Hayat bana hep yeniden başlamayı öğretti. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde matematik öğretmenliği okurken de, yıllar sonra yeniden üniversite sınavına girip Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanırken de aynı şeyi düşündüm: İnsan, kendini tamamladığını sandığı anda eksilmeye başlar. Bu yüzden hiçbir zaman “oldum” demedim.
2019’da binlerce insanın arasından ciddi bir sıralama yaparak yeniden öğrenci sıralarına oturdum. Hukuku bitirdim, yetmedi; Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nde Afrika Çalışmaları ve Uluslararası İlişkiler alanında tezli yüksek lisansa başladım. Çünkü öğrenmenin sonu yoktu, olmamalıydı da.
Matematik öğrettim. Öğrencilerimi yalnızca sınavlara değil, hayata hazırlamaya çalıştım. TÜBİTAK ve TALES gibi olimpiyat süreçlerinde onların başarılarına katkı sundum. Başarı belgeleri aldım, üstün başarı belgeleri aldım, maaş ödülleriyle takdir edildim. Konferanslar verdim, plaketler aldım. Ama hiçbirini bir üstünlük vesilesi yapmadım. Çünkü insanın gerçek değeri, adının önündeki sıfatlarla değil; dokunduğu hayatlarla ölçülür.
Yakın dövüş sporlarının içinde yıllar geçirdim. Karate başta olmak üzere farklı branşlarda siyah kemerler aldım. Fakat insanın en zor savaşının, kendi nefsiyle verdiği savaş olduğunu çok iyi öğrendim. Yumruk atmayı bilmek marifet değildi; öfkesini kontrol edebilmekti asıl meziyet. Bu yüzden hiçbir zaman klavye kabadayılığı yapmadım. Kimseyi küçümseyerek büyümeye çalışmadım.
Sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik yaptım. TURKAV’ın kurucu ilk sekreterliği görevinde bulundum. Türk Ocakları’nda, Ülkü Ocakları’nda görev aldım. Milletvekilliği aday adaylığı süreçlerini yaşadım. “Sorunsuz Kocaeli” projesiyle ciddi bir toplumsal farkındalık oluşturmaya çalıştım. Dünya Uygur Kurultayı dahil olmak üzere ulusal ve uluslararası platformlarda makaleler yayımladım. Üstelik bazı insanların bugün her cümlesine sığındığı yapay zekâ araçlarının henüz ortada bile olmadığı dönemlerde…
Şiirden kişisel gelişime, sosyal sorumluluk anlayışından toplumsal meseleler üzerine kitaplar yazdım. Dereceye giren bazı eserlerim ücretsiz yayımlandı. İlk boşalttığım kişisel kütüphanemle bir sivil toplum kuruluşunun raflarını doldurdum. Gözlerim, açık kaynak taramalarında sabahlarken bozuldu. Ama yine de hiçbir zaman kendimi “özel” görmedim. Çünkü insanın kendisini büyütmesi kolaydır; zor olan, büyürken küçülmemektir.
Bugün dönüp etrafa baktığımda beni en çok yoran şey cehalet değil, kibirdir. Çünkü cahil insan öğrenebilir; ama kibirli insan kendisini zaten kusursuz gördüğü için asla değişmez. Böyle insanlar sizin nezaketinizle, emeğinizle, ahlakınızla ilgilenmezler. Onlar güce tapar, makama hayran olur, paraya secde ederler. Saygıyı karakterleriyle kazanmak yerine, unvanlarının doğal hakkı sanırlar. Bir insanı dinlemeden yaftalamaktan çekinmezler. Mütevazılık ise ruhlarının hiç uğramadığı bir iklim gibidir.
Oysa profesör olmak da geçer, zenginlik de geçer, makam da geçer. Geriye yalnızca insanlık kalır. İnsan olabilmişsek tabi…
Bazen düşünüyorum; insanlar neden hata yapabileceklerini kabul etmekte bu kadar zorlanıyor? Neden herkes kendi içindeki küçük firavunu büyütüyor? Belki de modern dünyanın en büyük çürümesi budur: Herkes güçlü görünmek istiyor ama kimse insan kalmaya çalışmıyor.
Ben kusursuz değilim. Hatalarım oldu, eksiklerim oldu, kırıldığım günler de oldu. Ama hiçbir zaman kibri karakterimin parçası yapmadım. Çünkü biliyorum ki insanı değerli yapan şey; ne taşıdığı makamdır, ne sahip olduğu güçtür. İnsanı değerli yapan şey, eline güç geçtiğinde bile kalbini bozmamasıdır.
Ve bugün sahip olduğum her şeyin üstünde tek bir duyguyu taşıyorum: Şükür…
Rabbim beni kibirle körleşenlerden değil, insan kalabilmek için mücadele edenlerden eylediği için şükür…
Gürkan KARAÇAM kim mi? Sadece İNSAN!

Yorum bırakın