Kategori: Uncategorized

  • Zihinler Savaş Alanı Olduğunda: Psikolojik Savaşın Barış Hâli

    Zihinler Savaş Alanı Olduğunda: Psikolojik Savaşın Barış Hâli

    Savaş sadece tankla, tüfekle mi olur sanıyorsunuz? Oysa bir bakış, bir manşet, bir cümle bazen bin top atışından daha tesirlidir.

    Psikolojik savaş, tanımı gereği çatışma dönemlerinde düşmanın direncini kırmak için yapılan zihinsel ve duygusal kuşatmadır. Ancak ne gariptir ki barış dönemlerinde de sürer bu savaş; yalnızca düşman değişir, cephe değişir, mühimmat değişir. Artık hedef çoğu zaman halkın algısı, toplumun iradesi ve bireyin düşünce sistemidir.

    “Kurşun susturur, kelime yönlendirir.”

    Günümüzde siyasetin ana silahı artık söz değil, algıdır. Algı ise doğrudan zihinleri şekillendiren psikolojik bir silahtır. Modern siyaset, barış ortamında dahi psikolojik savaşın tüm tekniklerini, en sofistike şekilde kullanmaktadır. Çünkü artık zafer, seçim sandığında değil; zihinsel teslimiyette kazanılmaktadır.

    “Zihni işgal edilen toplum, kendi iradesiyle boyun eğer.”

    Peki bu savaş nasıl yürütülür?

    1. Medya Üzerinden Algı Operasyonları: Televizyon ekranları, gazete başlıkları ve sosyal medya içerikleriyle toplumun gündemi belirlenir. Hangi olay öne çıkarılacak, hangisi gölgede kalacak, kimin sesi yükselecek, kimin sesi kısılacak… Bunların hepsi bir psikolojik harp planının parçasıdır.

    “Gerçeği gizlemek için en etkili yol, yalanı çok bağırmaktır.”

    2. Lider Kültü İnşası: Siyasetçinin sıradan bir yönetici değil, adeta kurtarıcı gibi gösterilmesi… Bu, kitleleri hipnotize eden bir psikolojik üstünlük stratejisidir. Eleştirmek cesaret ister; çünkü lider artık hata yapmaz, sorgulanmaz bir figür hâline getirilmiştir.

    “Kitleler, inandıkları liderin yanlışını bile doğru zanneder.”

    3. Korku ve Umut Dengesinin Yönetimi: İnsan psikolojisinin en temel iki güdüsü korku ve umuttur. Bir gün terör tehdidiyle zihinlere korku salınır, ertesi gün ekonomik müjdelerle umut verilir. Bu salınım, bireyin düşünme melekesini değil, duygularını tetikler. Duyguların yönettiği bir toplum ise rasyonellikten uzaklaşır.

    “Korkunun gölgesinde düşünen, sadece yönlendirilir.”

    Barış zamanında neden bu kadar önemlidir?

    Çünkü savaş, sadece askeri başarıyla değil, toplumsal irade ile kazanılır ya da kaybedilir. Toplumu şekillendiren irade, artık doğrudan savaşın kaderini belirler. Seçmen sandıkta değil, zihinlerde oy verir. Sadakat, çoğu zaman gerçeklere değil; zihinsel manipülasyona yönelir.

    “Düşmanı tanımak kolaydır, dost maskesi takan savaşçıyı tanımak maharettir.”

    Ve sonuç?

    Bir milletin kaderini belirleyen şey çoğu zaman cephedeki zafer değil, zihindeki şekillenmedir. Barış döneminde yapılan psikolojik savaş, nesilleri yönlendirir, tarih yazımını değiştirir ve geleceği belirler. Bu yüzden en stratejik savaş, zihinlerde kazanılandır.

    “Zihinler fethedilmeden, zaferler kalıcı olamaz.”

