DÜNYA BİR DOSTLUK MASALI DEĞİL: DEVLETLERİN SÖZLERİNE DEĞİL, İHANETİN HESABINA GÜVENDİĞİ DÜZEN

Bir ülkenin kaderi, kimin elini sıktığıyla değil, o el bir gün bırakıldığında ayakta kalıp kalamayacağıyla ölçülür.

Bir devlet başka bir devlete dostum dediğinde, insan ister istemez şu soruyu sormalıdır: Bu dostluk, karşılıklı değerlerin ve ilkelerin ürünü müdür, yoksa iki tarafın çıkarları henüz birbirine ters düşmediği için mi sürmektedir?

Bu soruyu sormak kötümserlik değildir bakın. Aksine, uluslararası siyaseti romantik beklentilerden arındırıp gerçekliğin içine yerleştirmektir. Çünkü devletlerin dünyasında bir el sıkışmanın görüntüsüyle o el sıkışmanın arkasındaki hesap aynı şey değildir. Kameralar önünde verilen mesajlar başka, kapalı kapılar ardında değerlendirilen seçenekler başkadır. Anlayacağınız; bir ülkenin bağımsızlığına, güvenliğine ve geleceğine ilişkin kararlar, çoğu zaman insanların zihninde canlandırdığı o samimi dostluk görüntüsünden çok daha karmaşık bir zeminde şekillenir.

Burada bir yanılgıyı da baştan ortadan kaldırmam gerekiyor: Devletlerin çıkarlarını gözetmesi başlı başına ahlaksızlık değildir elbette. Bir hükümetin öncelikle kendi toplumunun güvenliğini, refahını ve geleceğini düşünmesi çok doğaldır. Asıl mesele, kendi çıkarını koruma hakkını kendisi için meşru gören bir devletin, başka devletlerin de aynı hakka sahip olduğunu kabul edip etmediğidir. Uluslararası siyasetin ahlaki sınavı tam da burada başlar. Özetlersem; bir devletin gerçek karakteri, güçlü olduğu zaman söylediklerinde değil, çıkarlarıyla ilkeleri çatıştığında hangisinden vazgeçtiğinde ortaya çıkar.

BİR SÖZÜN DEĞERİ, VERİLDİĞİ GÜN DEĞİL, TUTMANIN ZORLAŞTIĞI GÜN BELLİ OLUR

İnsan ilişkilerinde olduğu gibi devletler arasındaki ilişkilerde de söz vermek kolaydır. Asıl mesele, o sözün bir maliyet doğurmaya başladığı anda ne yapılacağıdır.

Neticede bir anlaşmayı imzalarken iki ülkenin çıkarları örtüşebilir. Fakat yıllar sonra şartlar değiştiğinde, yeni bir tehdit ortaya çıktığında veya başka bir ortak daha cazip bir teklif sunduğunda aynı anlaşmanın siyasi ağırlığı tartışma konusu olabilir. İşte tam bu noktada diplomasi, nezaket dilinin ötesine geçer.

İlgililer çok iyi bilir ki devletler yalnızca bugün ne kazanacaklarını değil, yarın hangi seçeneklerini kaybedeceklerini de hesaplar ya da hesaplamalıdır. Neticede bir anlaşma kısa vadede ekonomik kazanç sağlayabilir ama uzun vadede bağımlılık yaratabilir. Bir ittifak güvenlik sağlayabilir ama yanlış yönetildiğinde ülkenin hareket alanını daraltabilir. Bir ülkeyle yakınlaşmak siyasi avantaj getirebilir fakat başka ortaklarla ilişkilerin maliyetini artırabilir. Dolayısıyla mesele, bir devletin verdiği sözü tutup tutmayacağını tahmin etmekten ibaret değildir. Mesele, o sözün tutulmasını destekleyen koşulların ne kadar sağlam olduğudur.

Burada hukuk, ortak çıkarlar, kurumsal bağlar, kamuoyu, diplomatik itibar ve caydırıcılık bu koşulların bazılarıdır. Bunlar bir araya geldiğinde güven daha dayanıklı hâle gelir. Ancak hiçbir mekanizma, bütün krizleri önceden ortadan kaldıran kusursuz bir güvence vermez. Bu nedenle akıllı bir devlet, dostlarına güvenmekle yetinmez; o güvenin sarsılması ihtimaline karşı da hazırlıklı olur.

