CESARET, SADECE CEPHEDE DEĞİL; GERÇEĞİ SORARKEN DE GEREKİR

Bir milletin evlatlarından canlarını, bir ömrün hayallerini ve henüz yaşanmamış geleceklerini feda etmeleri isteniyorsa, orada yalnızca fedakârlığın büyüklüğü değil, bu fedakârlığı zorunlu kılan kararların ahlaki meşruiyeti de sorgulanmalıdır. Çünkü bir bedelin kutsallığı, o bedeli talep eden iradeyi sorgulanamaz kılmaz.

Vatanı savunmakla, vatan adına alınan her kararı savunmak aynı şey değildir. İlki bir sorumluluk ve onur meselesiyken, ikincisi muhakeme yetisini başkasına devretme tehlikesini taşır. Birincisi ülkeye duyulan bağlılıktan doğar; ikincisi, bu bağlılığın sorgulamayı gereksiz kıldığı yanılgısına dönüşür. Oysa vatan sevgisi, hakikate karşı bir muafiyet belgesi değildir.

Bir savaşın gerekçesini, bedelini ve sonuçlarını sorgulamak; cephedeki insanın cesaretini küçümsemek değil, onun hayatını hangi amaç uğruna tehlikeye attığımızı ciddiye almaktır. Burada asıl sorumluluk, fedakârlığı yüceltirken onu zorunlu hâle getiren kararları da ahlaki ve siyasi hesap verebilirliğin konusu yapabilmektir. Zira fedakârlığı yapanlarla kararları alanlar, bedeli ödeyenlerle sonuçlarından kazanç sağlayanlar aynı kişiler değilse, ki genel de değildir, şeffaflık bu bağlamda vazgeçilemeyecek bir zarurettir.

Kim hayatını ortaya koyuyor? Kim bu bedelin zorunlu olduğuna karar veriyor? Kim sonuçlarına katlanıyor, kim sonuçlarından yararlanıyor? Ve bütün bunların hesabını kime, hangi ölçüye göre sorabiliyoruz? Bu soruların cevabını aramak asla korkaklık olarak görülemez. Tam tersine, bu bir milletin duygularını istismar etmeden, aklını küçümsemeden ve evlatlarının hayatını sıradan bir siyasi maliyet gibi görmeden düşünebilme iradesidir. Çünkü cesaret yalnızca tehlikenin karşısında durmak değil, tehlikeyi kaçınılmaz ilan eden düşünceyi de sorgulayabilmektir. Sadakat, her söylenene itaat etmek değil; bağlı olduğun değerin aşındırılmasına izin vermemektir. Vatan sevgisi ise gerektiğinde canını ortaya koymak kadar, o canın hangi amaç uğruna istendiğini de sorabilmektir.

Hâsılı; bir milletin evlatlarından fedakârlık isteyen herkes, o fedakârlığın hesabını verme sorumluluğunu da taşımalıdır. Çünkü vatan, yalnızca uğruna can verilen toprak değildir; üzerinde yaşayan insanların hayatı, onuru, özgürlüğü ve gelecek kuşaklara devredilecek ortak emanetidir. Ve hiçbir kutsal değer, insan aklını susturmanın; hiçbir büyük ideal, hesap verebilirlikten kaçmanın gerekçesi olamaz.

Ben vatanı sorgulamıyorum. Vatan adına konuşanların kararlarının, bu kararların bedelinin ve sonuçlarının da sorgulanabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü gerçek vatanseverlik, hakikati sadakatin karşısına koymak değil; sadakati hakikatten koparmamaktır. Bu arada beni tanıyanlar çok iyi bilir ki; benim vatanseverliğim, hakikati sorgulamaktan vazgeçtiğim yerde değil, sorgulamanın bedelini göze aldığım yerde anlam kazanır. Çünkü ben vatanıma sadakati; onun adına konuşanların yanılmazlığına inanmakta değil; vatanın, hiçbir makamın, kararın ya da siyasi iradenin tekelinde olmadığını unutmamakta bulurum. Ayrıca unutulmamalıdır ki; Bir ülkenin evlatlarından fedakârlık istemek siyasi bir karar olabilir; o fedakârlığın hesabını sormak ise vicdani ve ahlaki bir haktır.

Anlayacağınız; cesaret bazen cephede durmaktır. Bazen de herkesin sustuğu yerde, bedeli kimin ödediğini ve kazancın kime kaldığını sormaktan vazgeçmemektir. Son olarak diyorum ki; Bir ülkenin evlatlarından fedakârlık istenirken, o fedakârlığın bedelini kimin ödediği ve karşılığında kimin kazandığı sorulmayacaksa, orada yalnızca savaş değil, vicdan da sorgulanmalıdır. Çünkü vatanı savunmak başka, başkasının çıkarını kendi hayatınla finanse etmek başkadır.

Yorumlar

Bir Cevap Yazın