    Son Söz

    Bugünün siyaseti, zihinleri kuşatma sanatı hâline gelmiştir. Farkında olmayan her birey, bu savaşın hem hedefi hem de silahı hâline gelir. İşte bu yüzden, her okuduğunuz haberde, her izlediğiniz konuşmada, her alkışladığınız sloganda şu soruyu sorun:“Bu bilgi bana hizmet mi ediyor, yoksa beni yönlendiriyor mu?” Çünkü psikolojik savaşın en büyük zaferi, insanın, yönlendirildiğini fark etmemesi-edememesidir

    Gürkan KARAÇAM

    #psikolojikharp #dünya

  • SÜPER GÜCÜN EŞİĞİNDE BİR DEVLET: TÜRKİYE

    SÜPER GÜCÜN EŞİĞİNDE BİR DEVLET: TÜRKİYE

    Büyük medeniyetler bir gecede kurulmaz. Bazen bir uyanış, bazen bir direniş, bazen de bir silkinişle tarih yeniden yazılır. Bugün Türkiye, tam da böyle bir eşikte duruyor: Süper güç olma eşiği.

    Evet, ekonomik zorluklar yaşıyoruz. Raflardaki fiyatlarla cüzdan arasındaki mesafe açıldı. Ancak bu sancının kaynağını doğru okumak gerek: Dünya hâlâ Amerikan dolarının tahakkümünde eziliyor. Küresel sermaye, dolar üzerinden kurduğu finansal pranga ile sadece Türkiye’yi değil, gelişmekte olan tüm ülkeleri dizlerinin üstünde tutmak istiyor. Fakat unuttukları bir şey var: Türk milleti, diz çökerse sadece dua için çöker.

    Enerji savaşlarının tam ortasında olan dünyada, Türkiye oyunu sadece okumuyor, artık yazıyor. Akkuyu Nükleer Santrali ile enerji bağımsızlığı yolunda dev bir adım atıldı. Karadeniz’de keşfedilen doğalgaz rezerviyle Türkiye, enerjide “tüketen değil yön veren” ülke olma yoluna girdi. Türk Akımı projesiyle Avrupa’nın enerji güvenliğinde kilit aktör haline geldi.

    Enerjide kontrolü ele alan, geleceği de kontrol eder.

    Dış politikada zaman zaman sarsıntılar yaşanmış olabilir, evet. Ancak diplomasi, satranç gibidir. Bazen bir taş feda edilir ama nihai hedef şah mat yapmaktır. Bugün; Libya’dan Kafkaslara, Balkanlar’dan Afrika’ya kadar Türkiye’nin sözü yankı buluyorsa, bu kararlı adımların neticesidir. Cumhuriyet tarihinin en etkin dış politika mücadelesi yürütülmektedir. Eskiden bizi dışlayan masalar vardı, şimdi biz masa kuruyoruz.

    Ve gelelim asıl gurur kaynağımıza: Milli Savunma Sanayii.

    Bir zamanlar uçak yapmayı bile hayal etmek” yasakken, bugün Bayraktar TB2 ve Akıncı göklerde dalgalanıyor. Kızılelma ile insansız savaş uçağında çağ atladık. TCG Anadolu ile dünyanın ilk SİHA gemisini denize indirdik. Milli muharip uçağımız KAAN göğe selam durdu. SİPER Hava Savunma Sistemi ile artık gökyüzünü başkalarına emanet etmiyoruz.

    Gökyüzü bizimse, yeryüzü zaten bizimdir.

    İçeride parçalanmışlık yaşanırken bile, dışarıda bu denli güçlü bir duruş sergileyebilmek kolay iş değildir. Bu, milletin bileğini değil, yüreğini kıramayanların anlayamayacağı bir şeydir.

    Tarih, dönüm noktalarını fark edemeyenler için sadece tekrar eder. Ama biz farkındayız. Çünkü artık bu topraklarda sadece geçmişin hatıraları değil, geleceğin temelleri de atılıyor.Ya bu çağda sözümüz geçecek, ya da bu çağ başkasının olacak. Biz susarsak tarih susar, biz yürürsek tarih ayağa kalkar.

    Sonuç itibariyle…

    Türkiye kritik bir dönemdedir. Kırılma anındayız. Ya süper güç olacağız, ya da başkalarının senaryolarında figüran kalacağız. Ancak bir gerçek var: Bu millet figüran olmayı hiçbir zaman kabul etmedi. Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, bugün de ayağa kalkıyoruz. Mazlumun duasını, şehidin kanını, al bayrağın gölgesini sırtlanan bir millet düşmez; düşse de kalkar.Türkiye düşmedi, kalktı… Şimdi yükselme vaktidir.

    Ve unutulmasın!

