“Herkes adaletten şikâyet ediyor; fakat fırsat geldiğinde herkes kendi adaletsizliğinin peşine düşüyorsa, mesele sistemden önce vicdandır.”
Türkiye’de yozlaşmadan şikâyet etmek kolay.
“Liyakat yok.”
“Torpil var.”
“Adalet kalmadı.”
Peki torpil kapısı bize açılsa?
İşte asıl soru burada. Çünkü birçok insan yozlaşmaya değil, yozlaşmadan pay alamamaya öfkeleniyor.
Torpile karşı çıkıyor; çocuğu için torpil arıyor. Kayırmacılığı lanetliyor; yakını kayrıldığında susuyor. Kul hakkından söz ediyor; hakkı olmayan avantaj önüne geldiğinde elini uzatıyor. Anlayacağınız insanların adalet anlayışı, çoğu zaman kendilerine dokunana kadar evrenseldir.
Herkesin Küçük Derebeyliği
“Ahlak, kimsenin görmediği yerde verdiğin karardır.”
Emniyet şeridini kullananın derdi çoğu zaman kuralla değil, o şeridi başkasının da kullanmasıyla ilgilidir. Tanıdık arayanın derdi her zaman liyakat değildir; bazen sadece sırada beklemek istememesidir.
Vergiden kaçanı “uyanık”, başkasının hakkını yemeyeni “enayi” sayan bir düzen, yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir iflas üretir. Çünkü küçük ayrıcalıklar büyüdükçe büyük yozlaşmaların altyapısını oluşturur. Netice de bir toplumda haksızlık ödüllendiriliyorsa, zamanla dürüstlük cezaya dönüşür.
Aynadaki Siyaset
“Siyaset toplumdan kopuk bir gezegen değildir; çoğu zaman toplumun aynasıdır.”
Bu, siyasetçilerin ve kurumların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz elbette. Tam tersine, devletin görevi insan zaaflarını ödüllendirmemek, kuralları kişilere göre değiştirmemektir. Fakat toplum da kendisine şu soruyu sormalıdır: Güç benim elime geçseydi, bugün eleştirdiğim şeyi yapmayacağımı söyleyebilir miyim? Çünkü yozlaşmanın en tehlikeli hali, insanın kötülüğü reddetmesi değil; kendi çıkarına dokunduğunda ona başka bir isim vermesidir. Torpile “yardım”, kayırmaya “iyilik”, ayrıcalığa “hakkını almak”, kuralsızlığa “işini bilmek” der. Hâsılı kelimeler değişir fakat haksızlık değişmez.
Kul Hakkı Sözde Değil, Bedelde Ölçülür
“Kul hakkı, başkasının hakkını yememek kadar, bize sunulan haksız avantajı reddedebilmektir.”
Ahlak, kaybetme ihtimali yokken kolaydır. Asıl sınav, haksızlık bize kazandırdığında başlar.
Yakınımız hak etmediğinde…
Bizim sıramız öne geçirildiğinde…
Bize kapı açıldığında…
Ve o kapının başkasının hakkını kapattığını bildiğimiz halde içeri girmekle girmemek arasında kaldığımızda…
İşte karakter orada ortaya çıkar. Sonuçta hakkını korumak erdem değildir; hakkın olmayanı reddedebilmek erdemdir.
Önce Aynaya Bakmak
Türkiye’nin sorunu yalnızca kötü yöneticiler değildir. Kötü kurumlar da değildir. Asıl sorunlardan biri, yanlışın zamanla normalleşmesidir.
“Bir kereden bir şey olmaz.”
“Herkes yapıyor.”
“Ben yapmazsam başkası yapacak.”
Çürüme böyle başlar. Büyük yolsuzluklarla değil, küçük tavizlerle. Büyük ihanetlerle değil, küçük suskunluklarla. Ve sonunda herkes sistemden şikâyet ederken, sistemin kendisine sunduğu küçük ayrıcalığı savunur. Netice de bir toplum yozlaşmayı kurnazlık, dürüstlüğü enayilik saymaya başladığında çöküş çoktan başlamıştır. Bu yüzden mesele sadece sistemi değiştirmek değildir. Asıl mesele kendimize sunulan haksızlığı reddedebilecek bir ahlak inşa etmektir. Çünkü en kolay şey başkasını suçlamaktır. En zor şey ise aynaya bakmaktır. Ve bazen insanın değiştirmek istediği sistemin en küçük parçası, kendi cebindeki ayrıcalıktır.
Adalet ve Hukuk
Türkiye Gündemi
Sosyal Çürüme
Kişisel ve Toplumsal SorumlulukUncategorized

Yorum bırakın