Şarkılar Değiştiğinde Sadece Müzik Mi Değişir, Yoksa Bir Milletin Hafızası mı?
Benim gördüğüm Barış Manço, yalnızca şarkı söyleyen bir sanatçı değildi. O, bir milletin hafızasına notlar düşen, sorular bırakan ve insanları kendi kökleri üzerine yeniden düşünmeye davet eden bir zihin yolcusuydu.
Birçok insan şarkı yapabilir. Hatta milyonlarca insanın diline dolanacak eserler de üretebilir. Fakat çok az insan şarkıların içine fikir saklayabilir. Kanımca Barış Manço tam da bunu başaran isimlerden biriydi.
Bugün dönüp eserlerine baktığımda aynı soruyla karşılaşıyorum: Barış Manço bize cevaplar mı verdi, yoksa unuttuğumuz soruları mı hatırlattı?
“Gülpembe” yalnızca bir özlem şarkısı değildi. Bana göre geçmişle bağını kaybeden insanın zamanla kendisini de kaybetmeye başladığını anlatıyordu. Çünkü insan bazen bir kişiyi değil; O kişiyle yaşadığı zamanı özler.
Bir sofrayı…
Bir mahalleyi…
Bir bayramı…
Bir selamı…
Bir kültürü…
Bir düşünme biçimini…
Ve bir milleti ayakta tutan da çoğu zaman sahip olduğu ortak hafızadır. Belki de bu yüzden bugün her fırsatta aynı cümleyi kuruyorum: Bir milletin geleceği sınırlarında değil, hafızasında saklıdır.
Barış Manço’nun şarkılarında da bunu görürüz. Bu yüzden bize hep bizden biri gibi gelmiştir.
Saçları farklıydı.
Takıları farklıydı.
Kıyafetleri farklıydı.
Ama hiçbir zaman yabancı değildi. Çünkü onun dış görünüşünün altında bu coğrafyanın hikâyesi vardı. Belki de Barış Manço yalnızca bir sanatçı değil, yürüyen bir kültürel hafızaydı.
Dünyayı gezdi ama kendini kaybetmedi.
Farklı kültürleri tanıdı ama kendi kültüründen utanmadı.
Yeniliğe açık oldu ama köklerinden kopmadı.
Belki de vermek istediği mesaj buydu: Dünyayı tanı ama kendini unutma ve asla aklından çıkarma ki dünyanın her yerinde senden bir parça var…
Sonrasında da dedim ki acaba Barış Manço miras olarak bize şu soruları bırakmış olabilir mi…
Neden büyük toplumsal kırılmalardan sonra sadece siyaset değil, şarkılar da değişir?
Neden darbelerden sonra yeni müzik türleri yükselir?
Neden bazı ezgiler unutulur?
Neden bazı ritimler öne çıkar?
Neden bazı sanatçılar yıldızlaştırılırken bazıları görünmez olur?
Acaba müzik yalnızca eğlence midir?
Yoksa toplumların görünmez enerji boşaltma mekanizması mıdır?
Belki de müzik; insanların söyleyemediğini söylediği, ağlayamadığında ağladığı, bağıramadığında bağırdığı görünmez bir alandır. Olabilir mi? Neden olmasın…
Bu yüzden tarih boyunca büyük kırılmaların ardından şarkılar değişmiştir. Peki bu bir tesadüf müdür? Elbette Hayır…
Sizce insanlar değişmiş midir yoksa değiştirilmiş midir?…
Korkuları değişmiş midir yoksa değiştirilmiş midir?…
Hayalleri değişmiş midir yoksa değiştirilmiş midir?…
Üç kuşak aynı konsere gidemiyorsa milli birlik ve beraberlik ne kadar mümkündür?…
Ve bu kuşakların geleceğe bakışları değişmiş midir yoksa değiştirilmiş midir?…
1980 sonrası Türkiye’de arabeskin yükselişi tesadüf değildi. Köyden kente göç eden milyonların yalnızlığıydı ve aslında kaybedilen aidiyetin sesiydi…
Bu aslında sadece ülkemiz ile sınırlı bir şey de değildi dünyanın başka yerlerinde de aynı tabloyu görüyoruz…
Hippiler , savaşma seviş sloganlarıydı… ABD’de Halk ve rock müziği karışımıydı…
1970’lerin sonlarında İngiltere’de ekonomik kriz büyüdüğünde Punk doğdu…
Gençlik öfkesini gitarla haykırıyordu…
Amerika’nın yoksul mahallelerinde Hip-Hop yükseldiğinde aslında müzikten çok görünmez ya da çok daha doğrusu görünmek istenmeyen insanların sesi yükseliyordu…
Berlin Duvarı yıkıldığında Doğu Avrupa’nın müzik dili de değişti…
Sovyetler çöktüğünde yeni bir kuşak yeni sesler aramaya başladı…
Savaşların ardından Balkan müziği değişti…
Krizlerin ardından Latin Amerika’nın protest müziği güçlendi… (Protest müzik, siyasi ve toplumsal içerikli lirik yapısı ile muhalif bir görüşü dile getiren müzik türüdür.)