    Bir milletin yükselişi, önce kendi çocuklarının gözlerindeki ışıktan başlar. Bugün o ışık gözlerimizde parlıyor.

    Gürkan KARAÇAM

    #süpergüçtürkiye

  • “Bir Mektubun Sessizliği: Kudüs’ten Ankara’ya Yazılan ve Zamanın Yankısına Karışan Satırlar”

    “Bir Mektubun Sessizliği: Kudüs’ten Ankara’ya Yazılan ve Zamanın Yankısına Karışan Satırlar”

    “Tarih, sadece yazılanlar değil; yazılıp da cevapsız bırakılanlardır.”

    Kudüs: Sükûtun Ateşi1937 yazı…

    Ortadoğu kaynıyor. Filistin, İngiliz mandası altında parçalanmanın eşiğinde. Siyonist göç hız kazanmış, kutsal topraklarda Araplar ile Yahudiler arasında demografik bir savaş çoktan başlamış. Ve işte bu cehennemin tam ortasında, bir adam, kalemine tüm ümmetin feryadını yükleyerek 13 sayfalık bir mektup kaleme alıyor. Kudüs’ün Büyük Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî.

    Bu mektup; ne bir diplomatik ricadır, ne de kuru bir serzeniş. Bu, satır aralarında tarihî uyarılar taşıyan, coğrafyanın damarlarına sızmış bir bilgelikle yazılmış, hayatı bir çağrıdır. Adresi ise, uzaklarda bir yerde, Anadolu’nun merkezinde devletini yeni kurmuş olan adamdır: Mustafa Kemal…

    “Mektuplar bazen kâğıda yazılmaz; milletlerin hafızasına kazınır.”

    Mektubun Ruhu: Kelimelere Saklanmış Kehanet

    Müftü, mektubunda açıkça şunları söyler:

    • Yahudi göçünün bölgeyi demografik olarak değiştireceğini,

    • Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın tehlikede olduğunu,

    • İngilizlerin Arap topraklarında büyük bir oyun oynadığını,

    • Filistin’in taksim planının, İslam dünyasının felaketi olacağını…

    Bugün bu tespitlere dönüp bakıldığında, her biri doğrulanmıştır. Filistin işgal altındadır. Kudüs, resmen olmasa da fiilen bölünmüştür. Mescid-i Aksa, sürekli baskı altındadır. Arap halkı sürgünde, Müslümanlar seyirci kalmış, dünya ise alışmıştır.

    “Bir millet, geleceğini unutursa; geçmişin çığlıklarıyla uyanır.”

    Mektup; sadece bir liderden yardım istemek de değil, onu ‘vicdanın sesi olmaya’ davet etmektedir. Müftü, Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni yalnızca bir devlet olarak değil, ümmetin son yanan kandili olarak görmektedir ve bu yüzden satır aralarındaki hürmet bile stratejiktir: “Ey Başkomutan… Ey hilafetin son izini taşıyan lider… Ey ümmete hâlâ umut olan adam… mealinde vesaire vesaire…

    Peki Ankara Ne Yaptı?

    Ankara sustu. Bu mektuba resmî bir yanıt verilmedi bile. Dışişleri arşivlerinde bir cevap metni dahi yok. Neden mi? Çünkü Türkiye, o dönemde Lozan’la kazandığı dengeyi korumak zorunda hissediyordu kendini. Uluslararası konjonktür; Filistin gibi bir dosyaya dahil olmayı değil, uzak durmayı gerektiriyordu genç Cumhuriyet için… Türkiye henüz Hatay sorununu bile çözememişti ve sınırlar hassastı, dahası sınırlar kadar iç dengeler de…

    Ve asıl perde arkası: Hacı Emin el-Hüseynî’nin Almanlarla kurduğu temaslar ilerleyen yıllarda onu “şüpheli bir figür” hâline getirmişti. 1940’lara gelindiğinde Müftü, Hitler ile aynı karede görülecekti. Ama 1937’de bu bağ henüz o kadar da açık değildi. Ankara’nın cevapsızlığı, hem temkinin hem de “rejim hassasiyetinin” ürünüydü bir yerde. Zira Müftü, hilafetçi kimliğiyle devrim sonrası Cumhuriyet ideallerine uzak bir çizgide durmaktaydı…

    “Bazen bir cevapsızlık, bin kelimelik diplomatik metinden daha ağırdır.”

