Kategori: Uncategorized

  • Devletin Aklı Nerede Susar: Hüsrev Gerede’nin Yalnızlığı

    Devletin Aklı Nerede Susar: Hüsrev Gerede’nin Yalnızlığı

    Hüsrev Gerede bu ülkede neden hep eksik anlatıldı? Çünkü bazı insanlar başarı hikâyesi değildir; karakter hikâyesidir. Bazıları sonucu sever ve karakteri zorlanarak okur. Oysa devletler sonuçlarla değil, eşiklerde verilen kararlarla ayakta kalır. Gerede, o eşiklerde duranlardandı. Vitrine çıkmadı; omurgayı taşıdı. Omurga görünmezdir; ama kırıldığında her şey çöker.

    Bandırma Vapuru bugün bir ikon. O gün ise bir ikon değil, hukuk boşluğu idi. Yetkinin muğlak, bedelin şahsi, geri dönüşün suç sayılacağı bir yolculuk. O gemiye binenler sıradan cesurlar değildi; geri dönmeyi kendine yakıştıramayanlardı. Cesaret, ihtimali sevmek değildir; bedeli göze almaktır. Gerede’nin imzası burada başlar: Zafer ihtimaline değil, yenilginin şahsi bedeline bakarak karar vermek ve bu, alkış üretmez; karakter üretir.

    Cumhuriyet kurulduktan sonra asıl imtihan başladı. Dış düşmanla değil; aklın kendisiyle. Devlet, hayatta kalmayı başardığında ilk refleksi düzen kurmaktır. Düzen, rahatlatır ve rahatlık, düşünmeyi yavaşlatır. Düşünce yavaşladığında, disiplin kutsallaşır; sorgu tehlike ilan edilir. İşte devletin aklı burada susar. Susan aklın yerini alışkanlık alır. Alışkanlık ise en pahalı hatadır.

    Bu suskunluğun siyasal adı bellidir: merkezîlik, hiyerarşi, itaat. Bu çizgi kısa vadede güven üretir; uzun vadede zekâyı felç eder. Çünkü güven, soruyu susturarak sağlanırsa, gerçeğin maliyeti ertelenir. Ertelenen maliyet birikir; sonra tek seferde ödenir. Tarih bu faturayı defalarca kesti.

    İsmet İnönü çizgisi tam da bu suskunluğun kurumsal adıdır. Düzeni devletle eşitleyen, itirazı risk sayan, aklı “doğru karar verilmiş gibi yapma” pratiğine indirgeyen bir çizgi. Bu çizgi devleti ayakta tutabilir; ama düşünür kılamaz. Devleti koruduğunu sanırken, onu kendi reflekslerine kilitler. Kilitlenen akıl, düşmandan önce kendi hatasına çarpar.

    Gerede ile bu çizginin uyuşmaması kişisel değildir; ahlakidir. Ahlak derken erdemden değil, aklın sadakatinden söz ediyorum. Gerede’nin sadakati itaate değil, aklaydı. Ben buna iç bağımsızlık diyorum. İç bağımsızlık, dış bağımsızlıktan zordur; çünkü alkış getirmez, koruma sağlamaz. Yalnız bırakır. Devletler iç bağımsızlığı sevmez; çünkü onu denetleyemez.

    Gerede’nin mizacı bağırmaz. Slogan üretmez. Kalabalık toplamaz. Ama yanlış gördüğünde içinden “olur” da demez. Bu tavra sessiz reddiye diyorum. Sessiz reddiye, devlete karşı değildir; devleti kendi konforundan korur. Konforunu kaybetmek istemeyen her merkez, sessiz reddiyeyi dışarı iter. “Gürültü” çıkaranı tasfiye eder; sessiz olanı uzaklaştırır.

    Diplomasi görevleri bu yüzden takdir değil, inceltilmiş bir uzaklaştırmadır. İran, Japonya, Brezilya… Bunlar coğrafya değil, zihniyet aynalarıdır. Gerede oralarda Türkiye’yi temsil ederken, tek eksenli akla karşı ihtimallerle düşünmeyi savundu. İhtimali sevmeyen devlet, sürprizi davet eder. Sürpriz geldiğinde de “öngörülemezlik” der; oysa öngörülebilirdi tabi eğer soru susturulmasaydı.

    Gerede’nin anıları bu yüzden kıymetlidir. Ne intikam vardır ne kahramanlık masalı. Sadece çıplak zaman vardır. Belirsizliğin ağırlığı, suskunluğun anlamı, kararların geri dönüşsüzlüğü. Mustafa Kemal’i putlaştırmaz; onu belirsizliği taşıyabilen bir zihin olarak gösterir. Bu dürüstlük rahatsız edicidir; çünkü resmî anlatı kesinlik ister. oysa DEVLETLER KESİNLİKLE DEĞİL, BELİRSİZLİĞİ YÖNETEBİLME KABİLİYETİYLE BÜYÜR.

    Açık söyleyeyim: Düzen, aklın önüne geçtiğinde devlet ayakta kalır; ama körleşir. Körlük yıkımdan önce gelir. Gerede’nin uyarısı “yıkılıyorsun” değildi; “katılaşıyorsun” idi. Katılaşma, kırılmanın provasıdır. Zaman, bu provayı affetmez.

    Bu ülkede sadakat çoğu zaman itaate indirgenir. Oysa SADAKATİN DAHA AĞIR BİR TÜRÜ VARDIR: AKLA SADAKAT. Akla sadık kalanlar yalnız kalır. Çünkü kalabalıklar konfor ister; akıl bedel. Gerede o bedeli sessizce ödedi. Ne mağduriyet anlattı ne vitrin istedi. Çünkü onun mizacı, haklıyken bile susabilen bir mizaçtı.

    Ve son sözüm;

    Devletleri ayakta tutanlar, en çok konuşanlar değildir; aklını konuşturmaktan vazgeçmeyenlerdir. HÜSREV GEREDE, DEVLETLE KAVGA ETMEDEN DEVLETİ AKILSIZLIKTAN KORUMAYA ÇALIŞANLARIN ADIDIR.

    Gürkan KARAÇAM

    #hüsrevgerede #akıl #vatansever

  • Yanlış Kurgulanmış Zekâ Devletleri Nasıl Felç Eder?

    Yanlış Kurgulanmış Zekâ Devletleri Nasıl Felç Eder?

    Devletler neden hazırlıksız yakalanır? Neden herkes “geliyorum” diyen krizlere şaşırır? Neden raporlar doğruyken sonuçlar yanlıştır? Neden en zeki kadroların yönettiği sistemler, en ilkel hataları tekrar eder?

    Asıl soru şudur: Devletler düşünür mü, yoksa sadece akıllı görünen refleksler mi üretir?

