Sık sık kendime şu soruyu soruyorum:
İman nedir?
Sadece inanmak mı?
Duyduğumuzu kabul etmek, öğrendiğimizi tekrarlamak, bir takım sözleri dilimizle söylemek, birtakım şekilleri hayatımıza yerleştirmek midir ki iman? Yoksa iman, insanın bütün varlığıyla içine düştüğü daha büyük bir hakikat arayışı mıdır?
Söyler misiniz? İman, zihnin susturulması mıdır; yoksa zihnin hakikat karşısında ilk defa gerçekten uyanması mı? Bilemiyorum, ama kesin bir şey var ki ben imanı yalnızca “inanıyorum” demekten ibaret görmüyorum. Neden mi? Çünkü insanın dili başka, kalbi başka, hayatı bambaşka bir şey söylüyorsa, orada gerçek imandan söz edilemez…
İnsan, hakikati bildiğini söylerken kendi nefsinin önünde eğiliyorsa; adaletten söz ederken çıkarı için haksızlığa susuyorsa; merhametten bahsederken güçsüzü görmezden geliyorsa, onun inancı ne kadar hakikidir? Belki de asıl mesele tam da burada başlıyor…
Bakın; İMAN; insanın ne söylediğinden çok, hakikat karşısında nasıl bir insana dönüştüğüdür…
Akıl Susmalı mı, Yoksa Uyanmalı mı?
Şüpheyi neden bu kadar korkulacak bir şey olarak görüyoruz sizce? Bir insanın sorması, araştırması, tereddüt etmesi, zihninin karanlık koridorlarında dolaşması gerçekten imansızlık mıdır? Yoksa insan bazen sormadan, sorgulamadan, kendi zihninin sınırlarını görmeden hakikate ulaşabilir mi? Demem o ki; ben aklı imanla kavga eden bir düşman olarak görmüyorum. Tam tersine akıl, insanı hakikatin kapısına kadar götüren büyük bir imkân değil midir? Olabilir mi? Neden olmasın? Fakat akıl her şeyi kuşatabilir mi? Bence kesinlikle hayır!
Varlığın neden var olduğunu, yokluğun değil de varlığın neden tercih edildiğini, insanın niçin dünyaya geldiğini, ölümün ardında ne olduğunu yalnızca akılla çözebilir miyiz? Bilemiyorum, belki de aklın en büyük olgunluğu, her şeyi bildiğini zannetmek değil de nerede durması gerektiğini bilmektir ya da bilebilmektir mi deseydim…
Düşünsenize, aklın sınırına geldiğimiz yerde ne olacak? Karanlık mı başlayacak? Kesinlikle öyle olmayacak bence , olmamalı da belki de tam orada basiret başlayacak. Belki de bilmekle görmek arasındaki farkı ilk defa orada anlayacağız.
Sorum şu; insan yalnızca gözleriyle mi görür? Acaba kalbin gördüğü şeyler yok mudur? Vicdanın fark ettiği hakikatler, aklın cetvelle ölçemediği gerçekler değil midir sizce?
Hâsılı ; o halde iman, aklın terk edilmesi olabilir mi? Yoksa aklın, bilgiden basirete doğru yükselmesi midir? Anlayacağınız benim için iman biraz da budur: Karanlığın içinde gözlerini kapatmak değil, ışığı aramak için gözlerini daha fazla açmak.
Peki Ya Benliğimiz?
Fakat burada başka bir soru çıkıyor karşıma: İnsan hakikati ararken gerçekten hakikati mi arıyor, yoksa kendi istediği cevabı mı? Bu soru beni daha çok düşündürüyor aslında… Çünkü insanın en büyük putu bazen taş veya metalden yapılmış bir nesne değil; kendi benliği olabilir.
Kendi fikrimiz…
Kendi makamımız…
Kendi itibarımız…
Kendi çıkarımız…
Kendi doğrularımız…
Hatta bazen kendi “dindarlığımız” bile…
Sizce insan, nefsini kutsallaştırıp sonra hakikati aradığını söyleyebilir mi? Ya da kendi arzusunu Allah’ın rızası sanabilir mi? Veya kendi öfkesini adalet, kendi hırsını mücadele, kendi kibrini dava zannedebilir mi acaba? Bilemiyorum. Olabilir mi? Neden olmasın? Kanaatimce asıl tehlike de burada. Çünkü insanın, dışındaki putları kırması kolay olabilir bir yere kadar, fakat insanın içindeki putları kırmasını bırakın, fark edebilmesi bile ne kadar zordur?
