildi bakın, belirsizlikti.

    Düşman ne kadar büyük bir kuvvetin nerede toplandığını, taarruzun ne zaman başlayacağını ve asıl ağırlık merkezinin neresi olacağını ne kadar geç anlarsa, Türk ordusunun stratejik sürpriz imkânı o kadar artacaktı. Bu nedenle Büyük Taarruz’un görünmeyen cephesi, aslında Bilginin Yönetildiği Cepheydi.

    Zaman da Bir Mühimmattır

    Savaşlarda çoğu zaman silahların menzilini, asker sayısını ve cephane miktarını konuşuruz. Fakat bazen en değerli mühimmat bunların hiçbiri değildir. En değerli şey ZAMANDIR.

    Anlayacağınız bir ordunun ne kadar güçlü olduğu kadar, gücünü ne zaman kullanacağı da önemlidir. Erken saldırırsanız hazırlığınız tamamlanmamış olabilir. Geç kalırsanız karşı taraf hazırlığını güçlendirebilir. Neticede yanlış zamanda saldırırsanız elinizdeki üstünlüğü kaybedebilirsiniz.

    Büyük Taarruz’un başarısını değerlendirirken bu nedenle yalnızca “kaç asker vardı?” veya “kaç top vardı?” sorularına değil, “Bu güç ne zaman ve nasıl aynı noktada toplandı?” sorusuna da bakmak gerekir.

    Hâsılı; 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan Büyük Taarruz, aslında o sabah başlamadı. O sabah sadece aylar boyunca biriktirilen hazırlık görünür hale geldi. Topçu ateşi duyulduğunda savaşın ilk hamlesi yapılmıştı evet; fakat stratejik hazırlığın önemli kısmı çok daha önce tamamlanmıştı. Bu nedenle benim için 30 Ağustos’un en çarpıcı taraflarından biri şudur: Türk ordusu önce zamanı kazandı, sonra savaşı kazandı.

    Coğrafya da Ordunun Bir Parçasıydı

    Büyük Taarruz’u yalnızca harita üzerindeki oklarla anlamak mümkün değil. Anadolu’nun yani Anayurt’un dağları, vadileri, yolları, geçitleri ve ulaşım imkânları bu savaşın görünmeyen aktörleriydi.

    Bir ordunun hareketi yalnızca “askerler ilerledi” cümlesinden ibaret değildir bakın. O askerin yiyeceği vardır. Silahı vardır. Mühimmatı vardır. Atı vardır. Cephanesi vardır. Yaralandığında onu taşıyacak sağlık sistemi vardır ve bütün bunların arkasında çalışan bir ikmal zinciri vardır. İşte burada lojistik, savaşın arka planındaki teknik bir ayrıntı olmaktan çıkar ve savaşın kendisine dönüşür. Cephedeki asker, aslında arkasındaki binlerce görünmeyen insanın taşıdığı savaşın ucudur. Bu nedenle Anadolu’da yani Anayurt’ ta ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için yürütülen seferberlik, taşıma faaliyetleri, yerel üretim, tamir ve ikmal çalışmaları bu nedenle Büyük Taarruz’un askeri tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

    Yokluk, Doğru Yönetildiğinde Çaresizlik Değildir

    Hepimiz biliyoruz ki İstiklal Harbi’nin en dikkat çekici taraflarından biri de kaynakların sınırlılığıydı. Düzenli bir ordunun ihtiyaç duyduğu her şeyi tek merkezden, standartlaşmış ve kesintisiz bir sanayi zincirinden temin etmek mümkün değildi. Anlayacağınız farklı dönemlerden kalmış, farklı kaynaklardan sağlanmış silah ve mühimmatların kullanıldığı bir ortamda bakım, onarım, uyarlama ve tedarik ciddi bir meseleydi. Bu nedenle mesele yalnızca “ne kadar silahımız vardı?” değildi. Asıl meselelerden biri: Elimizdeki sınırlı imkânları nasıl kullanılabilir hale getirecektik?

    Bu yüzden Anadolu’nun yani Anayurt’un atölyeleri, demircileri, ustaları, taşıyıcıları, köylüleri ve cephe gerisindeki insanları savaşın görünmeyen unsurlarıydı. Kadınların cepheye malzeme taşımasından yerel üretim ve tamir faaliyetlerine kadar uzanan bu büyük seferberlik, aslında bir toplumun savaş ekonomisini kendi imkânlarıyla ayakta tutma mücadelesinden başka bir şey değildi.

    Burada bana göre çok önemli bir gerçek ortaya çıkıyor: İmkânsızlık bazen kaynak yokluğu değil, kaynakları organize edememektir. Anadolu’nun yani Anayurt’un yaptığı ise sınırlı kaynakları birbirine bağlayarak kullanılabilir bir askeri kapasiteye dönüştürmekti.

    Zaferin Görünmeyen Tarafı

    30 Ağustos denildiğinde gözümüzün önüne doğal olarak hücum, topçu ateşi ve süvariler gelir, ki bunda yanlış bir şey yok zaten. Fakat zafer anının arkasında görünmeyen başka bir ordu daha vardı, taarruzu zafer kılan…

    Cephaneyi taşıyanlar…

    Yolları kullananlar…

    Atları besleyenler…

    Silahları onaranlar…

    Yaralıları taşıyanlar…

    Cephe gerisinde üretim yapanlar…

    Haber ulaştıranlar…

    Ve bütün bu sistemi ayakta tutanlar…

    Onların isimleri çoğu zaman savaş meydanındaki komutanlar kadar bilinmez ama savaşın matematiğinde onların yaptığı işin karşılığı vardır. Çünkü bir ordunun ateş gücü, yalnızca elindeki top sayısıyla değil, o topun doğru zamanda doğru yerde ateş edebilmesiyle ölçülür. İşte lojistik tam olarak budur.

    30 Ağustos’u Yeniden Okumak

    Ben 30 Ağustos’u yalnızca “Türk ordusunun Yunan ordusunu mağlup ettiği gün” olarak okumuyorum. Benim için 30 Ağustos aynı zamanda şunu gösteriyor: Bir millet, sahip olmadığı imkânların yasını tutmak yerine sahip olduğu imkânları örgütleyebildiğinde tarih değişebilir, değişir

    Evet, elbette Büyük Taarruz’un başarısında cesaret vardı. Komuta vardı. Strateji vardı. İstihbarat vardı. Coğrafyanın doğru kullanılması vardı ama bunların hepsini birbirine bağlayan bir başka unsur daha vardı: ZAMANLAMA

    Doğru kuvvetin, doğru yerde, doğru zamanda ve mümkün olduğunca doğru bilgiyle hareket ettirilmesi savaşın kaderini bazen bir tüfekten çok daha fazla belirleyebilir. Bu yüzden 30 Ağustos’un bana göre yazılmamış hikâyelerinden biri “sessizliğin anatomisidir.” Çünkü 26 Ağustos sabahı top sesleri duyulduğunda aslında her şey yeni başlamıyordu. Tam tersine… Uzun süredir sessizce hazırlanan bir plan artık görünür hale geliyordu ve birkaç gün sonra Dumlupınar’da sonuçlanan o büyük mücadele bize yalnızca askeri bir zaferi değil, yokluk içinde örgütlenmenin, zamanı doğru kullanmanın ve sınırlı imkânları stratejik güce dönüştürmenin ne anlama geldiğini gösteriyordu.

    Demem o ki; bugün 30 Ağustos’a baktığımızda yalnızca cephedeki Mehmetçiği değil, o Mehmetçiğin arkasında görünmeden çalışan bütün bir milleti de görmemiz gerekiyor. Çünkü zafer savaş meydanında kazanılır ama o zaferin temeli, savaş meydanına ulaşmadan çok önce atılmıştır. Ne dersiniz; belki de 30 Ağustos’un bize bıraktığı en güçlü ders budur: Savaşın gürültüsü herkes tarafından duyulur; fakat zaferi hazırlayan sessizliği çok az kişi fark eder. Ve tarih, çoğu zaman o sessizliğin içinden yazılır.

    Tarih
    Millî Mücadele
    Askerî Tarih
    Strateji ve Savunma
    30 Ağustos Zafer Bayramı

  • ORTADOĞU’DA HARİTALAR AYNI KALACAK, DEVLETLER AYNI KALMAYACAK

    ORTADOĞU’DA HARİTALAR AYNI KALACAK, DEVLETLER AYNI KALMAYACAK

    Ortadoğu’da yeni sınırlar çizilmeden önce eski devletlerin içindeki güç dengeleri yeniden kuruluyor ve asıl mücadele yalnızca toprak parçası için değil; egemenliğin, kaynağın ve geleceğin kime ait olacağı üzerine veriliyor.

    Ortadoğu denildiğinde zihnimizde hemen aynı kalıplaşmış görüntüler beliriyor değil mi? Haritalar, sınırlar, petrol, Kürtler, İran, İsrail, ABD, Rusya ve yıllardır tekrar edip durduğumuz o meşhur Sykes-Picot hikâyesi…

    Oysa bana göre Ortadoğu’nun bugünkü hikâyesini artık yalnızca “yeni sınırlar çizilecek mi?” sorusuyla açıklamak büyük bir yanılgıdır. Çünkü bu kez çok daha derin bir dönüşüm yaşanıyor bakın: Haritalar değişmeden önce devletlerin içindeki egemenlik ilişkileri değişiyor ya da değiştirilmek isteniyor mu deseydim…

    Netice de bir ülkenin sınırı, bayrağı, başkenti veya Birleşmiş Milletler’deki sandalyesi aynı kalabilir ama o sınırların içerisinde; kim silah taşıyor, güvenliği kim sağlıyor, vergi kimin cebine giriyor, sınır kapısını kim yönetiyor, dış güçlerle kim pazarlığa oturuyor ve merkezi hükümetin kararını kim takıyor sorularının cevapları değişiyorsa… O devlet zaten kabuk değiştiriyor demektir.

    Suriye’den Irak’a, İran’dan Türkiye’ye uzanan hatta gördüğümüz büyük kavga tam olarak budur aslında ve Ortadoğu’nun geleceği, haritada çekilecek bir çizgiden önce şu sorunun cevabında saklıdır: Devletler kendi topraklarında egemenliği yeniden tek elde toplayabilecek mi? ya da egemenliklerini paylaşacaklar mı? veya merkezi hükümetler egemenliklerini koruyabilecek mi?