    Bugün ulusal güvenlik mimarisi, zekâyı kutsallaştırıyor. Daha fazla veri, daha karmaşık model, daha sofistike analiz… Peki kimse şunu sormuyor mu: Bu zekâ neye göre düşünüyor? Hangi varsayımlarla başlıyor, hangi ihtimalleri daha baştan imkânsız sayıyor, hangi senaryoları “bizlik değil” diye bilinç dışına itiyor?

    Zeka, sınırlandırılmadığında genişlemez; dağılır ve dağılmış zeka, strateji üretemez; gürültü üretir.

    Bugün birçok devletin sorunu bilgi eksikliği değil, anlam fazlalığıdır. Her veri değerlidir sanılır, her ihtimal masaya konur, her risk eşit ağırlıkla tartışılır. Sonuçta karar verici, gerçeği seçemez; en az rahatsız eden yorumu seçer. İşte stratejik çürüme tam burada başlar. Çünkü tehditler çoğu zaman en rahatsız edici yerden gelir.

    Peki neden en zeki insanlar en tehlikeli körlükleri üretir? Çünkü zeka yükseldikçe, insan kendi düşünme biçimine âşık olur. Model gerçeğin önüne geçer. Simülasyon, sezgiyi ezer. “Öngördük” cümlesi, “anladık” sanrısına dönüşür ve bir süre sonra devlet, sahayı değil; kendi zihnini yönetmeye başlar.

    Asıl kırılma şudur: Yanlış kurgulanmış zekâ, hatayı fark etmez çünkü sistem, hatayı dış veriyle değil, iç onayla ölçer. Bu yüzden bazı tehditler hiç görünmez. Bazıları ise gereğinden fazla büyütülür ve sonuçta devlet, gerçek düşmanla değil; kendi korkularının karikatürüyle savaşır.

    Şimdi asıl soruyu sorayım: Ulusal güvenliği gerçekten güçlendirmek istiyorsak neyi değiştirmeliyiz? Silahı mı? Teknolojiyi mi? Kurumları mı? HAYIR. DÜŞÜNME MİMARİSİNİ.

    Çözüm, daha zeki insanlar bulmak değildir. Çözüm, zekâyı doğru yere bağlamaktır.

    BİRİNCİ HAMLE: Karar mekanizmalarında “kognitif kör nokta denetimi” kurulmalıdır. Her stratejik kararın yanında şu soru zorunlu hale gelmelidir: “Bu senaryoyu neden dışladık?” Bir ihtimalin neden masadan kalktığı açıklanamıyorsa, o ihtimal otomatik olarak yeniden masaya dönmelidir. Bu, basit ama yıkıcı derecede etkili bir filtredir.

    İKİNCİ HAMLE: Analiz birimleri sadece veri üretmemeli, rahatsızlık üretmelidir. Sistemi doğrulayan raporlar değil, sistemi bozan sorular ödüllendirilmelidir. Yanlış çıkan ama zihni açan analiz, doğru çıkan ama rehavet üreten analizden daha değerlidir. Çünkü güvenlik, doğrulukla değil; uyanıklıkla ayakta kalır.

    ÜÇÜNCÜ HAMLE: Karar verici elitler için düzenli zihinsel mimari stres testleri yapılmalıdır. Tıpkı askeri tatbikat gibi. Gerçekliği değil, varsaydığın dünyayı temel alarak düşünmek yasaklanmalı, bilinçli olarak ters senaryolarla karar aldırılmalıdır. Amaç doğru cevabı bulmak değil; yanlış düşünme biçimini ifşa etmektir.

    DÖRDÜNCÜ VE EN KRİTİK HAMLE: Devlet aklı, sahayla yeniden temas etmelidir. Gerçeklik, tabloya sığmaz. Sezgi, verinin düşmanı değil; tamamlayıcısıdır. Sahadan gelen “ölçülemeyen” bilgiler, artık “bilim dışı” diye dışlanmamalıdır. Çünkü tarih boyunca en büyük sürprizler, ölçülemeyenlerden gelmiştir.

    Şunu kabul edelim:

    Güçlü devlet, her şeyi bilen devlet değildir. Güçlü devlet, yanılabileceğini bilen devlettir.

    Bugün gerçek tehdit dışarıda değil. Gerçek tehdit, çok zeki olup yanlış düşünen zihinlerin, devleti kendi iç labirentine hapsetmesidir.

    Ve asıl soru artık şudur:

    Biz devleti daha mı akıllı yapıyoruz, yoksa daha uyanık mı? Çünkü uyanıklık yoksa, zekâ sadece çöküşü hızlandırır. İşte gürültü burada kopar.

    Gürkan KARAÇAM

    #zeka #mimari #kurumsallaşma #devlet

  • Kabil’in İşlediği Cinayetten Hz. Âdem’i Sorumlu Tutabilir misiniz?

    Kabil’in İşlediği Cinayetten Hz. Âdem’i Sorumlu Tutabilir misiniz?

    Zeki insan, düşünceyi yavaşlat ve şu soruyla başla: Suç bireyden koparıldığında hukuk nereye gider? Bir çocuk cinayet işledi diye anne babaya ceza yazıldığında, zinciri nerede keseceğiz?

    Bir adım daha atalım: Aileler ne yapsın? Çocuklarını evlatlıktan mı reddetsin? Birilerinin önerdiği örtük çözüm bu mu? “Eğer sorumlu tutulacaksanız, evladınızdan vazgeçin” mi deniyor? Hukuk, aile bağlarını koparmaya mı çağırıyor, yoksa aklı susturmaya mı? Bu yaklaşım, suçun şahsiliği ilkesini yalnızca ihlal etmiyor; onu anlamsızlaştırıyor. Suçu bireyden alıp soy kütüğüne yazmak, hukuku adalet terazisi olmaktan çıkarıp toplu cezalandırma mekanizmasına dönüştürür.

    O zaman soralım: Kabil’in işlediği cinayetten Hz. Âdem’i sorumlu tutabilir miyiz? Tutarsak nereye varırız? Tarihi, yoksulluğu, travmayı, medyayı, dili, ekonomiyi de sanık sandalyesine mi oturtacağız? Yoksa sadece en kolay hedefi mi seçeceğiz?

    Mevcut hukuk düzeninde azmettiriciliğin ispatlandığı anda zaten ağır bir suç olduğu açık. Hukuk, fail ile azmettiriciyi ayırabilecek kadar keskindir. Buna rağmen neden “aile de cezalandırılsın” deniyor? Delil bulmak zor geldiği için mi? Sosyal politika üretmek zahmetli olduğu için mi? Eğitimde nitelik, sosyal destek, bağımlılıkla mücadele, medya dili konuşulmasın diye mi? Sert bir cümleyle akıl rahatlatmak, uzun soluklu bir çözümden daha mı cazip?