Elbette böylesi bir hazırlık yapmak dostundan ihanet beklemek demek değildir. Bu bir ülkenin geleceğini başka bir başkentin değişmeyecek ya da değişecek kararlarına bağlamamaktır. Çünkü dış politikada en tehlikeli yanılgı, bir başka devletin bugün seninle aynı yönde yürümesini, yarın da aynı yolu seçmek zorunda kalacağına dair güvence saymaktır.

UKRAYNA’NIN DERSİ: GÜVENLİK SÖZCÜKLERİYLE GÜVENLİK GERÇEĞİ ARASINDAKİ MESAFE

1994 tarihli Budapeşte Memorandumu, uluslararası ilişkilerde güvenlik taahhütlerinin anlamını sorgulamak için önemli bir örnektir.

Ukrayna, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından topraklarında kalan nükleer silahlardan vazgeçme sürecinde nükleer silaha sahip olmayan devlet olarak Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na katıldı. Rusya, ABD ve Birleşik Krallık’ın imzaladığı memorandumda Ukrayna’nın bağımsızlığına, egemenliğine ve mevcut sınırlarına saygı gösterilmesi gibi taahhütler yer aldı. Ancak bu belge, Ukrayna’ya saldırılması hâlinde diğer imzacıların otomatik olarak askerî müdahalede bulunmasını öngören bir kolektif savunma antlaşması değildi. Bakın burada aradaki farkı anlamak çok önemlidir. Çünkü diplomatik bir belgede güvenliğe saygı gösterileceğinin belirtilmesiyle, saldırı durumunda hangi somut adımların atılacağının bağlayıcı biçimde düzenlenmesi aynı şey değildir.

Nereye varacağım anlaşıldı sanırım; Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhak etmesi ve 2022’de Ukrayna’ya karşı geniş çaplı işgal başlatması, bu taahhütlerle sonraki davranışlar arasındaki ağır çelişkiyi gözler önüne serdi.

Elbette buradan Ukrayna’nın bugünkü güvenlik sorunlarını tek bir belgeye veya tek bir tarihsel karara indirgemek doğru olmaz. Ancak şu soru kaçınılmazdır: Bir ülkenin güvenliğine ilişkin verilen sözler ihlal edildiğinde, o ülkenin elinde hangi somut koruma mekanizmaları bulunmaktadır? Ve bu soru yalnızca Ukrayna için de geçerli değildir. Güvenlik taahhütlerine umut bağlayan bütün ülkeler için önemlidir.

Hâsılı ; bir devletin güvenliğini ilgilendiren belgeler hazırlanırken yalnızca imza anındaki siyasi atmosfer değerlendirilmemelidir. Gelecekteki güç değişimleri, muhtemel ihlaller, uygulanabilecek karşı önlemler ve kriz anında devreye girecek mekanizmalar da hesaba katılmalıdır. Çünkü bir ülkenin kaderi, bazen bir anlaşmanın içinde bulunan kelimelerden çok, o kelimelerle çizilen sınırların ihlal edilmesi hâlinde ne olacağının ne kadar açık tanımlandığına bağlıdır. Sonuçta bir devletin güvenliği, başkalarının kendisine zarar vermeyeceğine inanmasıyla değil, zarar verme girişimini önleyebilecek ve gerektiğinde karşılayabilecek bir düzene sahip olmasıyla güçlenir.

NATO’NUN GÖSTERDİĞİ GERÇEK: GÜVEN, BAZEN KURALLARLA KORUNUR

Uluslararası ilişkilerde her taahhüdün boş bir söz olduğunu düşünmek de gerçekliğin başka bir boyutunu gözden kaçırmak olur.

NATO’nun kolektif savunma düzeni bunun önemli örneklerinden biridir. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesi, bir üyeye yapılan silahlı saldırının bütün üyelere yapılmış sayılacağını ve diğer üyelerin saldırıya uğrayan ülkeye yardım edeceğini düzenler. Her ülkenin alacağı önlem kendi değerlendirmesi çerçevesinde şekillense de bu düzen, tek bir ülkeye saldırmanın daha geniş bir karşılık doğurabileceği beklentisini oluşturur. Burada belirleyici olan yalnızca bir metnin imzalanmış olması değildir bakın. Ortak planlama, askerî kapasite, tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve üyeler arasındaki kurumsal ilişkiler bu taahhüdün inandırıcılığını desteklemekte ve caydırıcılığını arttırmaktadır.