    Suriye’de Asıl Sınav: Entegrasyon Yetmez, Egemenliği Kurmak Gerek

    2026’da Suriye’de yaşanan son gelişmeler tam da bu dönüşümün özeti. SDG’nin bağımsız askeri yapısını feshederek Şam yönetimiyle entegrasyon sürecine girdiğini açıklaması, yalnızca bir örgütün silah bırakması olarak okunmamalı bence…

    SDG yıllarca sadece bir silahlı güç değildi. Petrolü kontrol ediyor, ABD ile doğrudan diplomasi yürütüyor, yerel idareler kuruyor ve Şam’dan bağımsız bir yaşam alanı yönetiyordu. Şimdi bu yapının devlet bürokrasisine entegre edilme süreci var fakat burada kritik bir tuzağa düşmemek gerek: Bir yapının silahlı kanadını lağvetmek veya orduya katmak, sorunun çözüldüğü anlamına gelmez. Silahı devletleştirmek, siyaseti ve idareyi devletleştirmek değildir. Yıllardır kendi yerel düzenini kurmuş bir yapının toplumsal, idari ve ekonomik ağlarını bir günde merkezi bürokrasiye bağlayamazsınız. Üstelik Şam’ın önünde devasa bir kapasite ve finansman engeli var. Geçiş döneminin getirdiği finansal belirsizlikler, altyapısı imha edilmiş bir Şam, bu entegrasyonu hangi parayla ve hangi kurumsal kapasiteyle yönetecek? Devasa bir yeniden inşa yatırımı olmadan merkezi egemenlik kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.

    Irak ve Hürmüz Dersleri: Enerji Artık Sadece Ekonomi Değil, Egemenliğin Kendisidir

    Irak cephesine baktığımızda da egemenliğin başka bir boyutunu görüyoruz: ENERJİNİN GÜVENLİĞİ.

    2026’daki İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklık tüm bölgeye sert bir gerçekliği hatırlattı. Petrolü sadece üretmek yetmiyor; onu dünyaya çıkaracak güvenli, alternatif damarlara sahip olmak zorundasınız.

    Hürmüz’deki riskler tavan yapınca Basra Körfezi’ne sıkışan Irak petrolü, yönünü yeniden Türkiye üzerinden Ceyhan’a, gelecekte ise Banyas ve Akabe limanlarına çevirmek zorunda kaldı. Ankara ile Bağdat’ın Irak-Türkiye petrol boru hattını uzatma kararı tam da bu yüzden stratejiktir.

    Sonuçta enerji hatları artık sadece ticaret değil; dış politikadır, savunmadır, ittifaktır. Çin’in Basra üzerindeki yatırımları ve Körfez’i kapsayan Kuşak-Yol hamleleri ile ABD’nin bölgedeki deniz hakimiyeti çatıştığında, enerjinin aktığı koridorun veya koridorların doğrudan devletlerin hayatta kalma mücadelesine dönüşeceğini asla unutmayalım.

    İran ve Bölgesel Ağların Çöküş Riski

    Bakın; Tahran yıllarca Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Yemen’e uzanan vekil ağlarıyla kendi topraklarının dışında bir “stratejik derinlik” kurdu. Ancak bu modelin büyük bir zafiyeti vardı: Vekil aktörlere ve gayri resmî ağlara dayanan bir bölgesel sistem, merkez zayıfladığı an kendi içine patlayan bir güvenlik krizine dönüşür. Ayrıca İran’ın içindeki ve çevresindeki ağların sarsılması; Irak, Suriye ve Türkiye’nin güvenlik mimarisini doğrudan etkiledi, etkiliyor ve etkileyecek.

    Türkiye’nin Önündeki Denklem ve İç İçe Geçen Dosyalar

    Bütün bu yollar doğal olarak Türkiye’ye çıkıyor. Türkiye bugün sadece sınır hattında nöbet tutan bir ülke değil; enerjinin, ulaşım hatlarının ve bölgesel güvenlik mimarisinin tam göbeğinde.

    Ağustos 2026’da TBMM’nin kabul ettiği PKK’nın tasfiyesi ve hukuki toplumsal entegrasyona dair çerçeve yasa, Ankara’nın meseleyi artık sadece klasik bir “terörle mücadele” sınırından çıkarıp örgütsel kapasiteyi tamamen tasfiye etme kararlılığını gösteriyor fakat Türkiye’deki bu süreç, Suriye’deki SDG’nin durumundan veya Irak’taki ayrılıkçı kürt aktörlerin geleceğinden bağımsız düşünülemez.

    Ortadoğu’da örgütler sınır tanımaz bakın. Dolayısıyla Türkiye açısından gerçek başarı, silahların sadece ülke içinde susması değil; sınırın ötesindeki silahlı, idari ve ekonomik kapasitenin bütüncül olarak merkezi devlet mekanizmalarına devredilmesidir.

    Tam da bu noktada hayati bir dosya daha açılıyor: Mülteci ve demografi meselesi. Türkiye’nin sınır ötesinde güçlü, meşru ve öngörülebilir devletler istemesinin en somut nedeni, milyonlarca sığınmacının güvenle evine dönebileceği bir zemin yaratmaktır. Çünkü sınır ötesinde devlet otoritesi kurulmadan demografik istikrar ve toplumsal huzur sağlanamaz.

    Büyük Çatışma: Dikey Devletler mi, Yatay Ağlar mı?

    İçinde bulunduğumuz dönemi kavramak için haritalara değil, yapılara bakmamız lazım: Devletler dikeydir bakın; ordusu, yasası, resmi diplomasisi, sınırları ve kurumları vardır. Ağlar ise yataydır; milisleri, sınır aşan finans kanalları, kaçakçılık rotaları ve arkasına saklandıkları küresel güçlerin (ABD, Çin, Rusya) örtülü desteği vardır. Anlayacağınız bugün Ortadoğu’da Sykes-Picot gibi masa başında çizilen sınırlar değil; küresel güçlerin beslediği bu yatay ağlar ile coğrafyanın kadim dikey devletleri çarpışıyor.

    Demem o ki; görece büyük güçler artık sınır değiştirmekle uğraşmıyor; devletlerin içine ağlar yerleştirerek egemenliği felç ediyor.

    Cetveller Değil, Dayanıklılık Kazananı Belirleyecek

    Ne mi diyorum; 21. yüzyıl Ortadoğu’sunda toprağın büyüklüğü değil, devletin dayanıklılığı belirleyici olacak.

    Ordunu bütün tutabiliyor musun?, Enerji ve ticaret yollarını çeşitlendirebildin mi?, Ekonomini ve altyapını ayakta tutabiliyor musun?, Sınırındaki kaçak ve milis ağları söküp atabildin mi? Ya da sığınmacı krizini çözüp demografik dengeni koruyabildin mi? Vesaire…

    Sonuçta bunları başaran devletler güçlü kalacak. Yapamayanlar ise haritada sınırları aynı kalsa bile fiilen birer kabuğa dönüşecek. Bu bağlamda Türkiye’nin uzun vadeli stratejik çıkarı komşularının zayıflamasında değil; Suriye ve Irak gibi komşularının kendi topraklarında egemenliklerini tam sağlayan, öngörülebilir birer devlet haline gelmesindedir. Çünkü devletin olmadığı her boşluğu silahlı ağlar doldurur; ağların olduğu her yere de dış güçler müdahale eder.

    Artık asıl soru “Bir toprak kime ait?” değildir. Asıl soru: “Bir toprağın üzerinde gerçek anlamda kimin sözü geçiyor?”

    Hâsılı; geleceğin Ortadoğu’sunu cetveller değil, kendi egemenliğini ağların elinden söküp alabilen dirençli devletler çizecek ve unutmayalım; tarihteki en büyük sınır değişiklikleri, haritada hiç görünmeyenlerdir.

    Ortadoğu
    Jeopolitik
    Türkiye
    Güvenlik ve Savunma
    Enerji Politikaları

  • ABD’nin Yeni Hesabı: Türkiye’yi “Maliyetsiz Bekçi” Mi Yapacaklar?

    ABD’nin Yeni Hesabı: Türkiye’yi “Maliyetsiz Bekçi” Mi Yapacaklar?

    Ortadoğu’da bazen bir cümle, onlarca diplomatik görüşmeden daha fazla şey anlatır. Çünkü bu coğrafyada devletler çoğu zaman ne yaptıklarından çok, neyi neden söyledikleriyle okunur. Hele o söz, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’a aitse, cümlenin kendisi kadar arkasındaki hesap da önem kazanır.

    Son günlerde Barrack’ın İsrail’in Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne yönelik saldırısına ilişkin açıklamaları bu nedenle sıradan bir diplomatik değerlendirme olarak geçiştirilemez. Barrack, saldırının Türkiye’yi kışkırtma ihtimalinden söz etti; İsrail’in Türkiye’nin bölgede askeri varlık bulundurduğuna ilişkin istihbaratının doğru olmadığını düşündüklerini söyledi ve Türkiye’nin gösterdiği itidalin önemine dikkat çekti fakat ben burada asıl meseleyi Barrack’ın İsrail’e kızıp kızmadığında görmüyorum. Bence asıl mesele çok daha büyük: Washington, Ortadoğu’da artan güvenlik maliyetini kimin taşıyacağı konusunda yeni bir hesap yapıyor olabilir mi? Benim bu soruya cevabım olabilir…

    Barrack’ı Sadece Bir Diplomat Olarak Okumak Yetmez

    Tom Barrack’ı anlamak için yalnızca bugün taşıdığı diplomatik sıfatlara bakmak yeterli değildir bakın. Onun geçmişine, sermaye dünyasındaki tecrübesine ve risk kavramına yaklaşımına da bakmak gerekir. Hâsılı; Barrack’ın dünyasında risk yalnızca siyasi bir kavram değildir. Risk; maliyettir, kayıptır, kontrol edilmesi gereken bir değişkendir. İşte bu nedenle ben Barrack’ın Ortadoğu’ya bakışında klasik diplomatik reflekslerden biraz daha farklı bir mantık görüyorum. Ne mi demek istiyorum? Washington açısından Ortadoğu artık yalnızca askerî üslerin, ittifakların ve siyasi nüfuzun korunacağı bir alan değildir. Aynı zamanda maliyetin yönetilmesi gereken bir alandır. Demem o ki; Amerika’nın bölgedeki her yeni kriz için askerî, siyasi ve ekonomik bir bedel ödemesi; İsrail’in, İran’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin ve diğer aktörlerin birbirleriyle çatışmasının Washington’ı sürekli yeni krizlerin içine çekmesi, Amerikan karar vericileri açısından sürdürülebilir bir denklem değildir. Dolayısıyla mesele yalnızca kimin haklı olduğu değildir. Mesele, Amerika’nın Ortadoğu’daki güvenlik faturasının bundan sonra kimin üzerine yazılacağıdır. Peki bu Türkiye olabilir mi? Neden olmasın…

    Ebu Zuhur: Asıl Kırılma Burada

    Ebu Zuhur saldırısı, yüzeyde Suriye’deki başka bir İsrail saldırısı gibi görülebilir fakat bu kez tablo farklıydı biliyorsunuz. Çünkü saldırının gerekçesi Türkiye’nin Suriye’deki olası askerî varlığı üzerinden şekillendi. Barrack ise İsrail’in elindeki istihbaratın Türkiye’nin sahadaki varlığı konusunda doğru çıkmadığını açıkça söyledi ve saldırının Türkiye’yi kışkırtma ihtimalini de senaryolardan biri olarak dile getirdi, getirdi ama burada çok önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor. Ben İsrail’in kesin olarak Türkiye’yi savaşa çekmek istediğini iddia etmiyorum. Çünkü Barrack’ın kendisi de iki farklı ihtimalden söz ediyor: Bunlardan biri Türkiye’yi kışkırtma ihtimali, diğeri ise İsrail kurumları arasındaki koordinasyon veya istihbarat değerlendirmesi sorunu, fakat hangi ihtimal doğru olursa olsun sonuç değişmiyor: Türkiye’nin doğrudan çatışmanın içine sürüklenmesi, Ortadoğu’daki dengeleri bütünüyle değiştirebilecek bir risktir. İşte Washington’ın asıl kaygısı kanımca burada başlıyor. Çünkü Türkiye ile İsrail’in doğrudan askerî çatışmaya girmesi, yalnızca iki ülkenin problemi olarak kalmaz. Suriye’nin geleceği değişir. Amerikan askerî varlığının konumu değişir. Rusya’nın hesapları değişir. İran’ın hesapları değişir. Ayrılıkçı Kürt yapılanmalarının hareket alanı değişir ve en önemlisi, Amerika’nın bölgedeki kriz yönetimi çok daha pahalı hale gelir. Dolayısıyla Barrack’ın açıklamalarındaki sertliğin altında görece Türkiye’ye yakınlık aramak bana göre eksik bir okuma olur. Washington’ın korktuğu şey, kontrol edemeyeceği yeni bir bölgesel savaş ihtimalidir.

