“AKREDİTASYON” DEDİĞİNİZ ŞEY GERÇEKTEN GÜVENLİK Mİ, YOKSA KONTROL EDİLEMEYEN SORULARDAN KORKAN MODERN SİSTEMLERİN EN KİBAR SAVUNMA HATTI MI?

Bazen bir kavramın gerçek anlamını sözlükler anlatmaz. Çünkü kelimeler çoğu zaman resmi tarifleriyle değil, sakladıkları korkularla yaşar.

“Akreditasyon” da tam olarak böyle bir kelime. Bugün kulağa teknik geliyor… bürokratik geliyor… hatta düzen sağlayan masum bir prosedür gibi sunuluyor. Oysa ben yıllardır meseleye başka bir yerden bakıyorum. Bana göre akreditasyon tartışması yalnızca gazetecilik meselesi değildir. Bu mesele; modern iktidarların, muhalefetlerin, kurumların, ekran düzenlerinin ve güç merkezlerinin “kontrol edilemeyen soru” karşısındaki psikolojik refleksidir. Çünkü insanlık tarihi boyunca sistemler cevaptan çok sorudan korktu. Hazırlıklı olunan cevap yönetilebilir. Fakat gerçek soru… özellikle de spontane gelen soru… ezberi bozar. Atmosferi değiştirir. Psikolojik üstünlüğü sarsar.

Ve tarihin ironisi… İnsanlık çoğu zaman sansürü hâlâ eski yöntemlerle arıyor. Oysa modern çağın sansürü bağırmıyor. Mikrofonu tamamen kapatmıyor. Kitap toplatmıyor. Çok daha sofistike davranıyor. Soruyu yasaklamıyor… yalnızca “uygun soru” tanımını değiştiriyor.

Akreditasyonun modern anlamda sertleşmesi özellikle 1914–1915 döneminde belirginleşti. I. Dünya Savaşı sırasında devletler ilk kez bilgiyle merminin aynı stratejik değere sahip olduğunu fark etti. Çünkü savaş yalnızca cephede yaşanmıyordu artık. Gazeteler moral taşıyordu. Algı üretiyordu. Psikolojik üstünlük kuruyordu. Ve devletler doğal olarak şu soruları sormaya başladı: Kim cepheye girecek? Kim bilgiye erişecek? Kim yayın yapacak? Kim devlet sırrına yaklaşabilecek?

Başlangıçta mesele doğrudan “soruları susturmak” değildi. Güvenlik gerekçeleri vardı. Casusluk korkusu vardı. Bilgi karmaşasını azaltma çabası vardı. Fakat insanlık tarihinde neredeyse her güvenlik sistemi zamanla kendi psikolojik refleksini üretir. Çünkü güç merkezleri kısa süre sonra başka bir şeyi keşfetti: Bazen bir gazetecinin taşıdığı en tehlikeli şey kamera değil, sorudur.

İşte kırılma tam burada başladı. “Erişim düzenleme sistemi” olarak doğan yapı, bazı yerlerde zamanla “rahatsız edici insan filtreleme sistemi”ne dönüştü. Çünkü modern sistemler çoğu zaman eleştiriden değil; kontrol edilemeyen eleştiriden korkar.

Bugün dünyanın birçok yerinde görünmeyen bir algoritma çalışıyor. Kim fazla sorguluyor? Kim ezber bozabilir? Kim lideri terletebilir? Kim planlanmış yayın akışını bozabilir? Kim beklenmeyen yere girebilir?

Ve tam burada mesele teknik olmaktan çıkıp psikolojik hale geliyor. Ben bazı basın toplantılarını izlediğimde kendimi özgürlük ortamında değil, koreografisi önceden yazılmış bir tiyatro sahnesinde hissediyorum. Herkes konuşuyor… ama kimse gerçekten riskli soru sormuyor. Çünkü yeni çağın sansürü bağırarak değil; mikrofonun kime uzatılacağını belirleyerek çalışıyor.

Bir gün kendi kendime şöyle düşündüm: Eğer bu zihniyet bir ülke olsaydı, nasıl bir yer olurdu? Sonra zihnimde tuhaf bir yer canlandı…Mars Takı Maranyuna ülkesiÖyle gelişmiş bir demokrasiymiş ki ülkede herkes özgürce konuşabiliyormuş. Yeter ki söyledikleri önceden sistem tarafından büyük bir özgürlükle onaylansın.