Bu örnek, sözlerin güçle desteklenmesinin önemini gösterirken daha derin bir gerçeği de ortaya koyuyor aslında: Güçlü bir uluslararası düzen, yalnızca tarafların birbirinden korkmasını amaçlamaz. Kurallara uymanın faydalı, ihlalin ise maliyetli olduğu bir yapı kurmaya çalışır. Ancak ittifakların da sınırları vardır. Üyelerin tehdit algıları zamanla farklılaşabilir; iç siyasetleri değişebilir; yükümlülüklerin nasıl yerine getirileceği konusunda görüş ayrılıkları ortaya çıkabilir. Bu nedenle bir ittifaka üye olmak, bütün sorunların çözüldüğü anlamına da gelmez elbette. Fakat kurumsallaşmış bir ittifak, güvenliği yalnızca kişisel ilişkilere ve liderlerin o günkü iradesine bırakmayan önemli bir mekanizma oluşturur.

Anlayacağınız doğru sonuç, kimseye güvenmemek değildir. Doğru sonuç, güveni kişilerin değişen ruh hâllerinden çıkarıp kurallara, ortak kapasiteye ve karşılıklı sorumluluğa bağlamaktır.

GÖRECE BÜYÜK GÜÇLERİN ÇELİŞKİSİ: KURAL İSTEDİKLERİNDE EVRENSEL, İSTEMEDİKLERİNDE PAZARLIK KONUSU MU?

Uluslararası siyasetin en önemli sorunlarından biri, kuralların varlığından çok, uygulanmalarındaki tutarlılık meselesidir.

Bir devlet başka bir ülkenin egemenliğini savunurken kendi müttefikinin ihlalleri karşısında sessiz kalıyorsa, ortaya yalnızca siyasi bir çelişki çıkmaz. Aynı zamanda savunduğu ilkenin güvenilirliği de sorgulanır.

Elbette her olayın hukuki koşulları farklıdır. Bir ihlalin niteliğini belirlemek için kanıtları, ilgili anlaşmaları ve somut şartları incelemek gerekir. Bütün devletlerin bütün eylemlerini aynı kefeye koymak, analizin yerini sloganın almasına yol açar. Ancak temel soru değişmez: Bir devletin savunduğu ilke, kendi çıkarına aykırı olduğunda da geçerli midir?

Eğer uluslararası hukuk yalnızca rakipleri suçlamak için hatırlanıyor, müttefiklerin davranışları söz konusu olduğunda ölçütler değişiyorsa, bu durum kurallara dayalı düzenin inandırıcılığını zedeler. Çünkü adaletin anlamı, yalnızca rakibin cezalandırılmasını istemek değildir. Aynı ölçütün gerektiğinde kendisine ve müttefiklerine de uygulanmasını kabul edebilmektir.

Burada önemli bir ayrım var: Devletlerin çıkarlarını savunmasıyla, çıkarlarını her türlü ilkenin üzerinde tutması aynı şey değildir. Sonuçta bir ülke kendi güvenliğini korurken uluslararası hukuka bağlı kalabilir. Ekonomik çıkarlarını geliştirirken başka ülkelerin egemenlik haklarına saygı gösterebilir. Müttefikleriyle iş birliği yaparken onların her kararını sorgusuz sualsiz desteklemek zorunda da değildir.

Olması gereken devlet aklı, çıkarla ilke arasında seçim yapmaya mecbur kalındığında, uzun vadede hangi tercihin ülkenin güvenilirliğini ve hareket alanını koruyacağını görebilmektir. Çünkü kısa vadeli bir kazanç uğruna savunulan ilkelerden vazgeçmek, gelecekte başka devletlerden aynı ilkeleri savunmalarını istemeyi güçleştirir.

Özetlersem ; bir devletin sözüne duyulan güveni yalnızca rakiplerinin davranışları değil, kendi gücünü kullanırken gösterdiği tutarlılık da belirler.

ABD VE ÇİN: DÜŞMANLIK İLE BAĞIMLILIĞIN AYNI ANDA VAR OLABİLDİĞİ DÜNYA

Uluslararası siyasetin karmaşıklığını görmek için bazen savaşlara değil, ticaretin içindeki çelişkilere bakmak yeterlidir.