    Peki İsrail Nerede Duruyor?

    İşte burada daha dikkatli olmak gerekiyor. Ben İsrail’i Amerika’nın gözünde artık tamamen değersizleşmiş bir aktör olarak görmüyorum. Bu doğru olmaz. Amerika ile İsrail arasındaki askerî, siyasi ve stratejik bağlar tek bir büyükelçinin birkaç açıklamasıyla ortadan kalkacak kadar yüzeysel değildir fakat başka bir şey değişiyor olabilir. Amerika, İsrail’in her askerî hamlesinin otomatik olarak Amerikan çıkarlarıyla örtüşmediğini daha yüksek sesle göstermeye başlamış olabilir. Bence asıl önemli kırılma da budur. Çünkü müttefik olmak başka şeydir, müttefikin attığı her adımın arkasında durmak başka şey. Dolayısıyla Washington’ın İsrail’e verdiği desteğin devam etmesi, İsrail’in her operasyonunun Washington tarafından stratejik olarak onaylandığı anlamına gelmez. Kanımca Ebu Zuhur meselesi bu ayrımı görünür hale getirmiştir.

    Bir başka açıdan Barrack’ın açıklamalarında benim dikkatimi çeken asıl şey İsrail’e yönelik eleştirinin kendisinden çok, İsrail’in attığı bir adımın Amerikan bölgesel çıkarlarıyla çelişebileceğinin artık açıkça ifade edilmesidir. Elbette bu küçümsenecek bir ayrıntı değildir.

    Türkiye’nin Soğukkanlılığı: Övgü mü, Yeni Bir Sorumluluk mu?

    Barrack’ın Türkiye’nin itidaline vurgu yapması ilk bakışta Ankara açısından olumlu görülebilir. Ben ise bu övgünün ikinci tarafına bakıyorum. Çünkü uluslararası siyasette bir ülkenin “sağduyulu”, “istikrarlı” ve “sorumlu” aktör olarak tanımlanması bazen övgüdür; bazen de o ülkeye yeni bir sorumluluk yüklemenin diplomatik biçimidir aslında.Türkiye’nin güçlü olması Washington için önemlidir. Türkiye’nin Suriye’deki etkisi önemlidir. Türkiye’nin askerî caydırıcılığı önemlidir. Türkiye’nin kriz anında kontrolünü kaybetmemesi de önemlidir fakat burada Ankara’nın dikkat etmesi gereken çok kritik bir sınır var: Türkiye, başkalarının çıkardığı yangınları söndüren ülke haline gelmemelidir. Çünkü Türkiye’nin bölgesel gücü, başkalarının güvenlik açıklarını kapatmak için kullanılacak ücretsiz bir araç değildir, olmamalıdır da…

    Bakın; Türkiye’nin askerî gücü vardır. Diplomatik ağırlığı vardır. Coğrafi avantajı vardır. Suriye, Irak, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’de ciddi etki kapasitesi vardır fakat bütün bunların nihai amacı Washington’ın maliyetini azaltmak değil, Türkiye’nin kendi güvenliğini ve kendi stratejik çıkarlarını korumaktır. İşte burada benim “MALİYETSİZ BEKÇİ” olarak tanımladığım tehlike ortaya çıkıyor.

    Golan Meselesi: Bir Dil Sürçmesi mi, Kontrollü Bir Mesaj mı?

    Barrack’ın Golan Tepeleri’ne ilişkin sözleri ise bir başka tartışmayı beraberinde getiriyor aslında…

    Barrack, İsrail’in Golan Tepeleri’ni hâlâ işgal ettiğine ilişkin ifadeler kullandı. Ardından bu sözlerinin ABD’nin Golan politikasında bir değişiklik anlamına gelmediğini açıkladı ve Trump tarafından belirlenen Amerikan politikasının değişmediğini söyledi. Burada “Bu kesinlikle kontrollü bir mesajdı” demek kolaycılık olur. Çünkü elimizde bunu kesin olarak ispatlayan bir belge de yok fakat bunun tamamen önemsiz bir dil sürçmesi olduğunu söylemek de bana göre doğru değil. Çünkü bir diplomatın, özellikle Suriye dosyasının merkezindeki bir Amerikan temsilcisinin, Golan gibi son derece hassas bir konuda kullandığı kelimeler ister istemez siyasi sonuç doğurur.

    Netice de benim kanaatim şudur: Barrack’ın Golan sözleri Amerikan politikasının değiştiğini göstermiyor; fakat Washington içerisindeki söylem alanının ne kadar hassas hale geldiğini gösteriyor ve daha da önemlisi, Barrack’ın bunun hemen ardından geri adım atmak zorunda kalması bize başka bir şey de söylüyor: Amerikan yönetiminde kişisel diplomatik söylem ile resmî devlet politikası arasında ciddi bir sınır olduğu…

    Bu sınırı görmek zorundayız çünkü Barrack Washington’ın tamamı değildir fakat Washington’ın sahadaki hesaplarını anlamamız açısından da önemli bir göstergedir.

    Asıl Mesele Barrack Değil, Amerikan Hesabıdır

    Bence olayın merkezine Barrack’ı koymak biraz yanıltıcı bile olabilir çünkü Barrack yalnızca bir kişi. Asıl mesele, onun üzerinden görünen Amerikan stratejik hesabıdır. Çünkü Washington’ın karşısında bugün son derece karmaşık bir Ortadoğu var. İsrail görece güvenlik kaygılarıyla hareket ediyor. İran kendi nüfuz alanını korumaya çalışıyor. Suriye yeni bir devlet düzeni kurmaya çalışıyor. Türkiye kendi sınır güvenliğini ve bölgesel etkisini korumaya çalışıyor. Rusya sahadaki ağırlığını kaybetmemek istiyor. Amerika ise bütün bu aktörlerin birbirleriyle çatışmasının kendisine yeni bir askerî ve ekonomik maliyet üretmesini istemiyor. İşte bu nedenle Amerika’nın temel arayışı artık sadece “kim kazanacak?” sorusuna cevap bulmak olmayabilir. Asıl soru, “Nasıl daha az maliyetle düzen kurulabilir?” sorusuna dönüşmüş olabilir. Netice de Barrack’ın dili bana bu değişimi düşündürüyor.

    Fakat Türkiye Burada Büyük Bir Hata Yapmamalı

    Türkiye’nin bu tabloyu okurken yapabileceği en büyük hata, Amerikan övgülerini Amerikan garantisi zannetmektir. Washington’ın Türkiye’nin itidalini takdir etmesi, Türkiye’nin çıkarlarının Amerikan çıkarlarıyla tamamen örtüştüğü anlamına gelmez. Amerika bugün Türkiye’nin güçlü olmasını isteyebilir. Yarın Türkiye’nin bazı adımlarından rahatsız olabilir. Bugün İsrail’in bir hamlesini frenlemek isteyebilir. Yarın başka bir dosyada Ankara ile karşı karşıya gelebilir. Devletler dostluk üzerinden değil, çıkar üzerinden hareket eder. Dolayısıyla ben Türkiye’nin de aynı gerçekçilikle hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ankara Washington’ın planının parçası olmamalı; Washington’ın planını kendi çıkarlarının parçası haline getirmelidir. Aradaki fark küçücük bir kelime farkı gibi görünebilir fakat bütün stratejiyi değiştirir.

    Türkiye’nin Önündeki Asıl Denklem

    Türkiye’nin önündeki mesele İsrail’e karşı ne kadar sert konuşacağı değildir ya da Amerika’ya ne kadar yakın duracağı da değildir. Asıl mesele şudur: Türkiye, Suriye’de ve Ortadoğu’da oluşacak yeni güvenlik düzeninin nesnesi mi olacak, yoksa öznesi mi?

    Burada benim cevabım nettir: Türkiye özne olmak zorundadır.

    Ankara’nın yapması gereken, İsrail ile doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden caydırıcılığını korumaktır. Amerikan yönetimiyle ilişkilerinde kendi güvenlik önceliklerini pazarlık masasında açık biçimde ortaya koymaktır. Suriye’nin geleceğinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir yapılanmaya karşı diplomatik ve askerî seçeneklerini canlı tutmaktır ve en önemlisi, başka aktörlerin oluşturduğu krizlerin Türkiye’yi kendi stratejik gündeminden uzaklaştırmasına izin vermemektir.

    Perdenin Arkasında Asıl Oyun Maliyet Üzerinden Kuruluyor

    Bugün Tom Barrack’ın sözlerine bakıp yalnızca “Amerika İsrail’e kızdı” demek bana göre meseleyi fazlasıyla basitleştirmektir. Aynı şekilde “Barrack Türkiye’nin adamı oldu” demek de gerçekçi değildir. Benim gördüğüm daha karmaşık bir tablo var. Washington, Ortadoğu’da yeni bir savaşın maliyetini taşımak istemiyor. İsrail’in her askerî hamlesinin Amerikan çıkarlarıyla örtüşmediğini biliyor. Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışmanın ortaya çıkmasını istemiyor. Suriye’nin yeniden yapılanmasında kontrol edilebilir bir düzen arıyor ve Türkiye’nin bölgesel ağırlığını bu denklemde hesaba katıyor fakat burada Türkiye açısından çok kritik bir tehlike var bakın: Washington’un istikrar ihtiyacı ile Türkiye’nin millî çıkarları aynı şey değildir. Biz bu ayrımı kaçırırsak, başkasının hesabını kendi stratejimiz zannetmeye başlarız. Benim için Ebu Zuhur meselesinin asıl anlamı işte tam olarak budur.