Sorularım bitmiyor bakın; benliğimiz bize her gün başka bir maske taktırırken, biz gerçekten kendimizi tanıyor muyuz? İman, yalnızca dışarıdan görünen şekillerle mi ölçülür? Yoksa insanın hiç kimsenin görmediği yerde nasıl biri olduğuyla mı? Gerçekten iman etmek ne kadar zor Ya Rabbi…
Kalabalıkların içinde iyi görünmek kolay. Peki ya yalnızken? Kimse alkışlamazken?Kimse bilmeyecekken? Kimse hesap sormayacakken? İnsan yine de doğru olanı yapıyorsa, işte orada iman hakkında daha derin bir şey söyleyebilir miyiz peki?Bilemiyorum, belki de iman, insanın kendisinden soyunmasıdır.
Egonun tahtından inmesi…
Kendisini merkezin merkezine koymaktan vazgeçmesi…
“Ben” dediği yerde biraz durup “Hakikat ne diyor?” diye sormasıdır belki de…
Neden mi? Çünkü insan kendisini ilahlaştırdığı sürece, Allah’a yönelmesi asla mümkün değildir.
Gökyüzündeki Hakikat Yeryüzünde Ne İşe Yarar?
Şimdi daha zor bir soru soruyorum kendime; İman hayatımıza değmiyorsa, gerçekten iman mıdır? Ya da iman sadece zihnimizde güzel cümleler kuruyorsa ama davranışlarımızı değiştirmiyorsa ne kadar anlamlıdır?
Bakın; bir insan ibadet ediyor olabilir. Peki adil mi? Ya da inançlı olduğunu söyleyebilir. Peki güvenilir mi? Veya hakikatten söz edebilir. Peki emanete sahip çıkıyor mu? Dahası merhametten bahsedebilir. Peki kendisine hiçbir fayda sağlamayacak bir insana da merhamet gösterebiliyor mu? Ötesinde hakkı savunduğunu söyleyebilir. Peki hak kendi aleyhine olduğunda da hakkın yanında durabiliyor mu?
İşte benim asıl sorum burada başlıyor aslında; İman, insanın hayatında görünmüyorsa nerede görünmektedir?
Pazarda görünmeyecekse nerede?
Ticarette görünmeyecekse nerede?
Güç elimize geçtiğinde görünmeyecekse ne zaman?
Bize haksızlık yapıldığında görünmeyecekse hangi imtihanda?
Hâsılı; kimsenin görmediği bir anda emanete sahip çıkmayacaksak, dilimizle söylediğimiz “emanet” kelimesinin ne anlamı var?
Neticede ben imanın yalnızca göğe bakan bir duygu olduğuna inanmıyorum. Bakın;İman, gökten yere inmelidir.
Adalete dönüşmelidir.
Merhamete dönüşmelidir.
Dürüstlüğe dönüşmelidir.
Emanete sadakate dönüşmelidir.
İnsana güven veren bir karaktere dönüşmelidir.
Çünkü insanın diliyle söylediği iman, hayatında ahlaka dönüşmüyorsa biz hakiki imanı değil sadece bir kelimeyi taşıyoruz demektir…
Peki İnsan Gerçekten İnandığı Gibi mi Yaşıyor?
Belki de kendime sormam gereken en ağır soru budur: Ben gerçekten inandığım gibi mi yaşıyorum? Yoksa yaşadığım gibi inanmak için kendime gerekçeler mi üretiyorum? Söylediklerimle yaptıklarım arasında ne kadar mesafe var? Kalbimle yüzüm aynı şeyi söylüyor mu? İnsanların karşısındaki ben ile yalnız başıma kaldığımdaki ben aynı insan mı? Menfaatim ile hakikat karşı karşıya geldiğinde hangisini seçiyorum? Gücüm arttıkça merhametim de artıyor mu? Yoksa güç beni nefsimin ve iblisin kölesi mi yapıyor?
