Ekranların Görmediği İran: Klavyeler, Kuruyan Nehirler ve Duvarların Arkası

Televizyon ekranlarında haritalar üzerinde kırmızı oklar dolaştıranlar, manşetlerden İran’ı okumaya çalışanlar ya da bu kadim coğrafyayı sadece rejim ve nükleer kriz başlıklarından ibaret görenler, aslında ülkenin en önemli gerçeğini gözden kaçırıyor. İran ne Batı’nın çizdiği kadar tek boyutlu bir karanlık ülke ne de resmi propagandanın anlattığı kadar yekpare bir yapı. Bütün baskılara, yaptırımlara ve izolasyona rağmen kendi içinde bambaşka bir yaşam pratiği üretmiş, çelişkileriyle ayakta kalmayı öğrenmiş bir toplum…

Bakın komşumuzu anlamak istiyorsak önce jeopolitik ezberleri bırakıp sokağa, mahallelere ve insanların gündelik hayatına bakmamız gerekiyor.

Yaklaşık yarım asırdır ağır yaptırımlar altında yaşayan İran, dünyadan kopmadı; aksine dünyaya alternatif yollar üretmeyi öğrendi. Küresel dijital platformlara erişimin sınırlı olduğu bir ülkede genç girişimciler kendi uygulamalarını geliştirdi. Bugün Tahran’da ulaşım denildiğinde akla Uber değil Snapp, çevrim içi alışveriş denildiğinde Amazon değil Digikala geliyor. Bu örnekler sadece teknolojik bir başarı değil; dışlanmanın, zorunlu bir uyum kültürüne nasıl dönüştüğünün de göstergesi aslında…

Hâsılı; İran’ın gençleri bir yandan sansür ve yasaklarla mücadele ederken diğer yandan yazılım geliştiriyor, VPN kullanıyor, küresel dijital dünyaya ulaşmanın yeni yollarını buluyor. İlgililer çok iyi bilir ki; baskının olduğu yerde yalnızca teslimiyet değil, çoğu zaman yaratıcılık da ortaya çıkar. Zaruret en iyi motivasyondur da diyebilirsiniz siz buna…

Aslında bu çelişki sadece dijital dünyada değil, Tahran’ın coğrafyasında da okunabiliyor. Şehrin kuzeyine çıktıkça yalnızca rakım yükselmiyor; gelir seviyesi, yaşam tarzı ve gündelik hayatın sınırları da değişiyor. Kuzeyde yüksek duvarların ardındaki daha seküler yaşam ile güney mahallelerinin muhafazakâr ve ekonomik olarak daha kırılgan yapısı arasında derin bir sosyolojik ayrım bulunuyor. Yani İran’da çoğu zaman iki hayat yaşanıyor: Devletin gördüğü hayat ve insanların gerçekten yaşadığı hayat…

Belki de bu yüzden İran sineması dünya sinema tarihinde kendine özgü bir yer edindi. Ağır sansür koşulları yönetmenleri susturmadı; onları daha yaratıcı olmaya zorladı. Doğrudan söylenemeyenler metaforlarla, çocuk karakterlerle, sessizliklerle ve güçlü sembollerle anlatılıyor. Demem o ki; sansür sanatı bitirmedi; anlatım dilini değiştirdi sadece…

Benim gördüğüm bugün İran’ın önündeki en büyük meydan okuma yalnızca siyaset değil. Ülke aynı zamanda ciddi bir su kriziyle karşı karşıya. Kuruyan nehirler, küçülen göller, özellikle Urmiye Gölü’ndeki dramatik çekilme ve yanlış su yönetimi, İran’ın geleceğini en az siyasi gerilimler kadar tehdit ediyor. Kanımca önümüzdeki yıllarda bu ülkeyi en fazla sarsacak mesele belki de ideolojik çatışmalar değil, suya erişim mücadelesi olacak.

Bu büyük sıkışmışlığın etkileri ise sınırın hemen ötesinde, Türkiye’de hissediliyor. Van’da hafta sonu nefes almaya çalışan İranlı gençlerden, İstanbul’da yatırım yapan iş insanlarına kadar Türkiye, İran toplumundaki değişimin en yakın gözlem alanına dönüşmüş durumda. Komşumuzdaki dönüşüm aslında bizim de gündelik hayatımıza dokunmuyor değil…

İran’a sadece manşetlerden bakarsak onu hiçbir zaman anlayamayız diye düşünüyorum. Eski model Paykan otomobillerinin egzoz dumanı arasında geçmişi taşıyan, yaptırımlara rağmen teknoloji üreten, bir yandan susuzlukla mücadele ederken diğer yandan hayata tutunmanın yollarını arayan milyonlarca insan var İran’da…

Neticede bana göre İran’ı anlamak; ideolojilerin ötesine geçebilmek, yüksek duvarların arkasındaki gerçek hayatı görebilmek ve bütün çelişkilerine rağmen yaşamayı sürdüren bir toplumun direncini fark edebilmektir. Çünkü bazen bir ülkenin asıl hikâyesi ekranlarda değil, insanların sessizce kurduğu hayatların içinde saklıdır. Son olarak İran övülmeye değer mi? Hayır! Peki sövülmeye değer mi? Hayır! Mesele sadece anlayabilmek…

Orta Doğu
İran Analizleri
Jeopolitik
Toplum ve Kültür
Uluslararası İlişkiler

Yorumlar

Yorum bırakın