KUTSALLAŞTIRILMIŞ İNSAN SENDROMU: ZİHNİN GÖNÜLLÜ PRANGALARI

Bakın…

Ben insanlığın en büyük sorununun bilgisizlik olduğuna inanmıyorum. Dün de inanmıyordum, bugünde inanmıyorum, yarında inanmayacağım…

Tarihi görece doğru analiz edenler iyi bilir ki; en okumuş toplumlar, en donanımlı zihinler bile tek bir kişinin gölgesinde özgürlüğünü devredip aklını yitirebiliyor. Anlayacağınız asıl sorun cehalet değil; gerçeğin, bir kişinin ya da zümrenin dudakları arasına veya kararına hapsedilmesidir. Bu yüzden felaket tam olarak bu noktada filizleniyor.

Bir toplumda insanlar artık “Doğru nedir?” diye sormayı bırakıp, “ Bir zümre, grup, önder, lider, başkan vesaire… ne dedi?” demeye başladığı an, düşünce sessizce can verir ve düşünceden boşalan yeri önce körü körüne bağlılık, sonra korku, en nihayetinde ise kayıtsız bir boyun eğme doldurur. Sonra mı? Sonra kimse fikrini savunmaz, savunamaz; herkes sadece durduğu yeri, yani mevzisini, konforunu korumaya çalışır.

Gücün Büyüsü ve Gerçeğin Ölümü

Tarihe bir bakın…

Firavun’a karşı çıkmak suç değil, günahtı. Roma’da Sezar’ı sorgulayanlar halk düşmanı ilan edildi. Orta Çağ’da kiliseyle ters düşenler diri diri yakılırken, toplum bu ateşi kutsal saydı. Hitler döneminde kitleler “Kusursuz Lider” masalıyla uyutuldu; Stalin’in gölgesinde insanlar kendi fısıltılarından korkar hale geldi.

Peki, neden her çağda aynı tuzağa düşüyoruz? Çünkü insanlık, gücü çoğu zaman gerçekle karıştırdı. Böylesi güç, zorbalığın, kibrin aracıdır; gerçek ise özgürlüğün nefesidir.

Dikkat edin; diktatörler önce bedenleri değil, eleştiri yeteneğini öldürürler. Çünkü soran, sorgulayan ve “neden” diyen insan, hiçbir kalıba sığmaz. Bu yüzden önce “itaat” bir erdem gibi sunulur, sonra “sadakat” kutsanır. En sonunda kişi, apaçık bir yanlışı bile savunurken bulur kendini. Çünkü kalabalığın dışına itilmek, görece zayıf zihinler için ölümden daha ürkütücüdür.

Yalnızlık Korkusu ve Ait Olma Tuzağı

Hiç düşündünüz mü? İnsanlık çoğu zaman doğruyu bulamadığı için değil, yalnız kalmaktan korktuğu için çoğunluğun yalanına sığındı. Çıkar uyuşması, konfor koruması mı dediniz? Elbette bu da var fakat genel durum direnecek gücü kendinde bulamamak ve yalnız kalma korkusudur.

Misal; Sokrates, görece gençlerin zihnini açtığı için zehirlenmedi mi? Galileo, evrenin merkezinde insan kibri olmadığını söylediği için hapsedilmedi mi? (Yanlışta ısrar da kibir değil midir?) İbn-i Rüşd, aklı inancın önüne koyduğu iddiasıyla dışlanmadı mı? Örnekleri çoğaltmama gerek var mı sizce…

Demem o ki; sistemler, her zaman düşünmeyen, sorgulamayan insanı el üstünde tutar. Çünkü düşünen ve sorgulayan insan risk demektir; kurulu düzenin paslı çarklarına sürülmüş bir kum tanesidir. O çarkları durduracak çivi demektir…

Dijital Çağın Yeni Putları

Bugün gerçekten farklı bir yerde miyiz? Eskiden meydanlarda zorla hizaya sokulan kitleler, bugün algoritmaların görünmez ipleriyle yönetilmiyor mu? ( Görünmeyen bir şey de yok aslında efendilerine hizmet eden tasmalı yazılımcıların gizemli adıdır algoritmalar…) Kralların yerini dijital putlar, kılıçların yerini sosyal medya linçleri almadı mı? Bir yanlışı dile getirdiğinizde, konu fikir tartışması olmaktan çıkıp bir “ihanet” davasına dönüşmüyor mu? İşte zihinsel kölelik tam olarak budur: Aklın tapusunu bir başkasına devretmek.Bu bağlamda en korkunç kölelik, bileklerine zincir vurulanın değil; ruhundaki, zihnindeki zinciri mücevher sananındır desem bilmem katılır mısınız? Çünkü fiziksel köle bir gün kaçmanın yollarını arar; ancak zihinsel köle, kendi prangasının bekçiliğini yapar. Hatta o zinciri taşıdığı için gurur duyanları bile görürsünüz…

Bilişsel Bir Çıkmaz: Kendi Yalanına İnanmak

Zihin güven ister, korunmak ister. Bu yüzden insan, inandığı şeye aykırı olan her gerçeği bir saldırı olarak görür. Buna “yanlışta direnme” ve “gerçeği bükme” diyebilir miyiz? Bence cuk oturur..

Peki kendi mahallesini korumak uğruna, apaçık yalanları bayraklaştıran bir zihin için artık özgür diyebilir miyiz sizce…

Bugün sosyal medyaya bir bakın: İnsanlar okudukları cümlenin doğruluğuna değil, “Bunu kim söyledi?” sorusunun cevabına bakmıyor mu? Kendi tarafındansa alkışlıyor, karşı taraftansa nefret kusuyor. Bakın bu artık düşünce değildir; bu düpedüz savaştır ve savaşın olduğu yerde akıl susar.

Yarının Esareti mi, Özgürlüğü mü?

Dürüst olalım; bir insanı sorgulayamamak bir hastalık, eleştirememek bir esarettir. Bir toplum neden sürekli taraf seçmeye zorlanır ki? Nedeni basit aslında, çünkü bölünmüş bir halkı, zihinleri yönetmek, farklı düşünse de sorgulayan kitleleri yönetmekten, hakikat peşinde koşan zihinlere hükmedebilmekten daha kolaydır. Dolayısıyla “işi bilenler” korkuyla, öfkeyle ve yapay kahramanlarla kitlelerin, bir gün özgürlüklerini kendi elleriyle teslim edeceklerini iyi bilirler. Yeter ki kendilerini bir yere “ait” hissetsinler.

Demem o ki; geleceğin firavunları taç takmayacak; onlar zihinlerimizi, verilerimizi ve duygularımızı yönetecek. Ve korkarım ki insanlar, kendi rızalarıyla girdikleri o karanlık hücreleri “huzur” sanacaklar. Caklı cuklu konuşmaya gerek de yok aslında çoktan başlamadı mı? Bugünün meselesi de değil bu zaten yöntem ve araçlar değişti sadece…

Şimdi üstene basa basa tekrar söylüyorum mesele siyasetten çok daha derindir; mesele insan haysiyetidir. Çünkü bir millete dışarıdan saldırıyla diz çöktüremeyeceğini bilenler içeride sorgulama yeteneğini öldürdüklerinde en kalıcı zaferi elde edeceklerini bilir…

Unutmayın; tarih boyunca insanlığı yıkan şey kötülerin gücü değil, iyi insanların aklını kullanmaktan vazgeçmesidir.

Bu yüzden siz siz olun aklınızı kimseye kiraya vermeyin. Çünkü zincirinden memnun olan köleyi, hiçbir devrim özgürleştiremez.

Yorumlar

Yorum bırakın