Bir gün ülkede dev bir basın toplantısı düzenlenmiş. İçeride gazeteciler, kameralar, danışmanlar, korumalar, uzmanlar… herkes hazır. Kapıda ise tek bir tabela varmış:“Akredite olmayan hakikate yaklaşmasın.”

Genç bir muhabir içeri girmek istemiş.

Görevli sormuş:

— Akreditasyon kartın var mı?

Muhabir cevap vermiş:

— Yok… ama sorularım var.

Görevli bir anda gerilmiş:

— O zaman daha da giremezsin.

Muhabir şaşırmış:

— Niye?

Görevli derin bir devlet ciddiyetiyle cevap vermiş:

— Çünkü burada cevaplar hazır evladım… Soruların kontrolsüz olması sistem arızası yapıyor.

Tam o sırada içeriden alkış sesleri yükselmiş. Muhabir merak etmiş:

— İçeride ne oluyor?

— Basın özgürlüğü paneli yapılıyor.

— Peki isteyen istediği soruyu sorabiliyor mu?

Görevli kahkahayı basmış:

— O kadar da özgürlük olur mu kardeşim!

Tam o sırada güvenlik cihazı çılgın gibi ötmeye başlamış. Görevli genç muhabirin çantasını açmış. Bir anda yüzü bembeyaz olmuş:

— Bunlar ne?!

Muhabir sakinmiş:

— Birkaç organik soru…

Görevli titreyerek okumaya başlamış:

— “Neden seçim kaybedince halk bilinçsiz oluyor da seçim kazanınca milli irade oluyor?”

— “Neden herkes basın özgürlüğünü savunuyor ama sadece kendi mikrofonu uzatılınca?”

— “Neden muhalefetteyken özgürlük isteyenler güç kazanınca perdeyi kalınlaştırıyor?”

— “Ve madem hepiniz halk adına konuşuyorsunuz… neden halkın filtresiz sorularından bu kadar korkuyorsunuz?”

O anda sistem kırmızı alarma geçmiş: “ACİL DURUM! ORGANİK SORU TESPİT EDİLDİ!”

Salon karışmış. İktidar danışmanı bağırıyormuş:

— Bu sorular devlet refleksini bozabilir!

Muhalefet danışmanı bağırıyormuş:

— Demokrasi psikolojik baskı altında!

Bir televizyon kanalı anında penguen belgeseline geçmiş. Ekrandaki uzman ciddi ciddi şöyle diyormuş:

— Kontrolsüz soru toplumda ani gerçeklik hissi oluşturabilir…

Korumalar genç muhabiri dışarı çıkarmaya çalışırken içeriden panik dolu bir ses yükselmiş:

— Bu çocuk içeri nasıl girdi?!

Kapıdaki görevli ter içinde cevap vermiş:— Geçti efendim… ama üstünde soru taşıdığını fark edemedik…

Sonra salondaki dev ekranda şu anons belirivermiş: “Demokrasi oturumumuz başlamıştır. Lütfen önceden onaylanmış alkışlara geçiniz…”

İnsan bazen gülüyor… ama aynı anda rahatsız da oluyor. Çünkü mizahın en tehlikeli tarafı şudur: Gerçeğe fazla yaklaşır.

Ben romantik değilim. Elbette her akreditasyon sistemi baskı değildir. Güvenlik alanı vardır. Askerî bölge vardır. Fiziksel kapasite sınırı vardır. Provokasyon riski vardır. Düzen gerekir. Fakat çizgi şurada aşılır: Eğer kriter güvenlikten çıkıp psikolojik konfora dönüşüyorsa, işte orada mesele değişir. Çünkü o noktada akreditasyon artık gazeteciyi değil; düşünce iklimini şekillendirmeye başlar. Ve bana göre bir toplumun gerçek özgürlük seviyesi anayasa maddelerinde değil, yönetenlerin beklenmedik soru karşısındaki yüz ifadesinde gizlidir.

Gerçek gazetecilik bazen tansiyon üretme sanatıdır. Gerçek gazeteci bazen salondaki en sevilmeyen insandır. Çünkü iyi gazetecilik güç merkezlerinin psikolojik konforunu bozar.

Biliyorsunuz Sokrates’i öldüren şey cevapları değildi. Sorularıydı.

Ve galiba insanlık hâlâ aynı problemle uğraşıyor: Cevaptan çok, soru korkusu…

Yorumlar

Yorum bırakın