    Zeki insan, asıl sorular şimdi başlıyor. Bu çocuklar hangi iklimde büyüyor? Sabah uyandıklarında önlerinde nasıl bir gelecek resmi var? Sürekli aşağılanan, değersizleştirilen, umutsuzluğa itilen bir zihinden hangi sağduyu beklenir? Devletin görevi suçtan sonra bağırmak mıdır, yoksa suçtan önce o iklimi dağıtmak mı? Yangını çıkaran koşulları görmezden gelip, küle ceza yazmak adalet midir?

    Bir de seçici öfke meselesi var. Varlıklı ailelerin çocukları benzer suçlara karıştığında neden “aile de cezalandırılsın” cümlesi aynı yükseklikte kurulmadı? Neden o zaman soy, sop, köken tartışması açılmadı? Demek ki mesele hukuk değil; hedef seçimi. Günah keçisi hazır olduğunda adalet bağırıyor, hazır olmadığında susuyor. Bu sessizlik kime yarıyor?

    Uyuşturucu bağımlısı bir çocuğu düşün. O ailenin yükünü düşün. Yeterince yıkım yaşamamışlar gibi bir de cezayla mı sınanacaklar? Çocuğu bağımlılığa iten kolay erişim, denetimsizlik, umutsuzluk, kültürel çürüme konuşulmayacak; bunun yerine “aileni de yak” mı denecek? Bu hangi insani terazide dengede durur? Sorumluluk yukarıdan aşağı mı iner, yoksa aşağıya doğru mu itilir?

    Ve en çarpıcı soru: Aileler hukuken ne yapacak? Evlatlıktan reddetme dalgası mı başlayacak? “Devlet beni çocuğumdan sorumlu tutuyor, öyleyse bağımı koparayım” mı diyecekler? Bu, suçu azaltır mı, yoksa daha çok sahipsiz çocuk mu üretir? Sahipsizleşen çocukların suçla temasının artacağını bilmeyen var mı? Hukuk, bağ kurmayı teşvik etmesi gerekirken, kopuşu mu ödüllendirecek?

    Mesele ceza değildir zeki insan. Mesele refah devletidir. Eğitimde niteliktir. Medyada dildir. Sinemada ve dizilerde kurulan dünyadır. Çocuğun zihnine her gün hangi kahramanların, hangi şiddet imgelerinin, hangi değerlerin ekildiğidir.

    Hızın kutsandığı, düşünmenin küçümsendiği bir kültürde, sağduyu nasıl yeşerecek? Gündemin hızıyla düşünenin düşünme yetisi felce uğrar; felce uğrayan akıldan adalet mi doğar?

    Elbette cinayet kabul edilemez. Bu tartışmasızdır. Ama kalıcı çözüm gerçekten bu mu? Aileleri toptan suçlu ilan ederek daha güvenli bir toplum mu kurulacak, yoksa adaletsizlik daha sistemli bir hâle mi gelecek? Hukuku intikamın diliyle konuşturmak mı kolaydır, yoksa hukuku aklın ve merhametin diliyle savunmak mı?

    Son soru en ağır olanıdır: Suçu üreten şartları konuşacak cesaret var mı? Yoksa her seferinde bu milletin çocuklarını günah keçisi yapıp sistemi melek ilan etmeye devam mı edilecek?

    Gerçek adalet, en yüksek sesle bağıranın değil; en derin soruyu sormaktan kaçınmayanın kurduğu cümlede gizlidir.

    Gürkan KARAÇAM

    #hukuk #adalet

  • Bu Bir Kriz Çağı Değil;Bir Yorgunluk Rejimi

    Bu Bir Kriz Çağı Değil;Bir Yorgunluk Rejimi

    Sabah uyanıyorsun. Gün henüz başlamadan zihninde bir yük var. Bedende değil, duyguda da değil; daha derinde. Gündemi açmak istemiyorsun. Çünkü artık bilgi almak değil, yüklenmek gibi geliyor. Ne çıkacağını tahmin edebiliyorsun. Yeni bir kriz, yeni bir tartışma, yeni bir belirsizlik ve fark etmeden şunu düşünüyorsun: bugün de böyle geçecek.

    Bu his kişisel değil. Bu, bir çağın ruh hali. Artık toplumlar büyük felaketlerle çökertilmiyor. Sert kırılmalar, ani yıkımlar eskide kaldı. Bugün olan şey daha yavaş, daha sessiz, daha etkili. İnsanlar yavaş yavaş yorulur. Sürekli bir şeyler olur ama hiçbir şey tamamlanmaz. Sorunlar çözülmez, sadece şekil değiştirir. Gündem kapanmaz, katman katman birikir. Zihin nefes alamaz.Yorgun bir zihin derinleşemez. Uzun neden sonuç ilişkilerine giremez. Karmaşıktan kaçar, basite sığınır. Kısa açıklamalar ister, hazır cevaplara razı olur. Çünkü düşünmek enerji ister ve sürekli kriz halinde tutulan bir toplumda o enerji bilinçli biçimde tüketilir. Bu yüzden çağın asıl silahı sessizlik değil, gürültüdür.

    Herkes konuşur ama kimse dinlemez. Herkes tepki verir ama kimse düşünmez. Sürekli meşguliyet, sürekli dikkat dağınıklığı, sürekli bir “acil durum” hali… Gürültü arttıkça gerçek silikleşir ve insanlar bunu özgürlük zanneder. Bir noktadan sonra şu cümle duyulmaya başlar: ne yapalım, hayat böyle. Bu cümle sıradan görünür. Oysa bu, zihinsel teslimiyetin ilanıdır. Çünkü artık soru bu neden oluyor değildir. Soru buna karşı duracak gücüm var mı haline gelmiştir ve çoğu zaman cevap hayırdır.

    Bu bir işgal gibi algılanmaz. Çünkü tank yoktur, uçak yoktur, siren yoktur. Açık yasaklar konmaz. Kimse kimseye sus demez. Herkes zaten konuşuyordur ama tam da bu yüzden kimse gerçekten bir şey söyleyemez. Hâsılı; gürültü, sessizliğin en sofistike biçimidir.

    Bir toplum işgal edildiğini anlarsa direnebilir oysa yorulduğunu fark etmeyen bir toplum zaten kaybetmiştir. Çünkü yorgun zihinler gelecek kuramaz. Yorgun zihinler sadece bugünü atlatmaya çalışır ve tarih, günü kurtaranları değil, zihnini koruyanları yazar.

    Bu bir komplo anlatısı değil. Bir düşman listesi hiç değil. Bu bir tespit. Gücün artık kimin daha sert vurduğuyla değil, kimin daha uzun süre yorabildiğiyle ölçüldüğü bir çağdayız ve bu çağda en tehlikeli şey krizler değil; bitmeyen kriz hissidir.