    Hâsılı; mesele yalnızca bir havaalanının bombalanması değildir. Mesele bir istihbarat iddiası da değildir. Mesele Barrack’ın İsrail’e kızması da değildir. Asıl mesele, Ortadoğu’da yeni düzen kurulurken güvenlik maliyetini kimin üstleneceği ve karar masasında kimin söz sahibi olacağıdır. Bu yüzden Türkiye burada başkalarının krizlerini yöneten bir taşeron güvenlik gücü olmamalıdır.Kendi güvenliğinin patronu olmalıdır. Kendi çıkarının pazarlığını yapmalıdır. Kendi kırmızı çizgilerini kendisi belirlemelidir çünkü Ortadoğu’da masaya oturan devletlerin hiçbiri Türkiye’nin yerine Türkiye’nin hesabını yapmayacaktır ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir ki; Kendi hesabını başkasına bırakan devlet, sonunda başkasının hesabının bedelini öder.

    Netice de bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey öfke değildir. Korku hiç değildir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey soğukkanlı güçtür. Netice de Barrack’ın sözlerinin bize gösterdiği en önemli gerçek belki de tam olarak budur: Ortadoğu’nun yeni düzeni kurulurken herkes kendi maliyetini azaltmanın hesabını yapıyor. Dolayısıyla Türkiye de artık başkalarının maliyetini azaltan ülke değil, kendi gücünün değerini belirleyen ülke olmak zorundadır.

    Perde kapanırken asıl soru şudur:Türkiye başkasının yazdığı senaryoda rol mü alacak, yoksa kendi senaryosunu mu yazacak?

    Benim cevabım belli:Türkiye kendi senaryosunu yazmak zorundadır.

    Dış Politika
    Ortadoğu
    Türkiye–ABD İlişkileri
    Suriye
    Jeopolitik Analiz
  • ELBET

    ELBET

    Kibir kuleleri devrilir, zaman sükût eder nihayet;

    Zafer dün de Allah’ındı, ezelden ebede yine O’nundur elbet

  • Kafesin Gölgesinde Süzülen Kanat

    Kafesin Gölgesinde Süzülen Kanat

    Cihan dar bir kafesmiş, ömrümüz bir ürkek kuş,

    Tutasın gelse neyler, her basamak bir yokuş?

    Sığınak sanılan yer, ruhu zincire bağlar,

    Huzur dediğin ancak sonsuz göklerde çağlar.

    Kırıp fani bükümü, süzülmek var mavide;

    Kanat açmayan canın gölgesi bile ağlar.

  • Gazze’nin Enkazında Yeni Dünya Düzeni: İnsan Hayatının Değeri Kaldı mı?

    Gazze’nin Enkazında Yeni Dünya Düzeni: İnsan Hayatının Değeri Kaldı mı?

    Yıllardır Ortadoğu’yu bize birkaç ezber kavram üzerinden anlatıyorlar.

    Din.

    Tarih.

    Güvenlik.

    İntikam.

    Terör.

    İsrail’in güvenliği.

    Filistin’in direnişi…

    Bunların hepsi bu hikâyenin bir parçası olabilir ama bana göre hiçbiri tek başına Gazze’de yaşananları açıklamaya yetmiyor. Kanımca Gazze’ye yalnızca bir savaş alanı olarak bakarsak, önümüzdeki asıl büyük resmi kaçırırız. Benim gördüğüm şey, yalnızca iki taraf arasındaki görece bir savaş değil. Ben Gazze’nin enkazında aynı anda üç şeyin sınandığını düşünüyorum: İnsanlığın vicdanı, uluslararası hukukun dayanıklılığı ve yeni küresel düzenin sınırları ve belki de en korkutucu soru şu: Bir insan hayatının ekonomik, askerî ve jeopolitik çıkarların yanında ne kadar değeri kaldı? İşte benim için meselenin özü tam da burada başlıyor.

    Savaşın Görünen Yüzü ile Görünmeyen Hesabı

    Önce hakkaniyetli olalım. Gazze’deki savaşın başlangıcını ve bütün sonuçlarını yalnızca enerji koridorları, limanlar veya sermaye üzerinden açıklamak elbette doğru değildir. 7 Ekim saldırısının İsrail toplumunda yarattığı görece travma, Hamas’ın görece silahlı kapasitesi ve İsrail’in görece güvenlik kaygıları görece gerçeğin bir parçasıdır fakat bir savaşın başlangıç gerekçesi ile savaşın oluşturduğu yeni jeopolitik ve ekonomik ortam aynı şey değildir.

    Bakın bir devlet savaşa görece güvenlik gerekçesiyle girebilir ama savaş devam ederken enerji, ticaret, teknoloji, nüfuz alanları ve bölgesel güç dengeleri de yeniden şekillenebilir. Bence Gazze’yi anlamak için tam olarak bu ayrımı yapmak gerekiyor. Çünkü bugün sorulması gereken yalnızca: “İsrail neden öldürüyor?” değil. Aynı zamanda: “Bu savaşın sonunda bölgede nasıl bir düzen ortaya çıkacak ve bundan kimler güç kazanacak?” sorusudur.

    Koridorlar ve Doğu Akdeniz

    Bilindiği üzere dünyanın ekonomik ağırlık merkezi değişiyor. Çin, Kuşak ve Yol girişimiyle Asya’dan Avrupa’ya uzanan devasa bir ekonomik ağ kurmaya çalışıyor. Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru, yani IMEC ise bu tabloya başka bir güzergâh ekliyor. Burada mesele yalnızca bir demiryolu, liman veya konteyner taşımacılığı değildir bakın. 21. yüzyılda ticaret yollarını kontrol etmek, aynı zamanda siyasi nüfuz alanlarını kontrol etmek anlamına geliyor. Bu nedenle Hayfa’nın, Körfez’in, Kızıldeniz’in, Süveyş’in ve Doğu Akdeniz’in aynı jeopolitik denklem içerisinde değerlendirilmesi gerekiyor fakat burada da önemli bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum: IMEC’in varlığını Gazze savaşının doğrudan nedeni olarak göstermek için elimizde yeterli kanıt bulunduğunu düşünmüyorum ama bu, savaşın IMEC ve bölgesel ticaret düzeni açısından sonuçları olmadığı anlamına da gelmemeli diyorum. Tam tersine. Gazze’deki savaş, İsrail’in görece güvenlik mimarisini, Arap ülkeleriyle ilişkilerini, Körfez’in pozisyonunu, İran’ın bölgesel etkisini ve Doğu Akdeniz’in ekonomik geleceğini doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla mesele artık sadece Filistin meselesi olmaktan çıkıp bölgesel bağlantı mimarisinin bir parçası haline geliyor bence ve tam burada Gazze’nin kıyıları karşımıza çıkıyor, ki bu hiç de tesadüf ya da hamasi İsrail gerekçeleriyle açıklanacak kadar basit değil.

    Gazze Marine: Enerji mi, İhtimal mi?

    Gazze açıklarında yıllardır bilinen ciddi bir doğal gaz sahası bulunuyor. GAZZE MARİNE.

    Kanımca burada çok dikkatli olmak gerekiyor. Gazze Marine’in varlığını savaşın temel sebebi olarak göstermek, elimizdeki verilerin ötesine geçmek olur fakat aynı şekilde bu enerji kaynağını jeopolitik denklemden tamamen çıkarmak da kanımca hiç gerçekçi değildir. Çünkü enerji kaynakları yalnızca ekonomik değer taşımaz.

    Enerji, dış politika demektir.

    Liman demektir.

    Transit hat demektir.

    Devletlerin pazarlık gücü demektir.

    Dolayısıyla Gazze’nin geleceği konuşulurken, Doğu Akdeniz enerji denkleminden söz etmemek de eksik bir analiz olur diye düşünüyorum ben. Aslında itirazım da tam burada başlıyor. Bir halkın yaşadığı toprakları yalnızca üzerinde kurulabilecek ekonomik düzen üzerinden değerlendirmeye başladığınız anda, insanı ekonominin dipnotuna dönüştürürsünüz. Bilemiyorum kim bilir belki de Gazze’nin asıl trajedisi de budur. Ne acıdır ki orada yaşayan insanların geleceği konuşulmadan, o coğrafyanın geleceği konuşuluyor sürekli…

    Gazze Bir Savaş Alanından Teknoloji Sahasına mı Dönüşüyor?

    Bence dünyanın yeterince tartışmadığı ikinci büyük mesele de bu…

    Ne mi demek istiyorum? Bakın yapay zekâ savaşın içine giderek daha fazla giriyor. Hedef tespiti. Görüntü analizi. Biyometrik takip. İnsansız sistemler. Algoritmik karar destek mekanizmaları. Dronlar. Büyük veri…

    Hâsılı bu bağlamda İsrail’in Gazze’deki savaşta kullandığı ileri teknoloji sistemleri hakkında uluslararası basında ve insan hakları kuruluşlarında ciddi tartışmalar yürütülüyor. Burada benim asıl sorum teknolojiyle ilgili değil bakın. Karar verme yetkisiyle ilgili.

    Bir hedefi insan mı belirleyecek? Bir algoritma mı? Yoksa algoritmanın önerisini kabul eden insan mı? Ve eğer bir makine binlerce veriyi saniyeler içerisinde analiz ederek hedef listeleri oluşturabiliyorsa, geleceğin savaşlarında insan iradesinin sınırı nerede başlayacak, nerede bitecek? İşte Gazze’nin bize bıraktığı en korkunç miraslardan biri belki de budur. Çünkü savaş teknolojilerinde bir sistem sahada başarı gösterdiğinde, o teknoloji yalnızca savaş alanında kalmaz. Silah sanayisine dönüşür. İstihbarat ürününe dönüşür. Gözetim sistemine dönüşür. Başka devletlere ihraç edilir. Ve bir süre sonra dünün savaş teknolojisi, yarının normal güvenlik teknolojisi haline gelir. İşte bu nedenle Gazze’deki teknoloji kullanımını yalnızca İsrail’in görece askerî kapasitesi açısından değil, 21. yüzyıl savaşlarının geleceği açısından okumamız gerekiyor.

    Özetle; İsrail, uluslararası silah pazarında müşterilerine en çok neyle övünüyor biliyor musunuz? “Sahada test edilmiştir” etiketiyle. Bakın önümüzdeki 50 yılın otoriter gözetim ve savaş teknolojileri bugün Gazze’de meşrulaştırılıyor. Küresel güçlerin bu soykırıma sessiz kalmasının arkasındaki en mide bulandırıcı nedenlerden biri de bu yeni nesil öldürme teknolojilerinden alacakları pay olabilir mi dersiniz? Bence pekâlâ mümkün…

    İSRAİL’İN Kendisi Bir Bölgesel Teknoloji ve Güvenlik Merkezine mi Dönüşüyor?

