Dünya gerçekten göründüğü gibi mi ilerliyor sizce? Yoksa insanlığa gösterilen gündem ile perde arkasında yürütülen büyük strateji arasında devasa bir fark mı var? Neden mi böylesi bir soru ile başladım. Çünkü insanlık tarihinin başladığı günden beri hiçbir şey yalnızca görünen yüzünden ibaret değil gibi geliyor bana. Sizce de öyle değil mi?
Bir ekonomik kriz yalnızca ekonomi olabilir mi? Ya da bir savaş yalnızca sınır kavgası mıdır? Ne dersiniz, bir sosyal medya akımı bile basit bir dijital eğlence değil de, toplumların psikolojisini test eden küresel bir laboratuvarın parçası olabilir mi? Neden olmasın? Bu bir kenarda dursun…
Belki de modern çağın en büyük gücü artık silah değildir. Belki de en büyük güç; insanların neye inanacağını belirleme kapasitesidir. Neden mi? Çünkü bir toplumu yönetmenin en ucuz yolu bazen korkularını yönetmektir. Dahası ve çok daha etkilisi gerçeği yeniden tanımlamaktır.
Dikkat edin… Bugün dünyada krizler bitmiyor.
Ekonomik kriz…
Enerji krizi…
Göç krizi…
Kimlik krizi…
Güvenlik krizi…
Peki gerçekten dünya kontrolü kaybettiği için mi bu kadar kriz üretiyor? Yoksa sürekli kriz hali; toplumları daha kolay yönlendirebilmenin psikolojik zemini olabilir mi?
Bakın, korkan toplum sorgulamaktan uzaklaşır. Belirsizlik yaşayan toplum güvenlik arar. Güvenlik arayan toplum ise zamanla özgürlüğünden bile vazgeçebilir. İşte tam burada başka bir soru sorma ihtiyacı hissediyorum. Acaba modern sistem önce insan zihnini yormayı mı hedefliyor? Kim bilir belki de bu yüzden insanlık artık bilgi çağında olmasına rağmen hakikate ulaşmakta çok zorlanıyor. Düşünsenize , bilgi arttıkça bilinç yükselmedi. Aksine zihinler gürültüyle kuşatıldı ve sürekli konuşan bir dünya oluştu ama düşünen insan sayısı giderek azalıyor. Bu bir tesadüf mü? Yoksa çağın yeni hâkimiyet modeli dikkat dağıtma üzerine mi kuruldu? Olabilir mi? Neden olmasın?
Eskiden devletler sınırlarını korurdu.Şimdi ise toplumlarının psikolojisini korumak zorunda kalıyorlar. Bu da gösteriyor ki artık savaşlar yalnızca topraklar için yapılmıyor. Evet, enerji için, ekonomi için, nadir elementler için şu için bu için yapılıyor, bu doğru ve dursun bir köşede…
Kültür için mi dediniz, tamam bunu da not edelim…
Fakat en sinsi, en yok edici , görece en yavaş ve nükleer silahlardan çok daha etkili olan bir savaş; insanların, milletlerin zihinlerinde ve özgüvenlerinde yapılıyor desem, bu o kadar da önemli değil mi dersiniz? Ya da yok artık mı dersiniz?
Demem o ki, bir milleti zayıflatmak için her zaman fiziksel işgal gerekmeyebilir. Bazen kendi değerlerinden şüphe etmesini sağlamak yeterlidir. Hatta bir adım ileri gideyim düşünme biçimini değiştirmeniz yeterli bence…
Çünkü kendisine olan inancını kaybeden insanlardan oluşan toplumlar, dış müdahaleye gerek kalmadan içeriden çözülmeye başlar. Kim bilir belki de modern çağın en sessiz operasyonu budur.
Şimdi bir adım daha ileri gideyim…
Belki de bugün devletler artık yalnızca askeri güç yarıştırmıyor. Medeniyet hafızalarını yarıştırıyorlar. Çünkü bazı milletler teknoloji üretir. Bazıları ekonomi üretir. Bazıları korku üretir. Bazıları ise tarih boyunca insan zihninde tüm bunları ve çok daha fazlasını yaparak iz bırakır.
İşte tam burada “devlet aklı” kavramı başka bir boyuta geçiyor kanımca…
Bakın devlet aklı yalnızca bürokrasi değildir. Sadece güvenlik politikası da değildir. Belki de devlet aklı; bir milletin yüzyıllar boyunca geliştirdiği hayatta kalma refleksidir. Kriz anında panik yapmama becerisidir. Görünmeyeni hissedebilme kapasitesidir. Sessizlikten bile anlam çıkarabilme yeteneğidir. Olabilir mi? Neden olmasın demiyorum , OLMALI!
Çünkü güçlü devletler bazen konuşarak değil, bekleyerek güç kazanır. Bazen hamle yapmayarak rakibini yorar. Bazen geri çekiliyor gibi görünür ama aslında yeni bir düzen kuruyordur ve “tam da böyle olmalı” dediğinizi duyar gibiyim…
Şu sorular üzerine düşünmeye değmez mi? Bugün dünya yeni bir güç dağılımına mı hazırlanıyor? ABD gerçekten güç mü kaybediyor, yoksa sistemi yeniden mi şekillendiriyor? YOKSA SİSTEMİN SAHİBİ ÇOK DAHA DERİNDE Mİ GİZLİ? Ya da Çin yalnızca ekonomik bir büyüme peşinde mi, yoksa zihinsel bir medeniyet yükselişi mi hedefliyor? Rusya neden hâlâ çökmüyor? Avrupa neden sürekli kimlik tartışması yaşıyor? Ve en önemlisi…Türkiye neden tam merkezde tutuluyor?
Evet, sürekli söylenir Türkiye yalnızca coğrafya değildir diye. Bu doğrudur. Dünyanın psikolojik merkezlerinden biridir. Evet bu da doğrudur.Tarih boyunca enerji, ticaret, medeniyet vesaire tüm yolların kesiştiği yerde duran devletler sadece toprak taşımaz. Eee.. bu da doğrudur. Peki gerçek mesele nedir? Bakın asıl mesele geleceğin hangi medeniyet diliyle şekilleneceği meselesidir. Tekrar ediyorum; mesele geleceğin hangi medeniyet diliyle şekilleneceği meselesidir.
Şimdi dünya yeni bir kırılma çağından geçiyor, tamam. Fakat bu kırılma koca bir yanılsamanın içerisinde ulusların ya da kişilerin sadece maddi çıkarları olarak mı okunmalıdır yoksa asıl kırılma zihinsel olabilir mi? Kim bilir, belki de gelecekte güçlü olanlar sadece teknolojiyi veya ekonomiyi yönetenler olmayabilir. Ne dersiniz geleceğin süper güçleri ya da gücü; teknoloji ve ekonomi ile birlikte, insan ve toplum psikolojisini okuyabilenler, ulusların reflekslerini çözebilenler, algıları yönetebilenler ve gerçeğin ne olduğuna karar verebilenler olabilir mi acaba?
İşte bu yüzden asıl savaş belki de görünmüyor.
Çünkü görünmeyen savaşlar daha derin ilerler.
Sessiz ilerler.
Yavaş ilerler.
Ama sonuçları yüzyılları etkileyebilir.Ve belki de bugün insanlığın önündeki en büyük soru şudur:
Gerçekte dünya mı değişiyor…Yoksa insanlığın gerçeği algılama biçimi mi yeniden inşa ediliyor?
Bunu bir düşünün isterim…

Yorum bırakın