    Burada asıl soru bunu kim yapıyor değil. Asıl soru şudur: biz ne zaman bu kadar yorulduk ve daha önemlisi… Ne zaman birilerinin bizi bilinçli olarak yorduğunu fark etmeyi bıraktık?

    Yorgunluk kader değildir. Öğretilmiş bir haldir ve fark edildiği anda çözülmeye başlar. Bir toplum yorulduğunu fark ettiği gün, ilk kez alan kazanır. Her gündeme koşmamayı, her tartışmaya dahil olmamayı, her gürültüyü ciddiye almamayı öğrendiği an zihinsel egemenliğini geri alır.

    Umut büyük laflarda değildir. Küçük ama bilinçli tercihlerde başlar ve bu zihni sürekli açık tutmakta değil, gerektiğinde kapatabilmektedir.

    Sonuç olarak direnç bazen ileri atılmak değil, yerini koruyabilmektir. İnsan yorararak yönetilir, EVET! Ama dinlenmeyi bilen insan, yeniden düşünür. Yeniden düşünen toplumlar ise yön değiştirir ve tarih bunu defalarca göstermiştir.

    En sessiz anlar, en büyük kırılmaların hemen öncesidir.

    Gürkan KARAÇAM

    #yoruyorlar #bilinçli #olarak

  • İNSANLIK NEDEN AYNI HATALARI TEKRARLAMAKTA BU KADAR ISRARCI?

    İNSANLIK NEDEN AYNI HATALARI TEKRARLAMAKTA BU KADAR ISRARCI?

    Zeki insan sen bilirsin: İnsanlığın aynı hatalara geri dönmesi cehaletin ürünü değildir; asıl mesele, zekânın bireyde parlayıp toplumda dağılmasıdır.

    İnsan tek başınayken düşünebilir, tartabilir, tereddüt edebilir; kalabalığa karıştığında ise düşünmenin ağırlığını omzundan indirir. Aklın yerini hız, muhakemenin yerini uyum alır. Böylece bilgi artarken yön kaybolur; seçenek çoğalırken irade zayıflar ve toplumlar bu yüzden yanlış olduğunu bildikleri kararları alkışlayabilir, sonuçlarını öngördükleri felaketlere hevesle yürüyebilir ve geçmişte bedelini ödedikleri hataları “değişen şartlar” gerekçesiyle yeniden meşrulaştırabilir.

    Aklından geçen soruları biliyorum zeki insan: Bir toplum, kendisini defalarca yaralayan bir yolu neden tekrar kutsar? Aynı çukura düşmenin adını neden her seferinde başka bir gerekçeyle değiştirir?

    Burada tekrar eden olaylar değildir; konfor karşısında geri çekilen akıldır. Çünkü bireysel zekâ risk alabilir; toplumsal zihin ise güvenlik arar. Birey soru sormaktan güç alırken kalabalık onayla rahatlar.

    Zeki insan sen bilirsin, insan düşünürken cesurdur; çoğunluğa dönüştüğünde ise itaatkâr ve bu dönüşüm gerçekleştiğinde kararlar hızlanırken derinlik kaybolur. Hâsılı hızın derinliğe galip geldiği yerde, doğrular basitleşir; basitleşen doğrular ise kolayca yanlışlara hizmet eder.

    Fark ettiğinin farkındayım zeki insan: Toplumsal akıl, bireysel zekâların toplamı değildir; sorumluluğun seyreltilmiş hâlidir. Herkesin biraz bildiği, kimsenin bütünü üstlenmediği yerde düşünce parçalanır. Parçalanan düşünce, yön bulamaz; yön bulamayan toplum, güçlü görünen ama kırılgan kararlar üretir ve bu kırılganlık eleştiriyi tehdit, tereddüdü zayıflık, sorgulamayı ayrışma olarak damgalar. Damgalar çoğaldıkça düşünmenin bedeli yükselir. Bedel yükseldiğinde akıl geri çekilir; yerini alışkanlıklar alır. Alışkanlıklar kutsandığında ise tarih sahneye çıkar ve aynı yanlışı yeni bir adla yeniden oynatır.

    Şu çelişkiyi senin de gördüğünden eminim zeki insan: İnsanlık ilerlemeyi üretir, fakat çöküşü tekrarlar. İlerleme bilgi biriktirir; çöküş sorumluluğu dağıtır. Bilgi çoğaldıkça muhakemenin derinleşmesi gerekirken, kalabalıklar derinliği yük sayar. Yük sayılan derinlik terk edildiğinde yüzeysel doğrular hız kazanır. Yüzeysel doğrular hızlandığında “işe yarıyor” hissi hakikatin önüne geçer. İşe yararlık kutsandığında, yarın ödenecek bedel bugünden görünmez olur. Ve her seferinde aynı şaşkınlık sorusu dolaşıma girer: “Nasıl oldu?” Oysa asıl soru şudur: Ne zaman düşünme sorumluluğunu bıraktık?

    Sen, bilirsin: Tarih, hataların arşivi değildir; aklın dağıldığı anların kaydıdır. İnsanlık bu yüzden aynı yere çarpar; çünkü her seferinde farklı bir dille aynı vazgeçişi yaşar. Vazgeçilen bilgi değildir zeki insan; vazgeçilen, kararın ağırlığını taşımaya razı olmaktır. Anlayacağın düşünme bireyde kaldığında parlak, toplumda örgütlenemediğinde kırılgandır. Kırılgan akıl gürültüyü sever; gürültü muhakemeyi bastırır ve bastırılan muhakeme konforu kutsar; konfor kutsandığında ise tarih bir kez daha aynı dersi başka bir başlıkla anlatır.

    Zeki insan resmi net olarak gördüğünden eminim: İnsanlık hatalarından ders almıyor değil; dersin bedelini kalabalık hâlinde taşımayı reddediyor. Bu reddediş sürdükçe ilerleme yeni icatlarla devam ederken, benzer çöküşler tekrarlanıyor ve tarih, aynı hikâyeyi her kuşakta biraz daha tanıdık, biraz daha tanınmaz yüzlerle yeniden yazmayı sürdürüyor…

    Gürkan KARAÇAM

    #hata #yanlış #tarih #tekerrür

  • SAVAŞLAR TOPRAK İÇİN Mİ?                                YOKSA AKIL, TOPRAĞI SADECE SAHNE OLARAK MI KULLANIYOR?

    SAVAŞLAR TOPRAK İÇİN Mİ? YOKSA AKIL, TOPRAĞI SADECE SAHNE OLARAK MI KULLANIYOR?