Ne dersiniz; “Bir toplumun hangi şarkıyı söylediğine bakın; ne yaşadığını anlarsınız” desem itiraz eden olur mu ki…
Ama ben burada daha zor bir soru üzerine düşünelim istiyorum…
Şarkılar kendiliğinden mi değişiyor? Yoksa insanların duygularını yöneten görece güçler aynı zamanda kültürel akışları da şekillendiriyor mu? Neden mi bu soru… Çünkü bir milleti yönetmenin en kolay yolu ona ne düşüneceğini söylemek değildir. Ne hissedeceğini belirlemektir ve duyguların en güçlü taşıyıcılarından biri elbette müziktir…
İşte bu yüzden bana göre darbeler yalnızca iktidarları değiştirmez. Toplumun hafızasına da müdahale eder.Bunun farkında olup bir milletin yarınına hükmetmek isteyenler de önce onun dinlediği şarkıları, anlattığı hikâyeleri ve kurduğu hayalleri değiştirmeye çalışır.
Anlayacağınız tanklar sokakları kontrol edebilir ama şarkılar hafızayı şekillendirir…
Bu yüzden her darbenin ardından önce müzik değişir. Kim bilir belki de müziğin asıl gücü burada saklıdır. Çünkü insanlar bazen meydanlarda değil, kulaklıklarıyla yön değiştirmeye başlar…
Barış Manço’nun bunu çok erken fark ettiğini düşünüyorum. Bu yüzden onun eserlerinde sürekli aynı sorular dolaşır:
İnsan kimdir?
Nereden gelir?
Nereye gider?
Kendi hikâyesini mi yaşıyordur?
Yoksa başkalarının yazdığı bir senaryonun içinde midir?
Bana göre onun bütün eserlerinin özeti tek bir soruda saklıdır: Dünyayı tanıyorsun da, kendini ne kadar biliyorsun?
İşte bu yüzden Barış Manço’nun asıl mirası ne bir albüm, ne bir televizyon programı, ne de bir ödüldür.
Onun asıl mirası meraktır.
Sorgulamaktır.
Araştırmaktır.
Kendi aklının direksiyonuna geçebilmektir.
Çünkü soruların bittiği yerde düşünce biter. Düşüncenin bittiği yerde ise insan, başkalarının hikâyesini yaşamaya başlar ve benim gözümde Barış Manço’nun bütün hayatı tek bir cümleye sığdırılacak olsaydı o: “Bir toplumun hangi şarkıyı söylediğine bakın; nasıl bir geleceğe yürüdüğünü anlarsınız.” olurdu…
Ve kim bilir belki de ardında şu sessiz çağrıyı bıraktı: “Dünyayı gez, insanı tanı, yeniyi öğren; ama kim olduğunu asla unutma.” Çünkü bir milletin gerçek bağımsızlığı sınırlarında değil, hafızasında başlar ve hafızasını kaybeden toplumlar, bir süre sonra kendi şarkılarını değil, başkalarının ezgilerini önce mırıldanmaya sonra yaşam biçimi yapmaya başlar…

Yorum bırakın