ABD ile Çin, birbirleriyle ekonomik ilişkilerini uzun yıllar boyunca derinleştirirken aynı zamanda teknoloji, güvenlik, sanayi politikası ve küresel nüfuz alanlarında rekabet ediyor.

Bu iki ülke arasındaki ilişki, ticaretin otomatik olarak siyasi dostluk yaratmadığını açıkça gösteriyor. Ekonomik iş birliği taraflara kazanç sağlayabilir; ancak aynı zamanda bir ülkenin kritik ürünlerde diğerine bağımlı hâle gelmesi, kriz zamanlarında stratejik kırılganlık oluşturabilir. Bu nedenle devletler yalnızca ticaret hacimlerini artırmaya çalışmaz. Aynı zamanda tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeyi, kritik teknolojilere erişimi güvence altına almayı ve kendi stratejik sektörlerini korumayı hedefler.

Buradaki mesele, bir ülkeyle ticaret yapmanın yanlış olması değildir bakın. Mesele, ticari kazançların uzun vadeli bağımlılık maliyetleriyle birlikte değerlendirilmesidir.

Bir ülke, bugün daha ucuza elde ettiği bir ürün nedeniyle gelecekte kritik bir kararını bağımlı olduğu tedarikçinin tepkisinden çekinerek almak zorunda kalıyorsa, ekonomik hesabın tamamı doğru yapılmamış demektir. Elbette aynı şekilde ekonomik ilişkileri kesmenin de bir maliyeti vardır. Bu nedenle stratejik akıl, ne koşulsuz bağımlılığı ne de her anlaşmazlıkta bütün bağları koparmayı esas alır. Asıl hedef, iş birliğinden kazanç sağlarken gerektiğinde alternatiflere sahip olabilmektir.

Bu bağlamda görece büyük güçler arasındaki rekabet bize şu gerçeği anlatıyor aslında: Bir ülke, rakibiyle ekonomik ilişki kurabilir; ancak bu ilişkinin kendi kararlarını belirlemesine izin vermek istemez. Çünkü ekonomik bağlar barış için teşvik yaratabildiği gibi, karşılıklı bağımlılık doğru yönetilmediğinde baskı aracı hâline de gelebilir.

TÜRKİYE’NİN MESELESİ: DOSTLARININ ÇOKLUĞU DEĞİL, SEÇENEKLERİNİN GÜCÜ

Sonuçta Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, dış politikada tek bir ülkeye veya tek bir güç merkezine yaslanarak bütün sorunları çözmesini zorlaştırıyor.

NATO üyeliği, Avrupa ile ekonomik ilişkiler, Rusya ile enerji ve ticaret bağları, Orta Doğu’daki güvenlik sorunları ve Türk dünyasıyla geliştirilen ilişkiler, Ankara’nın aynı anda farklı dosyaları yönetmesini gerektiriyor. Bu yüzden böyle bir ortamda Türkiye’nin farklı ülkelerle ilişki kurması bir zayıflık değildir. Tam tersine, doğru yönetildiğinde diplomatik hareket alanını genişletir. Ancak burada da çok önemli bir ayrım var: Çok sayıda ülkeyle ilişki kurmak, otomatik olarak bağımsız bir dış politikaya sahip olmak anlamına da gelmez.

Anlayacağınız; bir ülke birçok başkentle görüşebilir ama enerji, savunma teknolojisi, finansman veya kritik tedarik alanlarında seçenekleri sınırlıysa kriz anında hareket alanı daralabilir. Bu nedenle Türkiye’nin dış politikası, yalnızca hangi liderle ne kadar yakın olduğuna bakılarak değerlendirilmemelidir.

Örneğin; savunma alanında alınan bir kararın maliyeti, satın alma bedelinin yanında teknoloji transferi, bakım, yedek parça, sistemlerin uyumu ve yaptırım riskleriyle birlikte hesaplanmalıdır. Benzer şekilde enerji anlaşmaları yalnızca fiyat üzerinden değerlendirilmemeli; tedarik güvenliği, alternatif kaynaklar ve uzun vadeli bağımlılıklar da hesaba katılmalıdır. Aynı mantıkla diplomatik yakınlaşmalar da yalnızca açıklamalar üzerinden ölçülmemeli; Türkiye’nin güvenliğine, ihracatına, yatırım kapasitesine, ekonomik refahına ve uluslararası pazarlık gücüne ne kattığı da incelenmelidir.