    Zeki insan şunu bilir: Bir çağ, savaşı nasıl anlatıyorsa; gerçeği de anlatısında o şekilde gizliyordur. Toprak denildiğinde göz hizasında haritalar belirir. Sınırlar, renkler, bayraklar… Oysa bugünün savaşları haritayla başlamaz; haritayı okuyan aklın ayarlarıyla başlar.

    Şimdi en rahatsız edici soruları sorayım. Savaşlar gerçekten toprak için mi? Eğer öyleyse, neden kazananlar sınır çizmek yerine ulusların hanelerine borç yazıyor? Eğer öyleyse, neden savaş bitiyor ama ülkeler hâlâ kendi kararlarını alamıyor? Eğer öyleyse, neden toprağını koruduğunu sanan toplumlar, geleceğini kaybediyor?

    Demek ki mesele toprağın kendisi değil. Toprak, yalnızca hikâyenin ön kapağı. Zeki insan fark eder: Modern savaşta ilk düşen şey bina değildir; kavramdır. Kim düşman, kim dost; Ne savunma, ne saldırı; Ne özgürlük, ne işgal ve bu ayrımlar bulandırıldığında, ne topa ne de mermiye gerek kalmaz. Toplum kendi kendini kilitler ve kilitlenen bir akıl, yıkılmış surlardan daha savunmasızdır.

    Bugün “enerji için savaşılıyor” denir. Petrol, gaz, maden… Peki enerjiye sahip olup da kendi politikasını belirleyemeyen ülkeler neden sürekli kriz yaşıyor? Enerji fakiri olup da küresel masalarda sözü geçen ülkeler nasıl olur da istikrar ihraç eder?

    Buradan anlaşılan şudur: Enerji, savaşın sebebi değil; bağımlılığın yakıtıdır. Asıl hedef, kimin hangi kararı alacağıdır. Zeki insan tam burada şu soruları sormadan geçemez: Bir insan, kendi çıkarına olmayan bir savaşta neden ölür? Bir toplum, neden başkasının hesabı için yıkıma razı olur?

    Çünkü ona, bunun kendi hikâyesi olduğu öğretilmiştir. Yani ikna edilmiştir.

    İkna, modern çağın en etkili silahıdır ve bu silah, en çok “haklılık” ambalajı giydirilerek çalıştırılır. Bu yüzden bugün savaşlar cephede değil; müfredatta, manşette, kredi sözleşmesinde, aşağılayan dilde yürür. Yoksa silah konuştuğunda, iş çoktan bitmiştir. Çünkü silah, teslim alınmış bir aklın son cümlesidir.

    Zeki insan bilir: Vekâlet denen şey, orduların devri değil; iradelerin kiralanmasıdır. Bir toplumun çocukları, başka bir aklın hedefleri için ölmeye ikna edilmişse; orada toprak kaybedilmeden çok önce ülke kaybedilmiştir ve bu noktada rahatsız edici sorular kaçınılmazdır: Kendi parasını yönetemeyen bir ülkenin toprağı gerçekten kime aittir? Kendi gençlerine gelecek sunamayan bir düzen, neyi savunmaktadır? Kendi değerlerini küçümseyen bir toplumun düşmana ihtiyacı var mıdır? Kendi aklını savunamayan bir halk, sınırını kimle koruyacaktır?

    Zeki insan, savaşın gürültüsüne bakıp aldanmaz. Sessizce kurulan mimariyi izler. Hangi kavramların parlatıldığını, hangilerinin susturulduğunu takip eder çünkü bilir ki bir toplum, hangi kelimelerle düşünüyorsa; o kelimelerin sahibine hizmet eder ve tam da bu yüzden bazı ülkeler savaştan hiç kurtulamaz. Çünkü asıl düşman onların şehirlerini değil, zihinlerindeki tüm siperleri çoktan ele geçirmiştir. Barış gelmez; çünkü mesele harita değildir. Mesele, kimin düşüneceği ve kimin karar vereceğidir.

    Zeki insan için son sorum sanırım en ağır olanıdır: Toprak için savaştığını sananlar, akıllarını kaybettiklerinin farkında mı?

    Zeki insan burada durur ve şunu söyler: Toprağı savunmak cesaret ister ama aklı savunmak, çelikten bir irade… Ve ne yazık ki; bugün insanlık, haritaya bakarken kendi düşünme yetisini devrettiğini hâlâ fark edemiyor.

    Sonuç olarak savaşlar en basit hâliyle toprak için değil, kendi aklını mutlak sanan bir zihnin, başka bir aklın varlığına tahammül edememesi yüzünden çıkar; kibir, bu tahammülsüzlüğün duygusu, tahakküm ise onun kurumsallaşmış biçimidir; bir akıl kendini merkez, karşısındakini nesne gördüğü anda müzakere anlamını yitirir, ikna yerini dayatmaya bırakır ve şiddet meşruiyet kazanır; bu yüzden savaş, çıkar çatışmasından çok önce üstünlük iddiasının, güvenlik söyleminden çok önce haklılık tekelinin, toprak işgalinden çok önce başkasının seçeneklerini yok etme arzusunun sonucudur.

    Gürkan KARAÇAM

    #savaş #akıl

  • Bootcamp.tr: Kognitif Mimari, Disiplin ve Sağlıklı Yaşamın Sessiz Stratejisi

    Bootcamp.tr: Kognitif Mimari, Disiplin ve Sağlıklı Yaşamın Sessiz Stratejisi

    Zeki insan şunu bilir: Sağlıklı yaşam meselesi kas, kilo ya da estetikten çok daha önce aklın nasıl yapılandığıyla ilgilidir. Çünkü beden, zihnin verdiği kararların gecikmeli sonucudur. Bugün pek çok insan spor yapamadığını söyler; oysa asıl mesele hareket edememek değil, hareketi zihinde konumlandıramamaktır. İşte tam bu noktada bazı dijital yapılar, farkında olmadan bir yaşam tarzı mimarisi inşa eder. Bootcamp.tr tam olarak burada durur.

    Zeki insan fark eder: Spor salonuna bağımlı olmayan, doğayla temas eden, açık alanlarda yapılan egzersizler yalnızca fiziksel değil, kognitif bir yeniden düzenleme başlatır. Beton duvarlar arasında yapılan tekrarlarla, toprağa basarak yapılan disiplinli hareket aynı sonucu doğurmaz. Çünkü biri bedeni zorlar, diğeri zihni hizaya sokar. Bootcamp.tr’nin sunduğu yaklaşım, tam da bu ayrımı sessizce öğretir. Burada egzersiz bir amaç değildir; araçtır. Asıl hedef, dağınık bir zihni ritme sokmak, iradeyi tekrar tekrar aynı noktaya çağırmaktır.

