Bir insanın bir psikiyatristin ya da psikoloğun karşısına oturması, bana göre yeryüzündeki en radikal çıplaklık anlarından biridir. Düşünsenize derinizi değil, zihninizi, kalbinizi, ruhunuzu açıyorsunuz. Zayıflıklarınızı, korkularınızı, suçluluk duygularınızı ve belki de kimseye söyleyemediğiniz o en karanlık arzularınızı bir yabancının avuçlarına bırakıyorsunuz. İşte tam da bu yüzden, o odadaki hava sıradan bir tıbbi muayene havası değildir, olmamalıdır da; kanımca bir adalet ve güven atmosferi olmak zorundadır. Ancak son zamanlarda zihnimi kurcalayan, beni içten içe rahatsız eden çok somut bir tehlike var: O adalet hissinin, hekimin ya da psikoloğun kendi kişisel iktidar alanına dönüşmesi. Ben bunun olduğunu iddia etmiyorum elbette; ama oluyorsa, bunu sorgulamamız gerekmez mi?
Bizler toplum olarak beyaz önlüğe, akademik unvanlara ve “uzman” kelimesine koşulsuz bir itaat geliştirdik ne yazık ki. Fakat unuttuğumuz çok hayati bir gerçek var: O önlüğün altındaki insan da tıpkı bizim gibi belirli bir mahallede büyüdü, belirli bir dini veya ideolojik eğitimden geçti, kendi ahlak kodlarını oluşturdu ve dünya görüşünü inşa etti. Sakın beni yanlış anlamayın, elbette sorun, uzmanın bir dünya görüşünün olması değil; insan olan herkesin bir pusulası vardır muhakkak. Kastettiğim asıl felaket, bir uzmanın terapi odasına girdiğinde o pusulayı hastanın zihnine bir damga gibi basmaya çalışması ihtimalidir.
“İyileştirmek” Adına Yapılan Kimlik Mimarisi
Eğer böyleleri varsa, ki ihtimaller dünyası, olabilir mi? Pekâlâ mümkün. Bir psikiyatristin veya psikoloğun hastasını kendi politik, dini ya da sosyo-kültürel normlarına göre yönlendirmesi, tıbbi veya bilimsel bir müdahale değil; örtük bir zihinsel kolonileştirmedir.
Peki bunu nasıl yaparlar? Sanırım eğer yapılıyorsa bunu yaparken genellikle bağırmazlar ya da açıkça dikte etmezler, belki de kendileri bile ne yaptıklarının farkında değillerdir. Zaten işin en sinsice işleyen kısmı burası olurdu olsaydı eğer. Tek bir yönlendirici soru, onaylamayan bir mimik, hastanın yaşam tarzını örtülü bir dille “hastalık” ya da “uyumsuzluk” olarak etiketleyen o zarif cümleler…
Düşünsenize insan kriz anındayken, hayatı darmadağınken karşısındaki uzmanı bir kurtarıcı gibi görür. Bu durum, hasta ile hekim veya psikolog arasında muazzam bir güç dengesizliği yaratır tabi. Hekim ya da psikolog, hastanın bu çaresizliğini en doğrusunu yaptıklarını sanarak , onu kendilerinin “doğru” insan kalıbına dökmeye başladıklarında, ortada ne şifa kalır ne de etik kanımca.
Böyle şeyler olsaydı ben buna açıkça psikolojik engizisyon demekten çekinmezdim. Çünkü bu, hastayı kendi özgün gerçekliğiyle iyileştirmek yerine, bir uzmanın hastasını ya da danışanını kendi inanç sisteminin onaylanmış bir kopyasına dönüştürmeye çalışması demektir.
Şifa Verme Sanatı Değil, Ayna Olma Becerisi
Sormamız gereken asıl soru şu galiba: Bir psikiyatristin ya da psikoloğun görevi nedir?
Bana göre bir psikiyatristin görevi hastaya nasıl yaşaması gerektiğini öğretmek, neye inanacağını söylemek ya da ahlak bekçiliği veya ahlaksızlık normalleştiriciliği yapmak değildir. Terapist bir mimar değil, bir aynadır. Hastanın kendi değerlerini, kendi çelişkilerini görmesini sağlayan ve o kişinin kendi seçimleriyle özgürleşmesine alan açan bir rehberdir, tabiki hasta ya da danışan sağlıklı karar verme yetisini kazandığında.
Eğer bir uzman, hastasının yaşam tarzı, cinsel kimliği, dini inancı veya politik görüşüyle kendi dünyasında barışamıyorsa ya da onu kendi normallerine yönlendireceğini hissediyorsa; ona yapabileceği en büyük iyilik öğüt vermek değil, “Ben bu noktada nesnel olamıyorum” deyip hastayı bir başka meslektaşına sevk etme dürüstlüğünü göstermek olmalıdır kanımca.
Düşünüyorum da ihtimaller dünyasında acaba bugün bazı hekimler veya psikologlar, bilimin ve unvanlarının sağladığı o dokunulmazlık zırhına bürünerek hastalarının hayatlarına kendi ideolojik fırçalarıyla müdahale ediyor olabilir mi? Bilemiyorum. Ama kesinlikle araştırmaya ve takip etmeye değer görüyorum. Çünkü böyle şeyler oluyorsa eğer hastasının bireysel özerkliğini ezerek ona kendi hayat görüşünü aşılayan bir yaklaşım, ruhu iyileştirmez; aksine onu başka bir kalıbın kölesi yapar.
Kimliğimizi Kimin Masasına Bırakıyoruz?
Bakın insan zihni veya ruhu ya da kalbi, bir uzmanın kendi şahsi cennetini inşa edeceği bir şantiye alanı değildir. Burası çok çok önemli o yüzden tekrar ediyorum; insan zihni veya ruhu ya da kalbi, bir uzmanın kendi şahsi cennetini inşa edeceği bir şantiye alanı değildir. Bu yüzden diyorum ki; bir hekimin veya psikoloğun en büyük erdemi, sahip olduğu tüm dogma ve inançları o terapi odasının kapısında soyunup içeri öyle girebilmesidir.
Hâsılı ; eğer ruha dokunan bir meslek yapıyorsanız, kendi “doğrularınızın” mutlak gerçeklik olmadığını kabul edecek kadar alçakgönüllü olmak zorundasınız. Aksi takdirde yaptığınız şey bir tedavi değil; bilimin arkasına saklanmış bir fikir misyonerliğinden, bir yaşam tarzı dayatıcılığından başka bir şey değildir. Bu arada iyi ki varsınız doktorlarımız ve psikologlarımız…
Meslek Etiği ve Hasta Hakları
Bireysel Özgürlük ve Özerklik
İdeoloji ve Toplum
Eleştirel DüşünceUncategorized

Yorum bırakın