    Ortadoğu’nun eski düzeninde güç daha çok askerî kapasite üzerinden ölçülüyordu biliyorsunuz. Tankınız vardı. Uçağınız vardı. Füzeniz vardı. Ordunuz vardı…

    Bugün ise denklem değişiyor. Siber güvenlik var. Yapay zekâ var. İstihbarat teknolojisi var. Hava savunması var. İnsansız sistemler var. Finansal entegrasyon var. Enerji bağlantıları var. Teknolojik bağımlılık var. Bu bağlamda İsrail’in Arap ülkeleriyle kurduğu yeni ilişkileri yalnızca “normalleşme” kavramıyla açıklamak bana yetersiz geliyor. Çünkü ortada aynı zamanda bir teknoloji ve güvenlik ekosistemi oluşuyor. Dolayısıyla İbrahim Anlaşmaları bu açıdan yalnızca diplomatik bir anlaşmalar zinciri olarak değil, bölgesel ekonomik ve güvenlik mimarisinin parçalarından biri olarak da okunmalı fakat burada da çok tehlikeli bir eşik var. Eğer bölgedeki devletlere verilen mesaj; “Bizim sistemimize entegre olursanız teknoloji, güvenlik ve ekonomik fırsat elde edersiniz; dışında kalırsanız güvenlik tehdidi olarak görülürsünüz” yani yeni Gazze siz olursunuz noktasına dönüşürse, Ortadoğu’da yeni bir bağımlılık düzeni ortaya çıkabilir ve bu, klasik sömürgecilik değildir. Bu daha sofistike bir şeydir. Teknoloji üzerinden bağımlılık.

    Bütün Bunların Ortasında ABD Var

    Bu denklemi ABD’yi dışarıda bırakarak anlatmak ya da anlayabilmek elbette mümkün değil. İsrail’in askerî kapasitesi, Washington’ın diplomatik ve askerî desteği, bölgedeki Amerikan ittifak sistemi ve Çin’in yükselişi aynı büyük resmin parçalarıdır bakın.

    Biliyorsunuz ki ABD açısından Ortadoğu yalnızca petrol meselesi değildir.

    İran’ın çevrelenmesi…

    İsrail’in güvenliği…

    Körfez güvenliği…

    Kızıldeniz…

    Çin’in ekonomik nüfuzunun sınırlandırılması…

    Rusya’nın bölgesel etkisi…

    Ve Avrupa’nın enerji güvenliği…

    Neticede bütün bunlar birbirine bağlanıyor. Dolayısıyla Gazze’yi yalnızca Tel Aviv ile Gazze arasında geçen görece bir savaş olarak okumak, olayın uluslararası boyutunu küçültmek olur. Anlayacağınız Gazze, büyük güç rekabetinin tam ortasında bulunuyor…

    Peki Çin Nerede?

    Elbette Çin’in Ortadoğu’daki yükselen ekonomik etkisini de gözden kaçırmamak gerekiyor. Pekin, Batılı devletler gibi bölgeye yalnızca askerî ittifaklarla yaklaşmıyor.

    Ticaret.

    Altyapı.

    Limanlar.

    Enerji.

    Finans.

    Kuşak ve Yol.

    Anlaşıldığı üzere Çin’in bölgedeki ekonomik varlığı giderek büyüyor. Bu nedenle Ortadoğu artık yalnızca ABD ile Rusya arasında bölüşülen klasik bir nüfuz alanı değildir. Çin de masadadır. Hindistan da masadadır.. Körfez sermayesi de masadadır. İran da masadadır. İsrail de masadadır ve Filistin meselesi, bütün bu aktörlerin hesaplarının kesiştiği en kırılgan noktalardan biridir.

    Peki Hukuk?

    Bence asıl kırılma burada zaten. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından insanlık kendisine bir söz verdi: Bir daha asla.

    Birleşmiş Milletler kuruldu. Uluslararası hukuk sistemi geliştirildi. Savaş hukukuna ilişkin kurallar güçlendirildi. Sivillerin korunması uluslararası düzenin temel ilkelerinden biri haline getirildi ama Gazze bize çok daha rahatsız edici bir soru sormuyor mu? Bu kurallar gerçekten evrensel mi, yoksa güçlünün uyguladığı kadar mı geçerli? Çünkü uluslararası hukuk yalnızca mahkeme salonlarında değil, güçlü devletlerin davranışlarında da yaşar. Geçerliliği de buradan gelmiyor mu zaten…

    Bakın; bir devletin ihlali karşısında diğer devletler siyasi çıkarları nedeniyle sessiz kalıyorsa, sorun yalnızca o ihlalin kendisi değildir. Sorun, sistemin caydırıcılığının aşınmasıdır ve bunun bedelini sadece Filistinliler ödemez. Yarın başka bir coğrafyada başka bir halk da aynı sorunla karşılaşabilir.

    En Tehlikeli Sonuç: İnsan Hayatının Fiyatlandırılması

    Benim Gazze’den çıkardığım en karanlık sonuç bu aslında. Modern dünya insan hayatına bir değer biçmeye başladı. Bir yerde ölen insanlar “stratejik kayıp” oluyor. Başka yerde “kaçınılmaz sivil zayiat.” Bir başka yerde “meşru güvenlik operasyonunun sonucu.” Terimler, kavramlar değişiyor bakın fakat enkazın altında kalan insan aynı insan.

    Belki bir çocuğun milliyeti değişebilir. Dini değişebilir. Coğrafyası değişebilir ama acısı değişmez, değişmemelidir, görece olmamalıdır. Hâsılı vicdanın iflası tam da burada başlıyor. Çünkü bir sistem, ekonomik çıkarlarını korumak için hukuku esnetmeye başladığında yalnızca hukuk zarar görmez. İnsanın değeri de aşınmaya başlar.

    Gazze’nin Bize Bıraktığı Asıl Soru

    Ben Gazze’de yalnızca bir görece savaşın ya da bir soykırımın sonunu görmüyorum. Daha büyük bir dönüşümün işaretlerini görüyorum.

    Enerji ile güvenliğin birleştiği…

    Ticaret koridorlarının askerî stratejilerle iç içe geçtiği…

    Yapay zekânın savaş alanına girdiği…

    Gözetim teknolojilerinin normalleştiği…

    Büyük güç rekabetinin yeniden sertleştiği…

    Ve uluslararası hukukun gücünün sınandığı bir dünya görüyorum.

    Bu yüzden Gazze’yi yalnızca bugünün trajedisi olarak okumak büyük hata olur. Gazze, yarının dünyasının nasıl bir dünya olacağını gösteren bir uyarı levhasıdır kanımca fakat burada bir noktayı da özellikle ayırmak zorundayız. Bakın bu tabloyu görmek, her şeyi tek bir gizli plana bağlamak anlamına gelmez. Anlayacağınız dünya siyaseti çoğu zaman tek merkezden yönetilen kusursuz bir senaryo değildir.

    Devletler birbirleriyle rekabet eder. Şirketler kendi çıkarlarını takip eder. Ordular kendi güvenlik hesaplarını yapar. Sermaye fırsat arar. Görece büyük güçler birbirlerinin hamlelerini bozmaya çalışır ve bazen bütün bu hesaplar aynı savaşın içinde kesişir. Bence Gazze’yi daha korkutucu yapan da tam da budur. Çünkü ortada mutlaka tek bir büyük planın bulunması gerekmiyor. Farklı aktörlerin farklı çıkarları, aynı enkazın üzerinde birbirleriyle örtüşebiliyor maalesef ve gerçek tehlikede budur bence…

    Bakın ben insan hayatının, enerji rezervlerinden daha ucuz; ticaret koridorlarından daha değersiz; jeopolitik çıkarlardan daha önemsiz görüldüğü bir dünya düzenini asla kabul etmiyorum. Çünkü eğer bugün Gazze’de yaşananlara yalnızca “Ortadoğu’nun bitmeyen savaşı” deyip geçersek, yarının dünyasında karşımıza çıkacak sistemi anlamakta çok geç kalabiliriz. Bu yüzden Gazze’nin enkazına bakarken yalnızca geçmişin yıkıntılarını değil, geleceğin nasıl kurulmak istendiğini de görmek zorundayız. Ve belki de kendimize sormamız gereken en ağır soru şu: Yeni dünyayı teknoloji, sermaye ve güç mü kuracak; yoksa insanın değeri bütün bu hesapların üzerinde yeniden hatırlanabilecek mi? Çünkü mesele artık yalnızca Gazze değildir. Asıl mesele, insanlığın hangi dünyada yaşamak istediğidir.

    Jeopolitika
    Ortadoğu
    Filistin ve Gazze
    Küresel Düzen
    Teknoloji ve Savaş

  • Çalınan Gelecek, Kuşatılan Kale: Türkiye’nin Beka Mücadelesinde Asıl Cephe Nerede?

    Çalınan Gelecek, Kuşatılan Kale: Türkiye’nin Beka Mücadelesinde Asıl Cephe Nerede?

    Coğrafya tek başına kader değildir. Kaderi asıl tayin eden, o coğrafyada yaşayan insanların kendi evlerine, kendi devletlerine ve kendi geleceklerine ne kadar sahip çıktığıdır.

    Bugün Türkiye, yalnızca sınırlarının hemen ötesinde şekillenen jeopolitik hesaplarla değil, aynı zamanda kendi içinde büyüyen sessiz bir aşınmayla da karşı karşıyadır. Yaşadığımız tabloyu yalnızca ekonomik sıkıntılarla, siyasi tartışmalarla veya dönemsel güvenlik sorunlarıyla açıklamak mümkün değildir. Asıl mesele daha derindedir.

    Devlet kapasitesinin zayıflaması, liyakat duygusunun aşınması, adalet inancının sarsılması, gençlerin geleceğe dair ümidini kaybetmesi, ekonomik fırsatların adaletsiz dağılımı, kurumların kişilere ve ilişki ağlarına bağımlı hale gelmesi ve toplumsal değerlerin güç uğruna araçsallaştırılması…

    Bakın, bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya yalnızca bir yönetim sorunu çıkmaz. Bir Beka Sorunu çıkar. Çünkü beka yalnızca sınırların korunması değildir. Beka; devletin kurumlarıyla ayakta kalabilmesi, adaletin güven vermesi, gençlerin kendi ülkesinde bir gelecek görebilmesi, ekonominin üretmesi, bilimin ilerlemesi, teknolojinin dışa bağımlı olmaması ve toplumun ortak bir gelecek fikrine sahip çıkabilmesidir. Hâsılı, bir devletin sınırlarını koruyup insanlarının geleceğini koruyamaması, uzun vadede gerçek bir başarı değildir.

    En Tehlikeli Kuşatma Bazen İçeriden Gelir

    Türkiye’yi zorlayan dış gelişmeleri görmezden gelmek mümkün değildir elbette. Bölgenin yeniden şekillendiği, devlet dışı silahlı yapıların, vekil güçlerin, enerji hatlarının, nüfuz mücadelelerinin ve görece büyük güç rekabetlerinin iç içe geçtiği bir dönemden geçiyoruz ve bunlar inkar edilemez.