    Zeki insan bilir ki yağ yakımı yalnızca metabolik bir süreç değildir; aynı zamanda karar yakımıdır. Gereksiz alışkanlıklar, ertelenmiş disiplinler ve sürekli “yarın” denilen zihinsel kaçışlar, ancak sistemli bir tekrar kültürüyle ortadan kalkar. Bu kültür, kamp ruhu dediğimiz şeyin özüdür. Kamp zeki insan için romantik bir kaçış değildir. Kamp; konforun bilinçli olarak azaltıldığı, zihnin kendisiyle baş başa bırakıldığı bir kognitif arınma alanıdır. Bootcamp.tr’nin egzersizi kamp kültürüyle birlikte sunması tesadüf değildir. Çünkü doğa, zihnin mazeret üretme kapasitesini düşürür. Ya hareket edersin ya da yerinde sayarsın. Arada bahane yoktur. İşte bu yalın gerçeklik, insanı dönüştürür.

    Zeki insan şunu da görür: Sağlıklı yaşamı sürdürülebilir kılan şey motivasyon değil, alışkanlık mimarisidir. Anlık hevesler çabuk söner; fakat iyi kurgulanmış bir sistem, insanı farkında olmadan taşır. Bootcamp.tr’nin içerikleri bu yüzden bağırmaz, süslemez, abartmaz. Çünkü bağıran şeyler unutulur; sessizce tekrar eden şeyler yerleşir. Beslenme, disiplin, motivasyon ve süreklilik vurgusu, tam olarak bu nedenle yan yana durur. Burada anlatılan sağlıklı yaşam, “kısa sürede değişim” vaadiyle pazarlanan bir illüzyon değildir.

    Zeki insan bilir ki hızlı dönüşüm yoktur; doğru yönde istikrarlı yürüyüş vardır. Açık alanda yapılan bir squat, yalnızca bacağı değil; “yapabilirim” diyen zihinsel kası da güçlendirir. Bir kamp sabahında yapılan antrenman, günün geri kalanına sirayet eden bir zihinsel disiplin üretir. İşte bu, reklamlarda anlatılmayan ama gerçek dönüşümü sağlayan şeydir.

    Bugün dijital dünyada bilgi çoktur ama rehber azdır. Herkes konuşur, azı yol gösterir. Bootcamp.tr’nin farkı, insanı kendine bağımlı kılmaması; aksine kendi bedenini ve zihnini okumayı öğretmesidir.

    Zeki insan için en değerli rehber, sonunda rehbere ihtiyaç bırakmayacak olandır. Bu yaklaşım, sağlığı bir ürün değil, bir karakter meselesi olarak ele alır.

    Sonuçta zeki insan şunu görür: İnsan sağlığı, stratejik bir konudur. Dağınık zihinler güçlü bedenler üretemez. Güçlü bedenler ise ancak disiplinli zihinlerin yan ürünüdür. Bootcamp.tr tam da bu zincirin ilk halkasına dokunur; fark ettirmeden, bağırmadan, slogan atmadan. Kendini yeniden inşa etmek istiyorsan, önce zihnini hizaya sok. Beden zaten seni takip eder.

    Abdullah DÜLGER ; bir asker , bir sağlıklı yaşam uzmanı ve bootcamp.tr de sizler için harika paylaşımlar yapıyor. Zeki insanlar için harika bir buluşma noktası…

    Gürkan KARAÇAM

    #bootcamp #spor #sağlık

  • SİSTEMİN BİLEDİĞİ ZEKA: AŞAĞILAMA, KOGNİTİF MİMARİ VE TARİHİN GERİ DÖNÜŞÜ

    SİSTEMİN BİLEDİĞİ ZEKA: AŞAĞILAMA, KOGNİTİF MİMARİ VE TARİHİN GERİ DÖNÜŞÜ

    Zeki insan, tarihin büyük felaketlerini tek tek isimlerle açıklamaya çalışmanın kolaycılık olduğunu bilir. Çünkü tarih, tek bir yüzle değil; o yüzü mümkün kılan aynalarla yazılır. Bir toplum kimi çağırır, kimi iter ve asıl belirleyici olan da iterken hangi dili kullandığıdır. Ölçen bir dil mi, aşağılayan bir dil mi? İşte kader, tam burada sessizce mühürlenir.

    Zeki insan, genç bir adamın ressam olmak istemesini hatırlar. Adolf Hitler için kapı başka türlü kapanabilirdi. Yönlendirilebilirdi, eğitilebilirdi, en azından insan onurunu zedelemeden geri çevrilebilirdi. Olabilirdi ama olmadı. Olmayan yalnızca bir sanat kariyeri değildi; ahlâk ile zekâ arasında kurulması gereken köprü de kurulmadı. Aşağılama tekrarlandı, dışlanma normalleştirildi. Zihin keskinleşti ve yönünü kaybetti. Sonuç olarak güç, onarmanın değil rövanşın aracı hâline geldi. Sonrası herkesin malumu, bir insanlık enkazı.

    Zeki insan, İtalya’da da bir başka yolu görür. Benito Mussolini gazeteci olmak istedi, entelektüel olmak istedi, kabul görmedi. Olabilirdi ve fikirle derinleşebilirdi ama olmadı. Aşağılama, kognitif mimaride ahlâk kolonlarını çökertti. Güç, ideoloji kisvesiyle kutsandı. Sistem, kendisine yer vermediklerini yerinden eden bir aklı sahneye çıkardı. Faşizm, bir ideoloji olmaktan önce; toplumsal dilin zehirli bir sonucuydu.

    Zeki insan, “görece olumlu” diye parlatılan örneklerin de masum olmadığını görür. Winston Churchill defalarca başarısız oldu, alaya alındı, dışlandı. Olabilirdi, tamamen silinebilirdi ama olmadı. Ancak bu hikâye, saf bir erdem masalı da değildir. Güç geldiğinde, insanlığı kurtaran kararlar kadar, sömürgeci aklın sert mirasını da taşıdı.

    Demek ki mesele, sadece “iyi” ya da “kötü” olmak değil; sistemin ürettiği aklın hangi alanlarda yıkım, hangi alanlarda onarım yaptığıdır. Görece olumlu sonuçlar bile, kusursuz bir ahlâkın ürünü değildir.

    Zeki insan, askerî dehaların da kenara itilebildiğini bilir ve Charles de Gaulle’nın Cezayir yaklaşımını da elbette tasvip etmez. Charles de Gaulle görmezden gelindi, bekletildi. Farklı da olabilirdi, tarihin dipnotu da olabilirdi ama olmadı. Burada da sistem, kapıyı tamamen kilitlemedi. Demek ki sistemin küçük bir adaleti bile, büyük bir felaketi engelleyebilir.