    Stratejik Sessizlik: Cevap mı, Tavır mı?

    Mustafa Kemal, hiçbir zaman konjonktürü hesaba katmadan hamle yapan biri olmadı. O, söylenmesi gerekeni doğru zamanda söylemeyi bilirdi kendi stratejik zekasına göre … Müftü’nün mektubu geldiğinde, Türkiye içeride laik reformlarını yerleştirme çabasındaydı; dışarıda ise yalnız kalmamak için tarafsızlıkla denge yürüyüşü yapıyordu. Bugünün şartlarıyla Mustafa Kemal doğru mu yapıyordu ya da yanlış mı yapıyordu yargısı anlamsız olur ( Fatih Endülüs’ün yardım çığlıklarına kulağını tıkamıştı denilebilir mi ya da Halil Killigil paşa Filistin’e kendi kurduğu silah fabrikasından silah yardımında bulunduğu için İngilizler tarafından fabrikasıyla havaya uçurulurken dönemin müktediri buna göz yumdu diyerek çıkılabilir mi işin içinden kolaycılığa kaçarak… Devlet kurmak da yönetmek de zor iş vesselam…) fakat bir gerçek var ki Müftü tespitlerinde haklı çıktı… Bu sebeple o mektuba verilen “cevap”, aslında verilmeyen cevaptı ve bu, basit bir görmezden gelme değil, “stratejik bir suskunluk” idi.

    “Bazen en büyük diplomasi, susarak yürütülür.”

    Bugün Ne Anlıyoruz?

    Bugün, Müftü’nün mektubu geçmişten gelen bir mektup değil; geleceğe yazılmış bir belge gibi okunmalıdır. İçindeki uyarılar, bugünün manzarasında haklı çıkmıştır. Filistin harabedir. Kudüs baskı altındadır. İslam coğrafyası paramparçadır ve bu mektup, hâlâ cevap beklemektedir dahi o cevabı verecek olan da bizleriz. Kalemimizle, sözümüzle, duruşumuzla…

    “Geçmişin cevapsız kalan çağrısı, bugünün vicdanında yankılanırsa; işte o zaman tarih yeniden yazılır.”

    Sonuç Yerine

    Bu 13 sayfalık mektup, bir halkın, bir coğrafyanın ve bir medeniyetin çığlığıdır. Cevap verilemedi belki ama bugün hâlâ o yankı kulaklarımızda çınlıyor. Mektuplar bazen cevap bulamaz ama bir milletin hafızasında kök salar ve bugün, zaman bize şunu fısıldıyor:

    “Tarih, cevapsız mektuplarla büyür. Ama milletler, o mektupları yeniden okuyup cevaplayabildiği gün Selahattin’lerin zafer günüdür…”

    Gürkan KARAÇAM

    #filistin #tarih #anlamak #içindir #yargılamakicindeğil

  • GENÇ Zihinlerin Ligi’nde, Ünvanlar Değil Ufuklar Yarışır

    GENÇ Zihinlerin Ligi’nde, Ünvanlar Değil Ufuklar Yarışır

    Onlar hep vardı…

    Ön adlarının ardına iki unvan, soyadlarının sonuna yedi sıfat takıştıranlar…

    Protokol masalarında yer kapmak için halktan uzaklaşıp, halk adına konuşanlar…

    Her dönem vitrine çıkan, her sistemde yer bulan, her mevsim renk değiştirenler…

    Ama nedense hiç esameleri okunmaz GENÇ Zihinlerin Ligi’nde. Çünkü orada kartvizitler değil, karakterler yarışır. Gösteriş değil, gönül; çıkar değil, çare konuşur.

    “İsimlerinin önünde unvan, zihinlerinin içinde boşluk taşıyanlar; GENÇ fikirlerin ayağının altındaki toz bile olamazlar.”

    Bazıları konuşur, duyulmaz. Çünkü kelimeleri yumuşaktır ama gerçeği kıvrak bir zeka ile gösterir. Kimseyi hedef almazlar, ama herkes kendini görür söylediklerinde. Ne birini yıkarlar ne de yalandan överler. Sadece hakikati fısıldarlar. Ve işte tam da bu yüzden, o sesler sessize alınır. Çünkü nezaketle söylenen bir gerçek, bağırarak atılan bir yalandan daha sarsıcıdır.