    Pek tabi ABD kendi çıkarlarını, Rusya kendi stratejik hesaplarını, Çin ekonomik nüfuzunu, İngiltere tarihsel ve diplomatik ağlarını, İsrail ise kendi güvenlik önceliklerini gözetiyor. Bunun tersini beklemek de zaten uluslararası siyasetin doğasına aykırı olur. Neticede devletler dostluk cümlelerinden önce kendi çıkarlarını hesaplar. Asıl soru ya da sorun da onların ne yaptığı değildir. Asıl soru, bizim kendi çıkarlarımızı ne kadar doğru hesapladığımızdır. Çünkü hiçbir dış aktör, içeride karşılığı olmayan bir projeyi tek başına Türkiye’nin kaderine dönüştüremez. Anlayacağınız dışarıdan gelen baskının başarılı olabilmesi için içeride bir zemin gerekir. Asıl tehlike de burada başlıyor zaten.

    Demem o ki; bir ülkeye dışarıdan nüfuz etmek isteyenlerin en kolay kullandığı alan, o ülkenin zaten kendi elleriyle zayıflattığı alanlardır. Adalet zayıflamışsa adaletsizlik üzerinden nüfuz edilir. Liyakat zayıflamışsa ilişki ağları üzerinden kadrolaşılır. Ekonomi kırılgansa ekonomik bağımlılık üzerinden baskı kurulur. Toplum birbirine güvenmiyorsa kimlikler üzerinden ayrıştırma yapılır. Gençler gelecekten umudunu kesmişse onların zihinsel boşluğu propaganda, manipülasyon ve dijital ağlarla doldurulur. Dolayısıyla marifet yalnızca dışarıda kurulmuş bir “tezgâh” aramak değildir. Asıl marifet, o tezgâhın içeride neden bu kadar kolay kurulabildiğini sorgulayabilmek, çözebilmek ve dışarıdan müdahaleyi imkansız hale getirebilmektir.

    Ajan Meselesini Yalnızca Casusluk Olarak Görmemek Gerekir

    “Ajan” dediğimizde çoğumuzun zihninde gizli servisler, belgeler, gizli görüşmeler ve klasik casusluk hikâyeleri canlanıyor. Oysa 21. yüzyılda nüfuz mücadeleleri bundan çok daha karmaşıktır bakın. Bugünün dünyasında insanlar kadar ağlar önemlidir. Bir medya ağı, bir finans ağı, bir propaganda ağı, bir sosyal medya ağı, bir akademik etki çevresi, bir bürokratik çıkar ilişkisi veya uluslararası bağlantılar üzerinden çalışan bir yapı; kimi zaman klasik bir ajandan çok daha güçlü sonuçlar üretebilir. Elbette her farklı düşünceyi “ajanlık” olarak yaftalamak doğru değildir. Tam tersine, demokratik bir devletin en önemli görevi, eleştiri ile nüfuz operasyonunu, özgür düşünce ile manipülasyonu, meşru sivil faaliyet ile örgütlü çıkar ağını birbirinden ayırabilecek kadar güçlü ve kurumsal bir denetim mekanizması kurabilmesidir.

    Neticede devlet bunu yapamıyorsa iki tehlike aynı anda ortaya çıkar. Bir tarafta gerçekten var olan sızma ve nüfuz faaliyetleri gözden kaçabilir. Diğer tarafta ise masum insanlar, sırf farklı düşündükleri için suçlanabilir. Sonuçta ikisi de devlet kapasitesini zayıflatır. Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı paranoya değil; akıl, istihbarat, hukuk, şeffaflık ve kurumsal denetimdir. Çünkü güçlü devlet, herkesten şüphelenen devlet değildir. Güçlü devlet; kimin gerçekten tehdit, kimin gerçekten vatandaş, kimin gerçekten dış bağlantılı bir çıkar ağının parçası olduğunu hukuk içinde ayırt edebilen devlettir.

    Geleceği Bizden Çalan Yalnızca Sosyal Medya Değil

    Bugün gençlerimizin yabancı kültürlerin, sosyal medya algoritmalarının ve küresel tüketim düzeninin etkisi altında kaldığından şikâyet ediyoruz. Elbette bu etkiler gerçektir fakat meseleyi yalnızca Instagram’a, TikTok’a, Netflix’e veya küresel kültüre bağlamak kolaycılık olmuyor mu?. Bir gence; “Yabancı kültür seni etkiliyor.” demeden önce kendimize şu soruyu sormamız gerekmez mi?

    Biz o gence ne sunduk?…

    Adil bir eğitim sistemi mi? Liyakat esaslı bir çalışma hayatı mı? Emek verdiğinde karşılığını alabileceği bir düzen mi? Kendi ülkesinde ev kurabileceği, ailesini geçindirebileceği, mesleğinde ilerleyebileceği bir gelecek mi? Yoksa yıllarca okuyup sonra torpil aramak zorunda kaldığı, çalışıp yine de hayatını kuramadığı, geleceğini başka ülkelerde aramaya başladığı bir düzen mi?

    Bakın bir genç kendi ülkesinde geleceğini göremiyorsa, onun zihninin başka yerlere yönelmesini yalnızca dışarıya bağlamak gerçekçi değildir. Çünkü insan, kendisine gelecek vaat eden yere bakar. Bu nedenle Türkiye’nin en büyük beka meselelerinden biri de gençlerinin ülkelerine olan inancını kaybetmesidir. Bu bağlamda bir ülke gençlerini yalnızca nüfus olarak görürse kaybeder. Onları ülkenin geleceğinin sahibi olarak görmesi gerekir.

    Liyakat Bozulduğunda Devletin Savunma Hattı da Bozulur

    Devletin gücü yalnızca ordusundan, silahından veya istihbaratından ibaret değildir. Bir devletin gerçek gücü, kurumlarının niteliğidir. Demem o ki; Liyakat yoksa kurum zayıflar. Adalet duygusu yoksa vatandaş devlete olan güvenini kaybeder. Kayırmacılık normalleşirse insanlar çalışmak yerine ilişki kurmayı öğrenir. İlişki ağı yetenekten daha önemli hale geldiğinde ise devletin en büyük sermayesi olan insan kaynağı israf edilir.

    Bakın çok doğru anlamak lazım, burada mesele sadece birkaç kişinin haksız yere makam sahibi olması değildir. Mesele, toplumun davranış biçiminin değişmesidir. Neticede insanlar “başarılı olursam yükselirim” yerine “doğru kişiyi tanırsam yükselirim” demeye başladığında, devletin görünmeyen temellerinden biri çökmeye başlar. İşte yozlaşmanın da en tehlikeli tarafı budur zaten. Çünkü yozlaşma bir günde devleti yıkmaz. Önce insanların devlete olan inancını aşındırır…

    Maneviyat Rantın Değil, Ahlakın Alanıdır

    Aynı çürüme, toplumun manevi damarlarında da kendisini gösteriyor bakın. Din ve maneviyat, bu toprakların yüzyıllar boyunca en güçlü toplumsal harçlarından biri oldu fakat bugün makam, para, güç ve kişisel çıkar uğruna dini kullanan yapılar ortaya çıktığında, ortaya yalnızca bir inanç istismarı çıkmıyor. Toplumun ahlaki pusulası da zarar görüyor.

    Hâsılı insanlara adaleti, kul hakkını, dürüstlüğü ve merhameti anlatması gerekenler; güç ve rantın yanında saf tutmaya başladığında toplumun değerleriyle gerçek hayatı arasındaki mesafe de git gide büyüyor. Bu yüzden mesele dini tartışmaların çok ötesindedir. Ahlakın siyasete, ticarete, bürokrasiye ve gündelik hayata yeniden hâkim olması gerekir. Çünkü ahlakı olmayan bir devlet mekanizması ne kadar güçlü görünürse görünsün, içeriden çürümeye mahkûmdur.

    Ekonomik Bağımsızlık da Bekanın Parçasıdır

    Hep söylüyorum; bir ülkenin geleceğini yalnızca güvenlik politikaları belirlemez, belirleyemez. Ekonomik yapı da bir milli güvenlik meselesidir. Üreten mi olacağız, tüketen mi? Teknoloji geliştiren mi olacağız, satın alan mı? Nitelikli insan yetiştirip ülkemizde tutabilecek miyiz, yoksa yetiştirdiğimiz insan kaynağını başka ülkelere mi göndereceğiz? Gençlerimiz çalıştığında hayat kurabilecek mi? Bir öğretmen, mühendis, doktor, işçi, esnaf veya girişimci kendi emeğiyle geleceğini inşa edebilecek mi? Bakın bunlar ekonomi başlığının altında görünen ama aslında doğrudan beka meselesi olan sorulardır. Çünkü ekonomik umutsuzluk büyüdükçe beyin göçü artar. Beyin göçü arttıkça devletin insan sermayesi azalır. İnsan sermayesi azaldıkça teknoloji ve üretim kapasitesi zayıflar. Üretim zayıfladıkça dışa bağımlılık artar. Dışa bağımlılık arttıkça stratejik karar alma alanı daralır. Dolayısıyla ekonomik bağımsızlık ile siyasi bağımsızlık birbirinden asla ayrı düşünülemez.

    Demografi Sessiz İlerleyen Bir Stratejik Meseledir

    Türkiye’nin geleceğini konuşurken bir başka sessiz başlığı da sürekli gözden kaçırıyoruz: DEMOGRAFİ.

    Nüfusun yaşlanması, doğurganlığın düşmesi, gençlerin evlilik ve aile kurma kararlarını sürekli ertelemesi, nitelikli insan kaybı ve düzensiz göçün yarattığı sosyolojik baskılar yalnızca sosyal politika konusu değildir. Bunların tamamı geleceğin Türkiye’sini belirleyecek stratejik meselelerdir. Çünkü devletlerin geleceğini sadece bugünkü nüfusları değil, gelecekte sahip olacakları nitelikli insan gücü belirler.

    Anlayacağınız, bir ülkenin çocukları doğmuyorsa, gençleri gelecek görmüyorsa ve yetişmiş insanları ülkeyi terk ediyorsa; ortada sadece ekonomik değil, uzun vadeli bir devlet kapasitesi sorunu vardır. Neticede Türkiye’nin geleceğini korumak istiyorsak gençlere “ülkenizde kalın” demek yetmez. Onlara kalabilecekleri bir ülke inşa etmek gerekir.