    Zeki insan, bütün bu örnekleri tek bir potada eritir ve şunu görür: Aynı “olmaz”lar, aynı reddedişler, aynı dışlanmalar… Ama sonuçlar bambaşka. Fark nerede başlar? Kognitif mimaride. Ahlâk, bu mimarinin taşıyıcı kolonuysa; aşağılama, yıkıcı darbedir. Aşağılama zekâyı keskinleştirir; fakat yönünü bozar.

    İşte bıçağın hikâyesi burada başlar.Zeki insan bilir: Bıçak aslında bir demirdir, bir çeliktir. Tarla sürer, ekmek keser, hayat kurtarır ama ona vura vura keskinleştirenler vardır. Sonra o bıçak dönüp onları kestiğinde ağlarlar. Demiri suçlamak kolaydır; çekiçi hatırlamak zor. Çekiç bazen bir jüri masasıdır, bazen bir parti teşkilatı, bazen susan bir kalabalık, bazen de “bizden değilsin” diyen bir dildir.

    Zeki insan şimdi de bugüne bakar. Talip oldukları yerlere, kokuşmuş çarkların arasında ezilerek gelemeyenler, görece zeki ve donanımlı insanlar vardır. Onlara hangi dili öğretiyoruz? Sabır mı, suskunluk mu, yoksa aşağılanmayı normalleştirmek mi? Her aşağılayıcı cümle, zihinde bir hesap açar. O hesap kapanmaz; devreder. Devreden hesaplar bir gün tahsil edilir. Tahsilat bazen reform olur, bazen diktatörlük.

    Hangisi olacağını ne belirler? Kesinlikle alkış değil; AHLÂK!

    Zeki insan, toplumların canavarlarını bir gecede doğurmadığını da bilir. Onları küçük küçük besler: görmezden gelerek, alay ederek, kayırarak, susarak büyütür onları. Sonra canavarlar güçlenir ve aynaya bakar. Aynada tek bir yüz yoktur aslında; bir toplumun dili vardır. Peki o ayna kırıldığında, o parçalar kimin ya da kimlerin elini kesecektir?

    Zeki insan, en sona en ağır soruyu bırakır: Bugün yer vermediklerimiz yarın kimlerin yerini alacak? Ve daha sarsıcı olanı: Bugün çarkların altında ezilen o görece zeki ve donanımlı insanlar, yarın kimlerin cellâdı olacak?

    Toplum ya da adına sistem dediğimiz mekanizma, zekâyı ahlâkla terbiye etmezse; zekâ sistemi terbiye etmeye kalkar ve o terbiye, çoğu zaman vahşice yapılır.

    Gürkan KARAÇAM

    #zorbalık

  • AKLIN KUŞATILDIĞI YER: İRAN VE GÜRÜLTÜYLE ÖRTÜLEN GERÇEK

    AKLIN KUŞATILDIĞI YER: İRAN VE GÜRÜLTÜYLE ÖRTÜLEN GERÇEK

    Zeki insan…

    Bu yazımı okurken sana sunulan hiçbir büyük devlet anlatısını “insanlık” etiketiyle kabul etme. Çünkü bu çağda en büyük yalan en çok “insanlık” kelimesi kullanılarak söylenir.

    İran konuşulurken üretilen gürültü; hakikati gizlemek için değil, niyeti maskelemek için tasarlanır. Gürültü, suçun sesidir. Sessizlik ise hesabın.

    ABD’den başlayayım. ABD İran’dan demokrasi istemiyor. İnsan hakları hiç istemiyor. Rejim değişikliği de bir amaç değil; sadece araç. ABD’nin istediği şey nettir: Kendi küresel düzenine direnebilecek her aktörün hesaplanabilir, yıpratılmış ve bağımlı hale gelmesi. İran’ın nükleer programı, ABD için bir güvenlik tehdidi değil; baskı için ideal bir bahane. Washington İran’ı yakmak istemez; İran’ı sürekli kaynatmak ister. Çünkü kaynayan bir ülke, asla bölgesel irade üretemez. ABD’nin ahlâk söylemi, sahadaki yaptırımların ve vekâlet savaşlarının üstüne örtülen sentetik bir örtüdür. Bombanın düştüğü yerde demokrasi yoktur; çıkar vardır.

    İsrail’e gelince… Burada artık kelimeleri yumuşatmanın bir anlamı yok. İsrail, güvenlik söylemini bir sürekli şiddet lisansına dönüştürmüş durumdadır. İran tehdidi, İsrail için bir savunma gerekçesi değil; sınırsız operasyon hakkı üretme aracıdır. İsrail’in bölgeye dair vizyonu barış değildir; kontrol edilebilir kaostur. Sürekli düşman, sürekli alarm, sürekli meşruiyet… İnsan hakları söylemi, İsrail devlet aklında sadece kendisi için geçerlidir. Kendi güvenliğini kutsallaştırırken, başkasının yaşamını değersizleştiren her yapı, insanlıktan değil; üstünlük psikolojisinden beslenir.

    İngiltere… En tehlikelisi belki de budur zeki insan. Çünkü İngiltere bağırmaz, bombalamaz, manşet olmaz. İngiltere yazar. Bir cümle yazar, bir madde ekler, bir mekanizma kurar. Sonra bir ülke nefessiz kalır. İngiltere’nin İran dosyasındaki rolü vicdan değil; soğuk imparatorluk hafızasıdır. Hukuku insan için değil, çıkar için kullanan her akıl; insanlık üretmez, sömürü üretir. İngiltere’nin elinde kalem vardır ama o kalemden çoğu zaman adalet değil, boğulma çıkar.

    Şimdi Rusya ve Çin… Onlar da masum değil zeki insan. Rusya, İran’ı bir halk olarak değil; Batı’ya karşı takas edilebilir bir jeopolitik fiş olarak görür. İran’ın acısı, Moskova’nın pazarlık gücüdür. Çin ise meseleyi daha sessiz ama daha soğukkanlı yürütür. Çin için İran; enerji sürekliliği, zaman kazanma ve ABD’nin dikkatini başka cephelerde bölme aracıdır. Ne Rusya’nın ne Çin’in derdi İran halkıdır. Onların derdi, kendi yükselişlerinin maliyetini başkasının coğrafyasına ödetmektir.

    Zeki insan, şimdi çok net söyleyeyim: ABD, İngiltere, İsrail, Rusya ve Çin… Hiçbiri İran’a insanlık için bakmıyor. Hiçbiri adalet için konuşmuyor. Hiçbiri ahlâk için pozisyon almıyor. Hepsi farklı yöntemlerle aynı şeyi yapıyor: İnsanı araçsallaştırıyor. Acıyı stratejiye çeviriyor. Halkları pazarlık malzemesi yapıyor.İşte bu yüzden tek nedene bağlanan her anlatı bir tuzaktır. “Bu savaş mezhep savaşıdır” diyen de yalan söyler. “Bu nükleer meseledir” diyen de. “Bu güvenliktir” diyen de. Gerçek resim şudur: İran, büyük güçlerin dayanıklılık testi sahasıdır. Kim ne kadar sabreder? Kim ne kadar susar? Kim ne kadar çöker? Kim ne kadar yönetilebilir?