    “Hakikatin giydiği zarafet, her dönemin korkulu rüyasıdır.”

    Ey o tahta tutunanlar!

    O koltuklarınız belki sizde kalır.

    O imzalar, belki hep sizin kaleminizden çıkar. Ama bu ülkenin yarını, sizinle yazılmaz.

    Çünkü bu ülkenin çocukları, Hiç yaşlanmaz.

    Çünkü bu toprağın gerçek sahipleri, Azmimiz GENÇ bizim diye yürür.

    “Bazıları yaşlandıkça küçülür, bazıları GENÇ kaldıkça büyür.”

    Korkmayın bu fikirlerden.

    Korkmayın sessizce akan ama sel gibi gelen bu GENÇ akıllardan.

    Zeka, hainlik değildir.

    Öngörü, muhalefet değildir.

    Endişe, ihanet değildir.

    Biz ne taht isteriz, ne rant. Biz yalnızca gece yatağa yattığında aç uyuyan bir çocuğun hayaline sahip çıkarız ve o hayallerin hatırına konuşuruz.

    “Bir çocuğun uykusu bozulmasın diye, biz rüyamızı feda ederiz.”

    O yüzden susturamazsınız bizi. Yok sayamazsınız. Görmezden geldikçe çoğalırız. İtildikçe güçleniriz. Yoruldukça tazeleniriz. Çünkü…

    “Hiç yaşlanmaz gayretimiz. Azmimiz GENÇ bizim.”

    Gürkan KARAÇAM

    #nihatgenç #teslimolmuyoruz #türkiye

  • Kalem, Kılıçtan Keskin Değil; Aynadan Daha Net Olsun

    Kalem, Kılıçtan Keskin Değil; Aynadan Daha Net Olsun

    Ben bu yazıyı herkesin değil, kendine dürüst olma cesaretini gösterenlerin anlayacağı şekilde yazdım. Sözlerimi süzgeçten geçirmedim, cilalayıp sunmadım, içime gömdüğüm cümleleri gün yüzüne çıkardım. Çünkü bu yazı bir isyanın değil, bir iç muhasebenin dışavurumudur. Ve evet; Bu yazıyı, önüme koyduğum şapkaya bakarak yazdım. Bilinsin isterim.

    Bugün herkes bir şey söylüyor. Ama kimse kendi içine bakmıyor. Dil dolu, kalp boş…

    Söz çok, samimiyet az…

    Herkes bir sahnede, herkes başrolünde, herkes haklı…

    Ama perde arkasında çürümüş bir akıl, paslanmış bir vicdan, şekil verilmiş bir ruh dolaşıyor.

    “İnsan, kendini kandırma sanatını ustalıkla icra ediyorsa, hakikatin ona yapacağı hiçbir şey kalmaz ve kendini kandıranlar, kalabalıkları yönetebilir fakat hakikati asla.”

    Kimi zaman düşündüm…

    Kalemi bırakmayı, susmayı, yokmuş gibi yaşamayı…

    Belki daha huzurlu, daha az yorgun olurum sandım. Ama sonra önüme koyduğum şapka, bana kendimi gösterdi. O şapkanın içinde ne unvan vardı, ne etiket…

    Sadece ben vardım.

    Ve o “ben”, sustuğu anda içinden eksilen o parça vardı. Kalemimin kırılışına değil, vicdanımın susturuluşuna ağlardım.

    “Kalemini kıran, yalnızca kelimelerden değil, kendinden de vazgeçmiş olur.”

    Günümüz insanı, suretine ayna tutmakla yetiniyor. Zihnine, vicdanına, kalbine dönüp bakan yok. Şapkasını önüne koyan çok az. Onu da süs eşyası gibi koyuyor, içine bakmıyor bile…

    Ben baktım.

    Ve gördüm.

    O şapkada yılların suskunluğu, göz ardı edilmiş adalet, bastırılmış çığlıklar ve “belki bir gün” umudu vardı.

    Ve anladım: Artık yazmak, bir seçim değil; bir zorunluluktu.

    “Kelimeler bazen kılıçtan keskin olur ama bir aynadan daha berrak değilse, sadece yaralar açar, şifa vermez.”