    Kuşatılan Kale Önce İçeriden Sağlamlaştırılmalıdır

    Bütün bunların üzerine elbette dış politikayı koymak zorundayız.Türkiye’nin çevresindeki jeopolitik gelişmeleri hafife almak mümkün değildir. Suriye, Irak, İran, Doğu Akdeniz, Kafkasya, Karadeniz, enerji yolları, Türk dünyası ve küresel güç rekabeti Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren alanlardır elbette. Bu bağlamda Türkiye ne Batı’nın vazgeçilmez piyonu olmalıdır ne de Doğu’nun hesaplarında kullanılacak bir araç. Türkiye’nin ihtiyacı birilerinin kampına koşulsuz biçimde eklemlenmek değil; kendi ağırlık merkezini oluşturabilecek stratejik kapasiteye sahip olmaktır. Bu yüzden Türk dünyasıyla ilişkiler güçlendirilmeli, bölgesel ittifaklar çeşitlendirilmeli, savunma sanayii kadar enerji ve teknoloji bağımsızlığına da yatırım yapılmalı, dijital altyapı milli güvenliğin bir parçası olarak görülmelidir fakat bütün bunların ön şartı içeride güçlü olmaktır. Çünkü dışarıda güçlü görünmek ile gerçekten güçlü olmak aynı şey değildir.

    Türkiye’nin İhtiyacı Yeni Bir Kavga Değil, Yeni Bir Devlet Ciddiyetidir

    Kanımca artık Türkiye’nin önünde çok daha temel bir tercih vardır. Kutuplaşmayı mı büyüteceğiz, kurumsal kapasiteyi mi? Kayırmacılığı mı sürdüreceğiz, liyakati mi? Gençleri suçlamaya mı devam edeceğiz, onlara gelecek mi vereceğiz? Maneviyatı siyasi çıkarın aracı mı yapacağız, ahlakın temeli mi? Dışarıdaki her gelişmeyi komplo olarak mı okuyacağız, yoksa soğukkanlı bir devlet aklıyla mı değerlendireceğiz? Ve en önemlisi… Devleti kişiler üzerinden mi, kurumlar üzerinden mi ayakta tutacağız?

    Sonuçta Türkiye’nin ihtiyacı geçmişin nostaljisine sığınmak da değildir, geleceğin bütün sorunlarını dış güçlerin üzerine yıkmak da. Türkiye’nin ihtiyacı kendisiyle yüzleşebilen bir devlet aklıdır. Hâsılı Türkiye kendi eksiklerini görebilecek kadar cesur. Dışarıdaki tehdidi görebilecek kadar uyanık. Kendi vatandaşına adalet verebilecek kadar güçlü. Gençlerine umut verebilecek kadar gerçekçi. Bilime ve teknolojiye yatırım yapabilecek kadar vizyoner ve gerektiğinde kendi hatalarını kabul edebilecek kadar özgüvenli olmalıdır. Çünkü unutmayalım: Bir ülkeyi dışarıdan kuşatmak mümkündür; fakat içeride sağlam duran bir toplumu teslim almak çok daha zordur.

    Hâsılı asıl kale sınırda başlamaz. Asıl kale insanın zihninde, ailesinde, okulunda, adalet duygusunda, emeğinde, kurumlarında ve devletine duyduğu güvende başlar. Bu sebeple bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük mücadele, yalnızca sınırlarının ötesinde değildir. Asıl mücadele, kendi geleceğini yeniden kurup kuramayacağıdır. Çünkü bir ülkenin geleceği bir gecede çalınmaz. Önce adaletinden biraz eksilir. Sonra liyakatinden. Sonra eğitiminden. Sonra ekonomisinden. Sonra gençlerinin umudundan ve bir gün dönüp baktığınızda, elinizde hâlâ bir devlet vardır ama çocuklarınıza bırakacağınız gelecek çok küçülmüştür. İşte buna izin vermemek zorundayız. Bu yüzden Türkiye’nin bekası, sadece düşmanlarını yenmesine değil; kendi zaaflarını yenmesine de bağlıdır. Bu bağlamda kuşatılan kaleyi savunmanın ilk şartı ise kalenin duvarlarını içeriden sağlamlaştırmaktır. Çünkü bu ülkenin geleceğini başkalarının bize ne yapacağı kadar, bizim bugün kendimize ne yaptığımız belirleyecektir.

    Türkiye Gündemi
    Milli Güvenlik ve Beka
    Siyaset ve Devlet
    Jeopolitik ve Dış Politika
    Toplum, Gençlik ve Gelecek

  • Vekil Kim, Kader Kimin? Ortadoğu’nun Rehin Alınmış Coğrafyası

    Vekil Kim, Kader Kimin? Ortadoğu’nun Rehin Alınmış Coğrafyası

    Orta Doğu’yu anlamaya çalışırken çoğu zaman yanlış yere bakıyoruz. Haritalara bakıyoruz, sınırlara bakıyoruz, anlaşmalara, örgüt isimlerine, liderlere, silahlara, petrol kuyularına ve her gün değişen ittifaklara bakıyoruz. Oysa bütün bunların arkasında çok daha eski ve çok daha acımasız bir gerçek duruyor:

    Bu coğrafyada yalnızca topraklar değil, zaman zaman insanların iradeleri de jeopolitik hesapların parçası haline getiriliyor.

    Orta Doğu denilen bu kadim, yorgun ve hırpalanmış coğrafyada on yıllardır aynı oyun farklı dekorlarla sahneleniyor. Aktörler değişiyor, sloganlar değişiyor, kullanılan kavramlar değişiyor. Dün “istikrar”, bugün “demokrasi”; dün “güvenlik”, bugün “yerel ortak”; dün “ideolojik mücadele”, bugün “vekalet savaşı” deniliyor fakat sahnenin arkasındaki temel mesele değişmiyor:

    Bölgenin tarihsel fay hatları, büyük güçlerin elinde jeopolitik kaldıraçlara dönüştürülebiliyor.

    Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Ayrılıkçı Kürt hareketlerini yalnızca dış güçlerin laboratuvarlarında üretilmiş yapay birer proje olarak açıklamak, bölgenin gerçek sosyolojisini ve tarihsel birikimini inkâr etmek olur. Aynı şekilde bu hareketleri yalnızca kendi iç dinamikleriyle açıklamak da dış müdahalelerin, uluslararası güç rekabetinin ve bölgesel hesapların etkisini görmezden gelmek anlamına gelir. Gerçek, bu iki kolay açıklamanın arasında duruyor.

    Bir hareketin yerel ve toplumsal bir zemininin bulunması, onun dış aktörler tarafından araçsallaştırılmayacağı anlamına gelmez.

    Hatta tarihin bize öğrettiği daha sert bir gerçek vardır: Bir hareket kendi amaçlarıyla yola çıkabilir; fakat zaman içerisinde kendisini destekleyen görece büyük güçlerin amaçlarıyla kendi hedefleri arasındaki sınırları kaybetmeye başladığında, artık yalnızca kendi hikâyesini yazmıyor demektir. İşte benim asıl üzerinde durduğum mesele budur.

    Dün Kartın Adı Farklıydı

    İmparatorlukların parçalandığı, yeni devletlerin kurulduğu ve sınırların çoğu zaman bölgenin sosyolojisinden çok dönemin görece büyük güçlerinin güvenlik ve nüfuz hesaplarıyla şekillendiği yüzyılda Ortadoğu’nun temel problemi yalnızca devlet kurmak değildi. Asıl problem, kurulan devletlerin nasıl ayakta tutulacağı ve birbirleriyle nasıl ilişkilendirileceğiydi.

    Türkiye, Irak, İran ve Suriye gibi devletlerin her biri farklı tarihsel süreçlerden geçse de ortak bir jeopolitik kaderle karşı karşıya kaldı:

    Bu ülkelerin sınırlarının hemen ötesindeki her kırılma, zaman içerisinde kendi iç güvenlik meselesine dönüşebiliyordu.

    Bu noktada etnik, mezhepsel ve siyasi fay hatları görece büyük güçlerin müdahale kapasitesini artıran araçlara dönüşebiliyordu. Bunu tek bir merkezden yönetilen kusursuz bir komplonun sonucu olarak okumak da bana göre doğru değil. Çünkü tarih o kadar basit değil.

    İngiltere’nin hesabı başka, Fransa’nın hesabı başka, vaktiyle Sovyetler Birliği’nin hesabı başka, Amerika’nın hesabı başka, Rusya’nın hesabı başka olabilir. Hatta aynı aktörün bile farklı dönemlerde aynı örgüt veya hareket konusunda farklı politikalar izlediğini gördük. Dolayısıyla mesele “ipleri tek bir el tutuyor” meselesi değildir. Asıl mesele, farklı ellerin aynı ipi farklı zamanlarda kendi çıkarları için çekebilmesidir. Bu ayrım küçük görünür ama bütün hikâyeyi değiştirir.

    Bugün Oyun Neden Daha Karmaşık?

    Soğuk Savaş bitti. Dünyanın iki kutuplu düzeni dağıldı ama vekâlet savaşları bitmedi. Tam tersine, teknolojinin, medya düzeninin, özel güvenlik yapılanmalarının, ekonomik yaptırımların ve yerel silahlı aktörlerin güç kazandığı yeni çağda vekâlet savaşları daha karmaşık hale geldi. Artık görece büyük güçlerin her zaman kendi askerini sahaya sürmesine gerek yok.

    Yerel aktörleri desteklemek, silahlandırmak, eğitmek, istihbarat sağlamak, diplomatik meşruiyet kazandırmak veya uluslararası kamuoyunda belirli bir anlatıyı öne çıkarmak çoğu zaman daha düşük maliyetli bir yöntem.

    İşte burada ayrılıkçı kürt örgütlerinin farklı coğrafyalardaki uzantıları veya bağlantılı yapılanmaları meselesi yalnızca Türkiye’nin terörle mücadele başlığı olmaktan çıkıp daha geniş bir jeopolitik denklem içerisine giriyor. Suriye bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Irak zaten uzun yıllardır bu denklemin önemli sahalarından biri. İran açısından da sınır güvenliği, ayrılıkçı kürt silahlı yapılanmaları ve bölgesel güç rekabeti birbirinden bağımsız başlıklar değil.

    Türkiye açısından ise mesele çok daha doğrudan: Kendi sınırlarının hemen ötesinde silahlı, siyasi ve idari kapasite kazanmış bir yapının kalıcılaşması, yalnızca dış politika problemi değil, doğrudan ulusal güvenlik problemidir.

    Burada görece büyük güçlerin hesapları da birbirinden ayrılıyor. Bir güç için mesele görece IŞİD’e karşı sahada etkili bir kara ortağı bulmak olabilir. Bir başkası için Şam üzerindeki nüfuzunu artırmak olabilir. Bir diğeri için İran’ın bölgesel kapasitesini sınırlamak olabilir. Bir başka aktör için enerji, ulaşım veya sınır güvenliği öncelikli hale gelebilir. Yani aynı aktör, farklı güçler tarafından aynı nedenle desteklenmek zorunda değildir.

    Jeopolitikte bazen ortak düşman, ortak dosttan daha güçlü bir ittifak sebebidir.