Sizce kendime yapılan haksızlıkları yıllarca hatırlarken, başkalarına yaptığım haksızlıkları neden çok çabuk unutuyorum? Ya da başkalarının kusurlarına karşı neden bu kadar keskin, kendi kusurlarıma karşı neden bu kadar merhametliyim?
Bilemiyorum, belki de iman tam da bu soruların cevaplarında gizlidir. Olabilir mi? Neden olmasın? Çünkü insan da iman, en çok çıkarıyla vicdanı karşı karşıya geldiğinde ortaya çıkıyor sanki…
Üç Nehir Aynı Yerde Buluşabilir mi?
Bütün bunları düşündüğümde iman benim için üç ayrı nehrin aynı denize akması gibi görünüyor birazda…
Akıl…
Kalp…
Ahlak…
Akıl hakikati arayacak.Kalp hakikate yönelecek.Ahlak ise o hakikati hayata taşıyacak.
Peki biri eksik kaldığında ne olacak?Sadece akıl yeterli olacak mı?
Akıllı olduğu halde vicdansız bir insanın bilgisi insanlığı kurtarabilir mi?
Sadece duygu yeter mi peki?
Kalbi coştuğu halde davranışları adaletten uzak bir insanın coşkusu hakikatin ölçüsü olabilir mi sizce?
Ya sadece şekil yeter mi?
Dışarıdan kusursuz görünen ama içeride kibir, öfke, hırs ve çıkarla boğuşan bir insan gerçekten huzura ulaşmış olabilir mi dersiniz?
Son kertede de iman, bunların hiçbirinin tek başına yetmediği yerde başlıyor gibi geliyor bana.
Akıl hakikati arıyor.
Kalp hakikati hissediyor.Ahlak hakikati yaşatıyor.
Ve insan bütün bunların ortasında kendisine şu soruyu soruyor, yani kendime soruyorum:
Ben kimim?
Nereden geldim?
Nereye gidiyorum?
Bana verilen bu hayatın hesabını kime vereceğim?
Bana emanet edilen insanlara, zamana, imkânlara ve kendi ruhuma nasıl davrandım?
Dünyadan ayrılırken ardımda ne bırakacağım?
İsmimi mi?
Makamımı mı?
Servetimi mi?
Yoksa birkaç insanın hayatına dokunmuş temiz bir iz mi?
Yoksa…
İman Bir Hatırlayış Olabilir mi?
Belki de insanın bütün hayatı bir hatırlama yolculuğudur ne dersiniz?
Neyi hatırlıyoruz ya da hatırlamalıyız?
Nereden geldiğimizi…
Nereye döneceğimizi…
Ve bu iki noktanın arasında bize verilen hayatın aslında bize ait olmadığını…
Belki de iman, insanın yaratılışının derinliklerinde unuttuğu o büyük hakikati yeniden hatırlamasıdır.
Belki de bu yüzden iman sadece bir “inanma” hâli değildir.
Bir uyanmadır.
Bir yöneliştir.
Bir arınmadır.
Bir sözleşmedir.
Ve belki de en önemlisi, insanın her gün yeniden kendisine sorduğu bir sorudur:“Ben bugün inandığım Allah’a ne kadar sadık yaşadım?”
Benim için imanın asıl ağırlığı burada gizli…
Netice de iman, insanın zihninde hiçbir soru bırakmayan kuru bir kesinlik değil; hakikati aramaktan vazgeçmeyen bir basiret, kalbinde korkunun hükmünü kıran bir emniyet, hayatında ise hiçbir menfaat uğruna kirletmek istemediği bir ahlak olmalıdır. Ve belki de insanın en büyük yolculuğu kendisi hakkında kurduğu bütün cümleleri bir kenara bırakıp, hayatının sonunda şu sorunun doğru cevabını verebilmesidir; “Söylediğim insan mı oldum, yoksa inandığım hakikatin insanı mı?”
Ben nerede miyim ? Ben hâlâ bu sorunun peşindeyim. Kim bilir belki de iman, bütün cevaplara sahip olmak değil; insanı hakikate götüren o büyük soruyu, ömrünün son nefesine kadar diri tutabilmektir. Ya rabbi senden zerre iman istiyorum…

Yorum bırakın