Bir devlet bazen aldığı kararlarla değil, aldığı kararları kendi insanına nasıl anlattığıyla sınanır. Çünkü devlet yönetmek yalnızca güvenlik hesapları yapmak, masalarda strateji kurmak, riskleri ölçmek ve gerektiğinde geçmişte birbirine düşman olmuş taraflarla konuşabilmek değildir. Devlet aynı zamanda toplumun hafızasını taşımaktır. Dününü unutmadan yarınını kurabilmek, güvenlik ile hukuk arasında denge kurabilmek ve attığı her adımın bu ülkenin insanında nasıl bir karşılık bulacağını hesaba katabilmektir.
İmralı Cezaevi yerleşkesinde yapıldığı iddia edilen fiziki düzenlemelerin kamuoyuna “Abdullah Öcalan’a villa yapılıyor” şeklinde yansıması tam da bu nedenle sıradan bir mimari düzenleme tartışması değildir. Mesele iki katlı bir yapının kaç odalı olduğu da değildir. Mesele, devletin terörle mücadele, silahların susturulması, örgütsel çözülme veya yeni bir güvenlik denklemine ulaşma amacıyla attığı adımların, toplumun adalet duygusuyla nerede buluştuğudur. Ve belki de daha önemlisi şudur: Devlet aklı ile toplumsal vicdan birbirinden ne kadar uzaklaşabilir?
“Villa” Kelimesinin Gerçekten Anlattığı Şey
Önce kavramları birbirinden ayırmak gerekir. Eğer ortada devletin ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulmuş bir görüşme, koordinasyon, güvenlik veya idari alan varsa buna doğrudan “Öcalan’a villa yapılıyor” demek, hukuki ve idari gerçekliği açıklamaya yetmez. Bir yapının varlığı, tek başına onun bir mahkûma tahsis edilmiş özel bir konut olduğu anlamına gelmez. Fakat burada başka bir gerçek daha vardır. Kamuoyu bir hukuk yönetmeliği değildir. İnsanlar gördükleri şeyleri yalnızca resmî tanımlarla değerlendirmez. Kelimelerin toplum hafızasında çağrışımları vardır. “Villa” kelimesi de bu nedenle yalnızca beton, duvar ve metrekare anlamına gelmez. Bu kelime, bir toplumda ayrıcalık duygusunu çağrıştırabilir. Hele de söz konusu kişi, Türkiye’nin yakın tarihinde binlerce insanın ölümüne neden olmuş bir terör örgütünün kurucu lideri ve sembol ismi ise, mesele bir anda mimariden çıkar ve hafızaya dönüşür. Dolayısıyla devletin yapması gereken ilk şey, yalnızca “Bu villa değildir” demek olmamalıdır. Asıl soru şudur: Bu düzenleme neden gereklidir, hangi hukuki zemine dayanmaktadır, kimlerin kullanımına açıktır ve hangi devlet politikasının parçasıdır? Anlayacağınız şeffaflık burada bir zafiyet değil, devlet ciddiyetidir.
Devlet Aklı Ne Demektir?
Devlet aklı çoğu zaman yanlış anlaşılır. Devlet aklı, “Devlet ne yapıyorsa doğrudur” demek değildir. Devlet aklı, hedefe ulaşmak uğruna her yöntemi meşru görmek hiç değildir. Gerçek devlet aklı; güvenliği, hukuku, kamu düzenini, toplumsal barışı ve devletin meşruiyetini aynı anda düşünebilmektir.
Bir devlet, gerektiğinde en zor insanlarla bile konuşabilir. Çünkü devletin görevi öfkesini yönetmek değil, ülkesini yönetmektir. Silahların susması, yeni insanların ölmemesi, örgütsel yapıların çözülmesi ve Türkiye’nin daha güvenli bir geleceğe ulaşması elbette küçümsenecek hedefler değildir. Fakat stratejik bir hedefin varlığı, o hedefe giden her yöntemin otomatik olarak doğru olduğu anlamına da gelmez. Çünkü devletin karşısında yalnızca bir örgüt veya bir güvenlik problemi yoktur. Devletin karşısında kendi vatandaşının hafızası da vardır.