Söylemek istediğim; bir anlaşma Türkiye’ye kısa vadede avantaj sağlarken uzun vadede seçeneklerini azaltıyorsa, bu ilişkinin gerçek maliyeti sorgulanmalıdır. Buna karşılık siyasi farklılıklara rağmen ülkeye teknoloji, pazar, güvenlik ve diplomatik kapasite kazandıran bir iş birliği, uzun vadeli stratejik değer taşıyacağı için dikkatle değerlendirilmelidir.

Bakın burada önemli olan, bir ülkeyle yakınlaşmayı başlı başına başarı veya başka bir ülkeyle görüş ayrılığını başlı başına başarısızlık saymamaktır. Çünkü dış politika bir taraf seçme yarışı değildir. Ülkenin geleceğini ilgilendiren sonuçların yönetilmesidir. Bu bağlamda Türkiye açısından gerçek başarı, herkesin kendisini dost ilan etmesi değil; hiçbir ortağın Türkiye’nin seçeneklerini tek başına belirleyememesidir. Bu da elbette sloganlarla değil, güçlü bir ekonomiyle, üretim kapasitesiyle, teknolojiyle, nitelikli insan kaynağıyla, kurumsal güvenilirlikle ve dengeli diplomasiyle mümkündür. Çünkü bir ülkenin masadaki ağırlığını yalnızca coğrafyası belirlemez. O coğrafyanın sunduğu imkânları ne ölçüde ekonomik ve stratejik güce dönüştürebildiği belirler.

PEKİ, GÜVENİN HİÇ Mİ DEĞERİ YOK?

Elbette var.

Hatta güven, uluslararası ilişkilerin yalnızca insani değil, son derece somut bir unsurudur.

Güvenilir bir ortakla anlaşma yapmak daha öngörülebilir ilişkiler kurmayı kolaylaştırır. Verdiği sözleri sürekli değiştiren bir devlet ise gelecekteki ortaklarının daha fazla güvence istemesine, daha yüksek maliyetler öngörmesine ve alternatifler aramasına neden olur. Dolayısıyla güven, yalnızca ahlaki bir değer değildir; uzun vadeli stratejik bir varlıktır. Ancak güven ile koşulsuz teslimiyet de birbirine karıştırılmamalıdır.

Elbette bir ülkeye güvenmek, onun her koşulda aynı çıkarları savunacağını varsaymak anlamına da gelmez. Bir ittifaka bağlı olmak, müttefikin bütün kararlarını sorgulamadan benimsemek de olamayacağı gibi bir anlaşmaya sadık kalmak da anlaşmanın ihlal edilmesi hâlinde ne yapılacağını düşünmekten vazgeçmek değildir. Anlayacağınız sağlam ilişkiler karşılıklı sorumluluğun açık olduğu, tarafların birbirlerinin çıkarlarını anlayabildiği ve anlaşmazlıkların yönetilebildiği ilişkilerde gelişir. Uluslararası siyasette ahlakın gerçek gücü de burada ortaya çıkar aslında: çünkü ahlak, yalnızca güzel sözler söylemek değil, çıkarların zorladığı anlarda bile bazı sınırları koruyabilmektir.

Sonuçta bir devlet bugün kazanç elde etmek için verdiği sözü bozabilir. Fakat bu bozmanın sonucunda gelecekte kimsenin ona aynı ölçüde güvenmemesi, yeni anlaşmaların daha maliyetli hâle gelmesi ve ittifaklarının da zayıflaması demektir. Hâsılı; kısa vadeli çıkar, uzun vadeli itibarın karşısına çıktığında akıl, yalnızca ilk kazancı değil, kaybedilebilecek geleceği de hesaplamalıdır. Bu yüzden devletlerin sözlerini tutmalarını sağlayan şey yalnızca korku olmamalıdır. Hukuk, ortak fayda, itibar ve karşılıklı sorumluluk da bu ilişkinin içinde yer almalıdır. Aksi hâlde dünya, herkesin birbirini aldatmaya hazırlandığı ve kimsenin kimseyle kalıcı bir düzen kuramadığı bir yere dönüşür. Bu da görece güçlü devletler dâhil hiçbir ülkeye sınırsız kazanç sağlamaz.