    Bugün insanlar kibrin koltuğunda oturuyor, tevazu ile poz veriyor. Kimi gözlerini kısarak konuşuyor, kimi sesiyle otorite kurmaya çalışıyor. Oysa kalbin sesi çıkmıyorsa, geriye sadece gösteri kalır. Ve ben biliyorum ki; Gösteri yapanlar, en çok perde kapanınca korkar. Çünkü orada hakikat bekliyordur.

    “Kibir, sessiz bir çürümedir. Ne zaman ki etrafın alkışlarla dolar, işte oradan hakikatin cenazesi çoktan kalkmıştır.”

    Biliyorum, bu sözler çoğunu rahatsız edecek. Biliyorum, duymak istemeyen kulaklar var. Ama ben yazıyorum, çünkü susarsam kendimi inkâr ederim. Ve ben kendime düşman olamam. Bu yüzden susmayacağım.

    “İnsan, kalemini sadece yazmak için değil, aynaya dönüştürmek için de kullanmalıdır ve en ağır yüzleşme, kendini görmeye cesaret ettiğin andır.”

    Kalemim, bir silah değil. Ama hakikati hedef almış yalanlara saplanan bir mızraktır.

    Kalemim, bir enstrüman değil. Ama vicdanın notalarını çalan kırık bir kemandır.

    Kalemim, bir kılıç değil. Ama aynadan çok daha net bir kelamdır.

    Ve ben bugün o aynayı herkesin yüzüne tutuyorum: Bakın!

    Bakın kendi gözlerinize…

    Bakın kendi sustuklarınıza, ihmal ettiklerinize, görmezden geldiklerinize. Ve bakarken şunu fısıldayın kendinize:“Bu kalem bana dokunduysa, hâlâ geç kalmış sayılmam.

    Bu yazıyı ne alkış için yazdım,

    Ne paylaşılsın diye…

    Bu yazıyı sadece bir tek şeye hizmet edebilmek için yazdım: İnsanın kendisiyle yüzleşebilmesine. Altına da yalnızca şu cümleyi koymak istedim koca koca harflerle:

    “BEN BU YAZIYI, BİR KÜRSÜDEN DEĞİL, BİR AYNANIN KARŞISINDAN YAZDIM.”

    Ve duam; Hakikate hazır olanlar gelsin, hazır olmayanlar ise sustuklarında boğulsun.

    Gürkan KARAÇAM

    #ben #nefis #kibir #teslimolmuyoruz

  • GAYRİMEMNUNLAR VE GAYRİMEŞRULAR: MODERN ZİHNİN SESSİZ İŞGALİ

    GAYRİMEMNUNLAR VE GAYRİMEŞRULAR: MODERN ZİHNİN SESSİZ İŞGALİ

    “İnsanın sahip oldukları arttıkça, eksiklik hissi derinleşiyorsa, orada bir şeyler yanlış gidiyordur.”

    Modern insan… Belki de tarihin en çok şeye sahip olan fakat en az şeye şükreden canlısı. Öyle bir çağdayız ki insanların hayatları lüksle kuşatılmış fakat iç dünyaları sefalete mahkum. Her şeyleri var ama hiçbir şeyleri yok. Bu insanlara “gayrimemnunlar” diyoruz. Çünkü ne versen yetmiyor. Ruhları aç, gözleri tok. Bir de karşılarında “gayrimeşrular” var. Onlar hayatı sadece kazanç ve haz üzerinden okuyan, değerleri pazarlık konusu yapmaktan çekinmeyen, içi boş başarıların mimarı olan karanlık bir zümre. Onlar için ahlak bir seçenek bile değil, hakikat bir angarya, sadakat ise bir zayıflıktır. Kendi iç hesaplarını kapatamayan bu tipler, toplumun en gözde vitrinlerinde arz-ı endam ederken, geride kalanların ruhunu kemirirler. İşte bu iki kesim: Gayrimemnunlar ve gayrimeşrular, aslında birbirini doğurur.

    Biri tüketmeden doyamaz, diğeri çiğnemeden büyüyemez. Ve bu döngü, toplumu içten içe çürüten sinsi bir virüs gibidir.

    “Vicdanı küflenmiş bir toplumda, en büyük suç faziletli olmaktır.”

