Türkiye’nin Hareket Alanı Üzerindeki Yeni Güç Savaşı
7 Ekim 2023…
Ortadoğu’da yalnızca bir savaş başlamadı. Bölgenin güç dengeleri yeniden hareket etmeye başladı.
Evet Gazze yıkıldı. İsrail–İran çatışması doğrudanlaşma eşiğine geldi. Türkiye–İsrail ilişkileri ise diplomatik gerilimin ötesine taşındı. Fakat üç yıl sonra asıl bakmamız gereken yer Gazze’den daha geniştir. Çünkü bugünkü mücadele yalnızca topraklar üzerinde değil, ülkelerin hareket alanları üzerinde yürütülüyor.
Neticede bir ülkeyi etkisizleştirmek için sınırına asker yığmak gerekmeyebilir. Çevresindeki yolları değiştirmek, enerji akışlarını kontrol etmek, kritik teknolojilere erişimini sınırlamak, komşu coğrafyalardaki güç dengelerini yeniden kurmak ve diplomatik seçeneklerini azaltmak da bir güç mücadelesidir. Bence Türkiye açısından asıl mesele burada başlıyor.
TÜRKİYE’NİN ÇEVRESİNDE NE DEĞİŞİYOR?
Suriye’ye bakın…
Türkiye’nin güneyinde yeni bir düzen kuruluyor. İsrail, Suriye’de İran etkisinin yeniden oluşmasını istemediği gibi Türkiye’nin artan askerî ve siyasi ağırlığını da kendi güvenlik hesabının içine alıyor.
Doğu Akdeniz’e bakın…
İsrail–Yunanistan–GKRY hattında savunma, enerji, deniz alanları, elektrik ve iletişim altyapıları giderek birbirine bağlanıyor.
Libya’ya bakın…
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik ağırlığını doğrudan etkileyen bir coğrafya.
Irak’ın kuzeyine bakın…
Terör, enerji, ulaşım, Kürt meselesi ve bölgesel istihbarat ağlarının kesişme noktası.
Kafkasya’ya bakın…
Azerbaycan; Türkiye’nin doğuya açılan kapısı, Hazar’ın enerji havzası ve Orta Koridor’un kilit ülkesi.
Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’na bakın…
Somali, Somaliland, Babülmendep ve Süveyş üzerinden dünya ticaretinin damarlarına ulaşıyorsunuz.
Washington’a bakın…
F-35, NATO, savunma teknolojileri ve Türkiye’nin bölgesel askerî kapasitesi aynı tartışmanın içine giriyor.
Ayrıca bunların tamamını “İsrail’in Türkiye’ye karşı tek merkezden yönettiği kesinleşmiş bir plan” olarak açıklamak da doğru değildir. Ama çok daha önemli bir gerçek var: Farklı aktörlerin farklı amaçlarla attığı adımlar, aynı anda Türkiye’nin stratejik hareket alanına dokunmaya başladığında ortaya çıkan sonuç artık tesadüf diye geçiştirilemez. Kanımca burada araştırılması gereken şey tek tek failler değil, oluşan geometridir.
YENİ SAVAŞIN CEPHESİ HARİTA DEĞİL, AKIŞTIR
Geçmişte güç, toprağı ele geçirmekti. Oysa bugün güç biraz daha farklı çalışıyor.
Enerjinin nereden geçeceği…
Ticaretin hangi koridordan akacağı…
Hangi ülkenin hangi teknolojiye ulaşacağı…
Hangi ordunun hangi hava sistemine sahip olacağı…
Hangi limanın hangi güvenlik ağına bağlanacağı…
Hangi devletin hangi ülkeyle ittifak kuracağı…
Bunların tamamı artık stratejik güç unsurlarıdır. Bu nedenle bir ülkeyi kuşatmak için mutlaka sınırlarını çevirmek gerekmez. Hareket seçeneklerini azaltmak da kuşatmadır.
TÜRKİYE’NİN ASIL SINAVI
Türkiye’nin önündeki mesele İsrail’i yenmek değildir. İran’ın yanında veya karşısında saf tutmak da değildir. Amerika’ya yaklaşmak veya Rusya’ya yaslanmak da değildir. Türkiye’nin asıl meselesi, başka güçlerin hesaplarında kullanılan bir jeopolitik parçaya dönüşmeden kendi seçeneklerini çoğaltabilmesidir.
Suriye’de kendi ağırlığını korumak…
Irak’ta güvenliği enerji ve ticaretle birlikte düşünmek…
Kafkasya’daki bağlarını güçlendirmek…
Doğu Akdeniz’de caydırıcılık ile diplomasiyi birlikte yürütmek…
Afrika’daki varlığını kalıcı ekonomik ortaklıklara dönüştürmek…
Savunma sanayiinde kritik teknolojilerde bağımsızlaşmak…
Enerji ve finansal kırılganlıklarını azaltmak…
Ve hiçbir görece büyük gücün vekili olmamak. Benim anladığım gerçek bağımsızlık tam da budur.
GAZZE BİZE BAŞKA BİR ŞEYİ DE HATIRLATIYOR
Bütün bu stratejik hesapların ortasında elbette insanı ve insanlığı da kaybetmemek gerekir. 7 Ekim’in ardından Gazze’de korkunç bir yıkım yaşandığı doğrudur, ki hâlâ yaşanıyor.
Çocuklar öldü, ölüyor.
Şehirler yok oldu.
Aileler parçalandı, parçalanmaya devam ediyor ve bölge çok daha kırılgan hale geldi, geliyor. O halde yalnızca: “Kim kazandı?” diye sormak yetmez. Bu savaş kime ne kazandırdı? diye sormak gerekir.
Gazze’ye mi?
Filistinlilere mi?
İsrail’e mi?
Türkiye’ye mi?
Ortadoğu’ya mı?
Yoksa yalnızca yeni düşmanlıkların, yeni silahlanmaların ve yeni jeopolitik fay hatlarının önünü mü açtı?
İnanıyorum ki Türkiye burada başka bir yolun mümkün olduğunu gösterebilir. Çünkü Türkiye’nin gücü yalnızca savaşabilmesinde değil, savaşın kendisini önleyebilecek bir ağırlık oluşturabilmesinde yatıyor, yatmalıdır.
SON SÖZ
Bugün mesele artık yalnızca: İsrail Türkiye’ye karşı mı? meselesi değildir. Meselemiz; Türkiye kendi çevresindeki güç akışlarını ne kadar etkileyebiliyor? olmalıdır. Çünkü geleceğin dünyasında devletler yalnızca sınırlarıyla değil, bağlantılarıyla güçlü olacak.
Enerji bağlantıları…
Ticaret bağlantıları…
Teknoloji bağlantıları…
Askerî bağlantılar…
Diplomatik bağlantılar…
Ve insanî bağlar…
Anlayacağınız kim bu bağları kurabiliyorsa, hareket alanını da o genişletir. Kim başkasının bağlarına bağımlıysa, hareket alanını da başkalarının kararlarına bırakır. Bu yüzden Türkiye’nin önündeki asıl mücadele bir ülkeye karşı değil, bağımlılığa karşıdır ya da olmalıdır ve belki de 7 Ekim sonrası dönemin en önemli sorusu Türkiye başkalarının kurduğu düzen içinde kendisine yer mi arayacak, yoksa kendi hareket alanını belirleyecek gücü mü inşa edecek? sorusudur. Çünkü haritasını koruyan bir ülke yaşayabilir. Ama hareket alanını kaybeden bir ülke, haritası yerinde kalsa bile bağımsızlığını kaybetmeye mahkûmdur.

Yorum bırakın