    Ve şimdi TÜRKİYE… Zeki insan, Türkiye’yi bu dosyada farklı kılan şey güç değildir. Silah da değildir. Coğrafya bile değildir. Türkiye’yi farklı kılan şey vicdanı devlet aklıyla birlikte harmanlayabilme kapasitesidir. Türkiye’nin refleksi yok etmek değil; denge kurmaktır. Türkiye’nin dili işgal değil; uyarıdır. Türkiye, İran meselesine bakarken ne ABD gibi çıkar putuna tapar, ne İsrail gibi güvenliği kutsallaştırarak insanı ezer, ne İngiltere gibi hukukla boğar, ne Rusya gibi pazarlık fişi yapar, ne Çin gibi sessizce kullanır.

    Türkiye’nin durduğu yer şudur: İnsan yoksa güvenlik yoktur. Adalet yoksa düzen yoktur. Vicdan yoksa güç sadece zulümdür. Bu yüzden Türkiye taraf olmaz; insanı merkeze alır. Türkiye cephe olmaz; denge olur. Türkiye bağırmaz; uyarır ve evet, bu duruş bazılarını rahatsız eder. Çünkü BU ÇAĞDA EN TEHLİKELİ ŞEY, BOMBADAN ÖNCE AHLÂKTIR.

    Ve zeki insan… İran meselesi bir ülke meselesi değildir. İran, kimin insanlığı gerçekten önemsediğini, kimin sadece kullandığını açığa çıkaran bir aynadır.Gürültü artacak. Manşetler sertleşecek. Algılar saldıracak ama unutma!

    Tarih, bağıranları değil; insan kalabilenleri yazar ve bu çağda en büyük güç, vicdanını kaybetmeden aklını koruyabilmektir.

    Gürkan KARAÇAM

    #iran #abd #ingiltere #israil #rusya #çin #türkiye

  • KAÇIŞIN KOKUSU ATEŞTİR

    KAÇIŞIN KOKUSU ATEŞTİR

    Zeki insan, artık kelimeleri pamukla sarmayacağım. Çünkü bazı gerçekler vardır; yumuşatıldıkça suç ortaklığına dönüşür.

    Arjantin’de iki İsrailli “turist” orman yaktıkları için yakalandı. Bu bilgi kesindir. Dosyası vardır, faili vardır, ateşi vardır ve ateş, tesadüfleri sevmez.

    Şimdi sarsıcı soruyu soruyorum: Bir insan neden başkasının ormanını yakar? Bir ülkenin toprağında, hiçbir bağı yokken neden kıvılcım çıkarır? Bu, anlık bir vandalizm mi; yoksa öğretilmiş bir refleks mi?

    İsrail’i anlamak için şuradan başlamak gerekir: Orada askerlik bir meslek değildir; bir zihinsel kalıptır ve israil askerlerinin askerlik ahlakından nasipsiz oldukları tüm dünyanın malumudur. Üniforma çıkar, kalıp kalır. Sivil hayat başlar, güvenlik dili susmaz. Bu yüzden “turist” kelimesi çoğu zaman yalnızca pasaporttaki bir maskedir. Maske değişir, niyet değişmez.

    Daha sert soruyorum zeki insan: Bu iki kişi İsrail Savunma Kuvvetleri kökenli olabilir mi? Daha da ileri gideyim: Mossad tarafından eğitilmiş, sivil örtüyle dolaşan, kaosu ölçmeyi bilen unsurlar olabilir mi?Bu bir komplo mu? Hayır. Bu, İsrail’in güvenlik mimarisini bilen herkes için akla en yatkın senaryo. Bazı devletler en kirli işlerini en “temiz” kimliklerle yapar. Turist, bu yüzden idealdir.

    Şimdi asıl meseleyi açıyorum: KAÇIŞ PLANI. Kaçış, panikle yapılan bir hamle değildir; panik olmasın diye önceden kurulan bir akıldır. Varlık yokluk eşiğini hisseden devletler, haritalara farklı bakar. Uzaklık, sessizlik, düşük gerilim… Hepsi birer sigorta maddesine dönüşür. Arjantin bu yüzden “hedef” değil; ihtimal coğrafyasıdır. Kaçışın kendisi değil, kaçış ihtimalinin yönetimidir.

    Peki bu kaçış aklının kokusu neden ateştir? Çünkü ateş, devleti uyandırır. Müdahale süresini ölçer, koordinasyonu sınar, paniğin haritasını çıkarır. Ateş, sessiz bir sınavdır. Faili küçük, etkisi büyüktür ve tam da bu yüzden, meşruiyetini kaybeden akıllar ateşi sever. Ateş konuşur; inkâr edilebilir, geri alınabilir, ama okunur.

    Binyamin Netanyahu bugün dünya kamuoyunda soykırım suçlamalarıyla anılıyor ki bence de kesinlikle soykırımcı. Bu bir slogan değil; uluslararası alanda yükselen bir tanım. Meşruiyet eridiğinde, güvenlik dili sertleşir. Güvenlik dili sertleştikçe, sınırlar bulanıklaşır. Sınırlar bulanıklaştıkça, “turist” yangın çıkarır ve çıkaran devlet sessizce izler.

    Zeki insan, güçlü devlet ateş yakmaz. Güçlü devlet ateşe ihtiyaç duymaz. Ateş, güvenin değil; korkunun dilidir. Gazze’de yıkılan şehirlerin dumanı, dünyanın başka köşelerinde kıvılcıma dönüşüyorsa, bu tesadüf değildir; bu zihinsel sürekliliktir.

    Bugün Arjantin’de iki kişi yargılanıyor. Yarın ise bir akıl yargılanacak. Kaçış planları yapan, meşruiyetini onarmak yerine güvenliği sertleştiren, hukuku alevlerin arkasına saklayan bir akıl… Tarih bu aklı iyi tanır, teşhir eder ve er ya da geç yargılar.

    Şimdi son soruları bırakıyorum masaya, zeki insan: Kaçış planı yapan bir akıl neden ateşle konuşur? Meşruiyet yanarken hangi coğrafya gerçekten güvenlidir? Ve bir devlet, varlığını sürdürmek için orman yakıyorsa, aslında neyi itiraf ediyordur?

    Cevapları ben vermeyeceğim zaten ateş veriyor ve bir zihniyet gittiği gideceği her yere önce zihniyetini yani alevleri gönderiyorsa insanlığa ne vadediyordur?

    Gürkan KARAÇAM

    #israil #arjantin #soykırım #yangın