Peki Ya Amaç Gerçekten Şiddeti Bitirmekse?
Burada kolaycılığa kaçmamak gerekir. Bir devlet, yeni can kayıplarını önleyebilecek bir iletişim kanalını sırf toplumda yanlış anlaşılabilir diye kullanmaktan vazgeçebilir mi? Bu sorunun cevabı o kadar kolay değildir. Eğer devletin attığı bir adım gerçekten silahların bırakılmasına, terör örgütünün çözülmesine ve yeni nesillerin ölümden uzak tutulmasına hizmet edecekse, bunun devlet açısından stratejik bir gerekçesi olabilir. Fakat tam burada ikinci soru karşımıza çıkar: Stratejik hedef ile toplumsal meşruiyet nasıl aynı anda korunacaktır? Çünkü terörün sona ermesi yalnızca silahların susması değildir. Bir ülkenin gerçekten normalleşebilmesi için toplumun da “Adalet duygum çiğnenmedi” diyebilmesi gerekir. Aksi halde bir tarafta güvenlik kazanılırken başka bir tarafta toplumsal hafızada yeni bir yara açılabilir. Devlet aklının en zor sınavı da tam olarak budur.
Şehitlerin Hafızası Devlet Politikasının Dışında Değildir
Bu tartışmanın en ağır tarafı şehit ailelerinin taşıdığı yüktür. Bir devlet görevlisi bir dosyaya bakabilir. Bir hukukçu bir maddeye bakabilir. Bir güvenlik bürokratı risk analizine bakabilir. Bir siyasetçi siyasi sonuçları hesaplayabilir. Ama evladını kaybetmiş bir anne, bütün bunların ötesinde tek bir şeye bakar: “Benim evladım neden öldü?” Bu sorunun cevabı, herhangi bir siyasi hesabın dipnotuna dönüştürülemez. Bir annenin acısı devlet stratejilerinin önünde bir engel olarak görülemez. Aynı zamanda şehit ailelerinin acısını, devletin gelecekte yeni ölümleri önleme sorumluluğuyla da karşı karşıya getirmemek gerekir. İşte gerçek güçlük buradadır. Devlet hem yeni ölümleri önlemek hem de geçmişte hayatını kaybedenlerin hatırasını korumak zorundadır. Biri diğerinin alternatifi değildir.
Üniformanın Taşıdığı Soru
Bu mesele yalnızca şehit aileleri açısından değil, yıllarca bu ülkenin güvenliği için görev yapan asker ve güvenlik personeli açısından da dikkatle ele alınmalıdır. Bir insan görev başına çıktığında yalnızca emri yerine getirmez. Arkasında bir devletin adaletine, tutarlılığına ve verdiği mücadeleye inanır. Bu nedenle devlet politikalarındaki sembolik görüntüler de önemlidir. Hukuken meşru bir düzenleme dahi kamuoyunda “ayrıcalık” şeklinde algılanıyorsa, devlet bunun nedenini anlatmak zorundadır. Çünkü bazen devletler hukuken yanlış yapmadan da toplumsal güven kaybına uğrayabilir. Buradaki mesele tam olarak budur. Demem o ki; hukukî meşruiyet ile toplumsal meşruiyet aynı şey değildir; fakat birbirinden tamamen kopmaları da sürdürülebilir değildir.
En Tehlikeli Şey: Belirsizlik
Bence bu tartışmanın asıl tehlikesi “villa var mı, yok mu?” sorusundan daha büyüktür. Asıl tehlike belirsizliktir. Bakın bilgi boşluğu oluştuğunda söylenti büyür. Söylenti büyüdüğünde öfke büyür. Öfke büyüdüğünde de devletin gerçek amacı ile toplumun ona yüklediği anlam birbirinden kopar. Bu nedenle devletin yapması gereken, toplumun sorularını küçümsemek değil, cevaplamaktır. Ne yapılıyorsa açıkça söylenmelidir. Neden yapıldığı açıklanmalıdır. Hukuki dayanağı ortaya konulmalıdır. Kimlerin kullanımına tahsis edildiği belirtilmelidir. Güvenlik gerekçesi varsa bunun çerçevesi anlatılmalıdır. Çünkü şeffaflık, devletin elini zayıflatmaz. Tam tersine, devletin attığı adımın arkasında durabildiğini gösterir.
Barış Arayışı ile Unutmak Aynı Şey Değildir
Türkiye’nin yeni acılar yaşamaması hepimizin ortak temennisidir. Fakat geçmişi unutmak ile geleceği kurtarmak aynı şey değildir. Bir ülke barış arayabilir. Devlet yeni yöntemler deneyebilir. Daha önce hiç kurulmamış iletişim kanalları kurulabilir. Dün mümkün görünmeyen bazı şeyler bugün müzakere edilebilir. Bunların tamamı devlet yönetiminin zor gerçekleridir. Fakat bütün bunlar yapılırken topluma şu duygu verilmemelidir: “Geçmişte yaşananların artık hiçbir önemi yok.” Çünkü terörle mücadelede hayatını kaybedenlerin hatırası, devletin geçmişteki politikasının değil, toplumun ortak hafızasının parçasıdır. Barış gelecekse hafızasız gelmemelidir. Normalleşme olacaksa adalet duygusunu ezerek olmamalıdır. Yeni bir dönem başlayacaksa eski acılar yok sayılarak başlanmamalıdır.
Devletin En Büyük Gücü: Kendi İnsanına Güven Verebilmesi
Bugün tartışmamız gereken mesele belki de “İmralı’da villa yapıldı mı?” sorusundan ibaret değildir. Daha büyük soru şudur: Devlet, güvenlik adına attığı adımların nedenini kendi vatandaşına anlatabilecek kadar şeffaf mıdır? Eğer cevap evetse, söylentiler karşısında gerçekler ortaya konur. Eğer bir güvenlik gerekçesi varsa açıklanır. Eğer hukuki bir zorunluluk varsa dayanağı gösterilir. Eğer stratejik bir hedef varsa bunun ülkeye ne kazandıracağı anlatılır. Fakat bütün bunlar yapılırken toplumun vicdanı da “Siz anlamazsınız, devlet böyle uygun gördü” denilerek kenara itilmez. Çünkü vatandaşını küçümseyen devlet güçlü görünse bile uzun vadede güven kaybeder. Vatandaşının aklına, hafızasına ve acısına saygı duyan devlet ise daha sağlam durur.
Son Söz
Benim için bu tartışmanın özü bir bina değildir. Bir oda değildir. Bir duvar değildir. Bir “villa” kelimesi hiç değildir. Mesele, Türkiye Cumhuriyeti’nin en ağır meselelerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzda devlet aklı ile toplumsal vicdanı birbirinin düşmanı haline getirip getirmeyeceğimizdir.
Bakın; devlet elbette strateji yapacaktır. Gerektiğinde konuşacaktır. Gerektiğinde zor kararlar alacaktır. Gerektiğinde dün düşman kabul edilen aktörlerle bile ülkenin geleceği adına temas kuracaktır. Fakat devlet aklı, toplumun vicdanını susturma sanatı değildir. Devlet aklı; akıl ile vicdanı aynı masada tutabilme sanatıdır. Türkiye’nin ihtiyacı da budur. Ne yalnızca öfkeyle yönetilen bir devlet politikası… Ne de geçmişin bütün acılarını “strateji” kelimesinin altında unutan bir yaklaşım… İhtiyacımız olan; güvenliği korurken hukuku, geleceği kurarken hafızayı, barışı ararken adaleti ve strateji geliştirirken insanın vicdanını unutmayan bir devlet ciddiyetidir. Çünkü bu ülkede barışın kalıcı olması için yalnızca silahların susması yetmez. Vicdanların da susturulmadan aynı geleceğe bakabilmesi gerekir. Ve devletin gerçek büyüklüğü, yalnızca en zor kararları alabilmesinde değil; aldığı en zor kararları kendi milletinin karşısına çıkıp açıkça anlatabilecek cesareti gösterebilmesindedir.

Yorum bırakın