    “Vekil” Olmak, Kukla Olmak Değildir

    Burada bir başka yanlış anlamayı da düzeltmek gerekiyor. Bir yapının “vekil aktör” olarak kullanılması, onun bütün kararlarını dışarıdan aldığı anlamına gelmez. Yerel aktörlerin kendi hesapları vardır. Kendi kadroları vardır. Kendi ideolojileri vardır. Kendi toplumsal tabanları vardır. Kendi gelecek tasavvurları vardır. Dolayısıyla görece büyük güçlerle kurulan ilişkiler çoğu zaman tek taraflı bir emir komuta ilişkisi değil, karşılıklı çıkarların kesiştiği pragmatik bir ortaklıktır.

    Görece büyük güç yerel aktörü kullanır. Yerel aktör de görece büyük gücü kullanır. Görece büyük güç kendi hedefi için silah verir. Yerel aktör bunu kendi siyasi hedefini büyütmek için kullanır. Görece büyük güç bölgesel rakibini dengelemek ister. Yerel aktör bu desteği kendi meşruiyetini artırmak için kullanır ve bir süre sonra ortaya son derece tehlikeli bir durum çıkar:Taraflar birbirlerine ihtiyaç duydukları için birbirlerinin amaçlarını olduğundan daha uyumlu görmeye başlarlar. İşte jeopolitik rehin alma hikâyesi tam da burada başlar.

    Asıl Mesele Enerji mi, Koridor mu, Güvenlik mi?

    Bugün Ortadoğu’daki hiçbir gelişmeyi yalnızca petrol veya doğal gaz üzerinden açıklamak da artık yeterli değil. Evet enerji önemlidir ama enerji kadar ulaşım yolları, ticaret koridorları, limanlar, sınır geçişleri, su kaynakları, askeri üsler, hava sahaları ve lojistik hatlar da önemlidir.

    Basra Körfezi’nden Akdeniz’e, Irak’tan Suriye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan her güzergâh yalnızca ekonomik bir çizgi değildir. Aynı zamanda stratejik bir hayat damarıdır.

    Bir koridoru kontrol etmek, yalnızca üzerinden geçen malın kontrolünü ele geçirmek değildir. Bazen o koridorun geçtiği coğrafyada kimin siyasi ağırlığının artacağını da belirlemek anlamına gelir. Bu nedenle Ortadoğu’daki sınır bölgeleri, çöl alanları, dağlık kuşaklar ve ulaşım hatları bir anda dünya siyasetinin merkezine oturabiliyor.

    Bugün “yerel ortak” olarak tanımlanan bir yapı, yarın bir sınır güvenliği unsuru, ertesi gün bir siyasi pazarlık kozu, daha sonra ise bir bölgesel nüfuz aracına dönüşebiliyor. Bakın aktörün adı değişmiyor; aktörün jeopolitik değeri değişiyor.

    En Büyük Yanılgı Burada Başlıyor

    Ayrılıkçı hareketlerin bazı karar vericileri zaman zaman kendilerini uluslararası sistemde bağımsız bir stratejik aktör olarak görebiliyor. Oysa burada çok tehlikeli bir yanılsama var. Bir görece büyük güçle ortaklık kurmak, o görece büyük gücün seni stratejik olarak eşit gördüğü anlamına gelmez. Silah desteği, siyasi destek, diplomatik koruma veya uluslararası görünürlük; kalıcı ittifak garantisi değildir. Unutulmamalıdır ki devletler dostluklarını değil, çıkarlarını korurlar ve çıkarların değiştiği gün, dün “vazgeçilmez ortak” olarak sunulan aktör bir anda “yeni denklemin sorunu” haline gelebilir.

    İlgililer çok iyi bilir ki Ortadoğu’nun tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bu nedenle asıl soru şudur: Kendisine destek veren güçlerin desteği kesildiğinde bir hareket ne kadar kendi ayakları üzerinde durabiliyor ya da durabilir? Bu soru yalnızca ayrılıkçı kürt hareketleri için değil, Ortadoğu’daki bütün vekil aktörler için geçerlidir. Çünkü vekâlet savaşlarının en acı gerçeği şudur: Vekil, kendisini kullanan gücün savaşı bitirdiği gün kendi savaşının ortasında kalabilir ya da kesinlikle kalır mı deseydim.

    Peki Bölge İnsanı?

    İşte meselenin en fazla ihmal edilen tarafı burası. Görece büyük güçlerin haritaları vardır. Devletlerin güvenlik hesapları vardır. Örgütlerin ideolojileri vardır ama bütün bu hesapların ortasında yaşayan insanların da bir hayatı vardır.

    Bir köyün boşaltılması, bir ailenin parçalanması, bir gencin dağa çıkması, bir başka gencin askere gitmesi, bir annenin yıllarca haber beklemesi, bir şehrin ekonomik olarak geri kalması; Washington’daki, Moskova’daki, Tahran’daki, Londra’daki veya başka başkentlerdeki strateji masalarında birer rakam gibi görülebilir fakat sahada bunların her birinin bir adı vardır. Bu nedenle ayrılıkçı kürt meselesini yalnızca “dış güçlerin oyunu” diyerek açıklamak da yanlıştır. Çünkü bölgedeki Kürt toplumlarının tarihsel, kültürel, siyasi ve ekonomik talepleri görece gerçektir fakat aynı derecede yanlış olan başka bir yaklaşım daha vardır: Bu görece gerçek taleplerin hiçbir zaman dış güçler tarafından araçsallaştırılmadığını düşünmek ya da buna inanmak…

    Gerçekçi bir analiz ikisini aynı anda görebilmelidir. Bir toplumun görece meşru talepleri olabilir. Bir örgüt bu talepleri kendi ideolojisi doğrultusunda kullanabilir. Bir devlet bu örgütü güvenlik tehdidi olarak görebilir. Bir başka devlet aynı örgütü rakibine karşı araç olarak kullanabilir ve bütün bunlar aynı anda gerçekleşebilir. Ortadoğu’nun trajedisi biraz da budur.

    Türkiye Açısından Asıl Sınav

    Türkiye’nin önündeki mesele artık yalnızca terör örgütleriyle mücadele etmek değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin kendi güvenlik sorunlarının başkalarının bölgesel hesaplarının parçası haline gelmesini engellemektir. Bunun yolu da sadece askeri güçten geçmez. Askeri güç gereklidir; fakat tek başına yeterli değildir. Ekonomik kapasite gerekir. Diplomatik kapasite gerekir. Sınır ötesindeki gelişmeleri doğru okuyabilmek gerekir. Irak, Suriye ve İran sahalarındaki dengeleri birbirinden kopuk görmemek gerekir. En önemlisi de Türkiye’nin kendi içindeki toplumsal bütünlüğü güçlendirmesi ve demografik hamlelerini yapması gerekir. Çünkü dışarıdan kullanılabilecek en güçlü jeopolitik kaldıraç, çoğu zaman içerideki fay hattıdır.

    Bakın; bir ülkenin dışarıdan parçalanabilmesi için önce içeride parçalanabilir hale gelmesi gerekir.

    Bu nedenle Türkiye’nin asıl stratejik hedefi yalnızca bir örgütün silah bırakması değil; o örgütün silahlı, siyasi, ekonomik, lojistik ve uluslararası kapasitesini yeniden üretemeyeceği bir düzen kurabilmektir.

    Silahın susması önemlidir ama silahın susması ile sorunun bitmesi aynı şey değildir. Çünkü örgütler bazen silahlarını kaybedip siyasal, ekonomik veya uluslararası ağlarını koruyabilirler. Bu nedenle başarı ölçüsü geçici sessizlik değil, kalıcı kapasite kaybıdır ya da sıfırlanması mı deseydim.

    Büyük Resim Aslında Bundan İbaret

    Dün ayrılıkçı kart, bölgesel devletleri içeride meşgul etmek için kullanılıyordu, ki hâlâ kullanılmaya devam edilirken bugün aynı kart; güvenlik, vekâlet savaşı, nüfuz alanı, koridor siyaseti ve bölgesel dengeleme amacıyla farklı aktörlerin elinde farklı biçimlerde de kullanılabiliyor. Bakın burada bir komplo masalı anlatmıyorum daha tehlikeli bir şeyden söz ediyorum: Çıkarların kesişmesinden. Çünkü bazen dünyayı değiştiren şey tek bir merkezden verilen emir değildir. Bazen birbirinden bağımsız aktörlerin kendi çıkarlarının aynı noktada kesişmesidir.

    Birinin güvenlik ihtiyacı diğerinin siyasi hedefiyle örtüşür. Birinin bölgesel rakibi diğerinin stratejik düşmanıdır. Birinin ihtiyacı olan kara gücü, diğerinin uluslararası meşruiyet arayışına dönüşür ve sonunda ortaya herkesin kendi hesabını yaptığı, fakat bedelini çoğu zaman coğrafyada yaşayan insanların ödediği bir denklem çıkar. Benim “jeopolitik rehin alma” dediğim şey tam olarak budur.

    Demem o ki ; coğrafyanın insanları, kendi geleceklerinin sahibi olmak isterken; görece büyük güçlerin hesaplarında zaman zaman birer stratejik değişkene dönüşüyor. Fakat bu hikâyenin belki de en acı tarafı, dış güçlerin birilerini kullanmasından daha ötededir. Asıl tehlike, kullanılan aktörün bir süre sonra kendisini kullanan gücün çıkarıyla kendi çıkarını birbirinden ayıramaz hale gelmesidir. İşte o noktada vekil ile sahibi arasındaki sınır silinir ve tarih, çoğu zaman şu acı gerçeği hatırlatır: Görece büyük güçler oyunu bitirdiğinde, oyunun taşları yerinde kalmaz; çoğu zaman yalnızca coğrafya kalır.

    Haritalar yeniden çizilir. İttifaklar değişir. Başkentler başka hesaplara yönelir. Dün “stratejik ortak” denilen aktör, bugün başka bir başlığın altında anılabilir ama geride kalan halklar, şehirler, dağlar ve sınırlar aynı coğrafyanın üzerinde yaşamaya devam eder. Bu yüzden Ortadoğu’yu anlamanın yolu yalnızca “İpleri kim tutuyor?” diye sormaktan geçmiyor. Belki daha doğru soru şudur: İpler kimin elinde olursa olsun, neden bu coğrafyanın insanları hâlâ başkasının oyununda figüran olmak zorunda kalıyor? Çünkü asıl mesele örgütler değildir. Asıl mesele yalnızca devletler de değildir. Asıl mesele, coğrafyanın kendi kaderini tayin etme kapasitesidir.

    Ve Ortadoğu’nun en büyük mücadelesi belki de tam olarak budur. Başkasının hesabında kullanılan bir coğrafya olmaktan çıkıp, kendi hesabını yazabilen bir coğrafyaya dönüşebilmek. Peki bu mümkün mü? Elbette! Ancak Allah’ın ipine sarılarak…

    Ortadoğu
    Jeopolitik
    Türkiye ve Güvenlik
    Vekâlet Savaşları
    Bölgesel Politikalar

  • İMAN

    İMAN

    Gök çekilse aradan, devrilse zamanın çarkı,

    İman; avucumda kor, göğsümde sönmeyen yankı.

    Şiir
    İman