BİR ÜLKENİN EN BÜYÜK GÜVENCESİ, BAŞKASININ DEĞİŞMEYEN NİYETİ DEĞİLDİR

Verdiğim bütün bu örnekler bizi tek bir noktaya getiriyor. Devletler arasında dostluk olabilir. Gerçek dayanışma da olabilir. Hukuki yükümlülükler, ortak değerler ve uzun yıllar boyunca sınanmış güven ilişkileri de olabilir. Anlayacağınız uluslararası siyaseti yalnızca ihanetlerden ibaret görmek, iş birliğinin nasıl mümkün olduğunu açıklayamayacağı gibi dostluğu değişmez bir güvence saymak da aynı ölçüde hatalı olur ve konunun açıklaması olamaz. Çünkü devletlerin kararlarını etkileyen şartlar değişebilir. İktidarlar değişebilir. Tehditler değişebilir. Ekonomik dengeler bozulabilir. Bir zamanlar vazgeçilmez görünen ortaklık, yeni koşullarda farklı bir anlam kazanabilir. Bu nedenle bir ülkenin geleceği, başka bir ülkenin bugün sahip olduğu niyetin sonsuza kadar aynı kalacağı varsayımına bağlanmamalıdır. Benim asıl üzerinde durduğum nokta işte tam da budur.

Bir devlet dostlarıyla ilişkilerini elbette güçlendirmeli, verdiği sözleri tutmalı ve uluslararası hukuku savunmalıdır. Fakat aynı zamanda kendi ekonomik dayanıklılığını geliştirmeli, savunma kapasitesini güçlendirmeli, kritik bağımlılıklarını azaltmalı ve gerektiğinde farklı seçenekler üretebilmelidir. Bunlar birbirine zıt davranışlar değildir bakın. Birbirini tamamlayan sorumluluklardır. Çünkü gerçek bağımsızlık, kimseyle iş birliği yapmamak değil; iş birliği yaptığın tarafla anlaşamadığında da kendi geleceğine ilişkin kararları verebilmektir.

Neticede bir ülkenin büyüklüğü, kaç devletin onunla dostluk açıklaması yaptığıyla ölçülemez. Dostlukların sınandığı gün ne kadar ayakta kalabildiğiyle ölçülür. Ve uluslararası siyasette akıldan çıkarılmamalıdır ki; Bir devlet, başka bir devletin kendisine verdiği söze inanabilir; fakat o sözün sonsuza kadar aynı koşullarda geçerli kalacağını varsayarak geleceğini güvence altına alamaz.

Hâsılı; devletler birbirlerine verdikleri sözlerle değil, o sözleri bozmanın bedeliyle bağlıdır. Fakat gerçek devlet aklı, yalnızca ihanetin bedelini yükseltmekle yetinmez; sözünü tutmayı da her iki taraf için daha değerli hâle getiren bir düzen kurar. Çünkü güç, bir başkasına zarar verebilme kapasitesinden ibaret değildir. Asıl güç, çıkarlarını korurken güvenilirliğini kaybetmemeyi ve başkasına ihtiyaç duyarken bağımsızlığını yitirmemeyi başarabilmektir.

Anlayacağınız; dostluklar değişebilir. Hükümetler değişebilir. Güç dengeleri değişebilir. Fakat her ne olursa olsun bir ülkenin geleceği bu değişimlerin ortasında ayakta kalabilecek kadar sağlam olmak zorundadır. Benim için uluslararası siyasetin asıl ölçüsü budur: Kimin yanında durduğun kadar, kim ya da kimler yanında durmadığında da ne yapabileceğin…

Uluslararası İlişkiler
Dış Politika
Jeopolitik ve Strateji
Türkiye’nin Dış Politikası
Siyaset ve Güç Dengeleri

Yorumlar

Şuna bir yanıt: “DÜNYA BİR DOSTLUK MASALI DEĞİL: DEVLETLERİN SÖZLERİNE DEĞİL, İHANETİN HESABINA GÜVENDİĞİ DÜZEN”

  1. GAFUR OTURAK. Avatar
    GAFUR OTURAK.

    Emeğinize sağlık

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın