Herkes bavullara doldurulan diplomalara, havalimanlarındaki veda sarılmalarına ve yetişmiş insan kaynağının istatistik tablolarındaki eriyişine kilitlenmiş durumda ve ekranlarda, gazete köşelerinde, sohbetlerde hep aynı cümleyi duyuyoruz: “Yetiştirdiğimiz zihinleri kaybediyoruz.”
Elbette bu büyük bir kayıp. Bir mühendisin, doktorun, akademisyenin ya da genç bir girişimcinin ülkesini terk etmesi yalnızca bir kişinin gitmesi değildir. Onun eğitimine harcanan yılların, emeğin, birikimin ve geleceğe dair kurulan hayallerin de bir bölümünün beraberinde gitmesidir. Fakat bence resmin ardındaki daha büyük felakete yeterince bakmıyoruz. Çünkü bir ülkenin en büyük trajedisi yalnızca sınırlarının ötesine taşınan zihinleri değildir. Asıl trajedi, sınırlarının içinde kaldığı halde içindeki ışığı söndüren insanlardır. Ve ben buna “UMUT GÖÇÜ” diyorum.
Beyin göçü görünürdür bakın. Uçağa biner, pasaporttan geçer, yeni bir ülkeye ulaşır ve istatistiklere girer. Umut göçü ise sessizdir. Ne havalimanında vedası vardır ne de bir istatistik tablosunda karşılığı. İnsan aynı evde yaşar, aynı işe gider, aynı masada oturur, aynı sokaklardan geçer. Fakat zihnen geleceğinden çoktan vazgeçmiştir. Hâsılı; Pasaportsuz, vizesiz ve çığlıksız bir şekilde doğduğu topraklardan zihninde göç eder.
Sabah işe gider ama artık yaptığı işin yarını değiştireceğine inanmaz. Bir fikir üretir ama “Nasıl olsa olmaz.” diyerek vazgeçer. Bir girişim hayal eder ama risk almaktan korkar. Çocuğunun geleceğini düşünürken heyecanlanmak yerine endişelenir. Çalışır ama geleceğe yatırım yapmak yerine yalnızca bugünü kurtarmaya odaklanır ve belki de en tehlikelisi, bir süre sonra bütün bunları normal kabul etmeye başlar. İşte umut göçü tam olarak budur.
Bir mühendisin, bir doktorun ya da bir akademisyenin yurt dışına gitmesi şüphesiz büyük bir kayıptır. Ama o mühendisin ardında kalan meslektaşının, “Ne yaparsam yapayım burada hiçbir şey değişmeyecek.” diyerek kendisini zihinsel olarak geri çekmesi de en az onun kadar ciddi bir tehlikedir. Çünkü ülkeler yalnızca insanlarını kaybederek fakirleşmez. İnsanlarının geleceğe inanma kapasitesini kaybederek de fakirleşir.
Demem o ki; umut kaybolduğunda yalnızca yetenekler değil; risk alma cesareti, girişimcilik, üretme arzusu, büyük hayaller kurma isteği ve topluma katkıda bulunma iradesi de zayıflar. İnsan artık “Bu ülkeye ne katabilirim?” diye sormaz. “Buradan kendimi nasıl kurtarabilirim?” diye düşünmeye başlar. İşte bir ülke için asıl kırılma noktası budur. Çünkü geleceğini inşa etmek yerine sürekli bir çıkış kapısı arayan insanların çoğaldığı toplumlarda, fiziksel olarak herkes yerinde olsa bile toplumsal enerji yavaş yavaş tükenmeye başlar. Ayrıca beyin göçü ile umut göçünü birbirinden tamamen ayrı düşünmek de mümkün değildir. Çünkü bazen insan, yalnızca daha yüksek maaş için gitmez. Daha öngörülebilir bir hayat, emeğinin karşılığını görebilmek, yaptığı işin değerli olduğunu hissetmek ve geleceğine dair makul bir güven duymak için gider. Yani bazı insanların bavullarını hazırlamasından önce umutları yola çıkmıştır bile. Bu nedenle havalimanlarındaki kuyruklara bakıp yalnızca “Neden gidiyorlar?” diye sormak yeterli değildir. Bir de şu soruyu sormamız gerekir: “Gitmeyenlerin ne kadarı aslında burada kalmayı gerçekten seçiyor?” Çünkü bazen fiziksel olarak kalmak ile gönüllü olarak kalmak aynı şey değildir.
Bir ülkenin yeniden ayağa kalkması için elbette sermayeye, fabrikalara, teknolojiye, yetişmiş insan gücüne ve güçlü kurumlara ihtiyacı vardır. Fakat bütün bunların üzerinde başka bir şeye daha ihtiyaç vardır: GELECEĞE DAİR İNANCA. Çünkü insanın çalışmasını sağlayan yalnızca maaşı değildir. Çoğu zaman insanı gece yarısına kadar çalıştıran şey, yaptığı işin bir gün daha büyük bir anlam kazanacağına dair inancıdır. Bir girişimciyi bütün risklere rağmen yola çıkaran yalnızca para değildir. “Ben bunu başarabilirim.” düşüncesidir. Bir öğretmeni yıllarca aynı sınıfta ayakta tutan yalnızca mesleği değildir. Bir öğrencinin hayatına dokunabileceğine dair umududur. Bir gencin ülkesinde kalıp bir şeyler kurmasını sağlayan da yalnızca ekonomik şartlar değildir. Burada kurduğu hayatın yarın daha güzel olabileceğine inanmasıdır. Bu yüzden umut, romantik bir duygu değildir. Bir ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasının görünmeyen sermayesidir.
Peki umut nasıl geri gelir?
İnsanlara sadece “Ülkenizi terk etmeyin.” demekle gelmez. Gençlerden fedakârlık bekleyerek de gelmez. Onlara kalmaları için gerçek sebepler sunmak gerekir. Emeğin karşılık bulduğu, liyakatın değer gördüğü, hukukun güven verdiği, fikirlerin cezalandırılmadığı, çalışanın önünü görebildiği, gençlerin yalnızca seyirci değil, ülkenin geleceğinin ortağı olduğunu hissedebildiği bir düzen gerekir. Çünkü kimse kendisine sürekli fedakârlık çağrısı yapılan bir yerde bir gelecek olduğuna sonsuza kadar inanamaz. Dolayısıyla insanlardan ülkelerine inanmalarını istiyorsak, önce onlara inanabilecekleri bir ülke vermek zorundayız.
Bakın; beyinler geri çağrılabilir. Yeni fabrikalar kurulabilir. Sermaye yeniden biriktirilebilir. Kaybedilen bazı fırsatlar yeniden yakalanabilir. Ama bir toplumun içine yerleşmiş “Nasıl olsa değişmez.” duygusunu söküp atmak çok daha zordur. Çünkü umutsuzluk yalnızca bugünü tüketmez, yarını da ipotek altına alır. Bu nedenle bugün yalnızca havalimanlarından kalkan uçakları izlememeliyiz. Evinde sessizce oturan gence, her sabah işe yılgınlıkla giden çalışana, yıllarca emek verdiği halde karşılığını göremediğini düşünen insana, “Nasıl olsa olmaz.” diyerek hayal kurmaktan vazgeçen milyonlara da bakmalıyız. Anlayacağınız ; belki de bir ülkenin en büyük kaybı, gidenlerin arkasından kapanan kapılar değildir. Asıl kayıp, kalmış insanların içinde kapanan kapılardır. Neticede bir ülkenin geleceği yalnızca kaç kişinin kaldığıyla değil, kalanların yarına ne kadar inandığıyla ölçülür.
Kanımca bizim asıl kurtarmamız gereken şey havalimanlarındaki kuyruklar değil; her sabah aynı yılgınlıkla uyanan insanların göğsündeki o sönmeye yüz tutmuş son kıvılcımdır. Çünkü bir ülke, insanlarını kaybettiğinde sadece küçülür fakat insanlarına umutlarını kaybettirdiğinde, geleceğini de kaybeder .

Yorum bırakın