    Perde Arkası: Ruhun Satılışı

    Birçok kişi gayrimemnunluğu sadece bireysel tatminsizlik sanır. Oysa bu bir sistemsel tasarım ürünüdür. İnsan önce ekranlardan mutsuzlaştırılır, sonra ekranlardan mutluluk satılır. Bilinçaltına her gün şu mesaj gönderilir:

    “Daha çok harcarsan, daha çok görünürsen, daha çok arzulanırsan daha mutlusun.”

    Bu senaryonun arkasında sadece ekonomik amaçlar yok. Asıl hedef: insanın kendiyle olan bağını koparmasıdır. Çünkü kendiyle barışık insan, ne reklamlara esir olur, ne makamın sarhoşluğuna. Ama ruhu boşaltılmış, özünden uzaklaştırılmış birey, en sonunda şu sorunun cevabını bile unutmuş hale gelir:“Ben kimim?

    Bu unutuluş, gayrimeşruların en büyük zaferidir. Çünkü kimliğini yitiren her birey, onların ideolojik nüfuzuna açık hale gelir. Yani modern çağda bir kısım insan sadece mallarını değil, benliklerini de kiraya verir. İşte bu yüzden…

    “Ruhu yetim bırakılmış kalabalıklar, sonunda gayrimeşru kahramanlara hayran kalır.”

    Sosyopsikolojik Harita: Zehirli Özlemler

    Bir psikoloji uzmanı, günümüz toplumunu gözlemlediğinde iki tehlikeli eğilimle karşılaşır:

    1. Doyumsuzluk: Her şeye sahip olup yine de mutsuz olmak.

    2. Özdeşleşme: Gayrimeşru yollarla elde edilmiş başarıya hayran kalmak.

    Gayrimemnun birey, kendine model ararken genellikle “gayrimeşrulara” yönelir. Çünkü onların hayatı gösterişlidir, caziptir, parlaktır. Oysa içi küldür. Sahte mutlulukların, kirli alkışların, uydurulmuş başarı hikâyelerinin perdesidir bu. Zamanla bu özlem, karakteri kemirir. İnsanı, ilkelerini çiğneme pahasına ‘birileri gibi olmaya’ zorlar. Çünkü toplumda “ne kadar haklısın” değil, “ne kadar kazandın” sorusu geçerlidir artık.

    “Mutsuzluk, ruhun hakikate susadığı ama sürekli zehirle beslendiği andır.”

    Final Sorgulama: Kazanırken Kaybetmek

    Bu yazının sonunda sana birkaç yakıcı soru bırakmak isterim:

    • Doyamadığın şey gerçekten ihtiyaç mı, yoksa sana dayatılan bir yanılsama mı?

    • Başarının bedeli karakterin mi oldu?

    • Vicdanını susturarak elde ettiğin her şey, gerçekten kazanç mıydı?

    Unutma… Bir insan, yoksulluktan değil, ilkesizlikten tükenir. Bir toplum, fakirlikle değil, şahsiyetsizlikle çöker ve en acı yenilgi, galibiyetin alkışı altında karakterini kaybetmektir.

    “Değerini kaybetmiş bir başarı, aslında ağır bir yenilgidir.”

    Son Söz

    Hayat, sahip olduklarınla değil, vazgeçebildiklerinle anlam kazanır. Ne kadar çok şeye sahipsin diye değil; ne kadar şeye teslim olmadın diye ölçülür büyüklüğün ve bazen, en büyük direniş; gayrimeşruların sunduğu gayrimemnun hayatı elinin tersiyle itmektir.

    Gürkan KARAÇAM

    #hayat #insan #teslimolmuyoruz

  • Kimlikten Değere: Yeni Tarz-ı Siyaset Arayışı

    Kimlikten Değere: Yeni Tarz-ı Siyaset Arayışı

    “Sorgulamadan kutsadığın her kimlik, bir gün seni hakikatten koparır.”

    Bir zamanlar, bir imparatorluk yıkılıyordu. Yusuf Akçura, enkaz altından üç çıkış kapısı gösterdi: Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük. Tarihi cesaretle okudu. Ama zaman, sadece cesareti değil, esnekliği de sınar. Bugün aynı kavşağın benzer bir yerindeyiz. Kimlikler yine yükseliyor, kamplaşmalar derinleşiyor, ötekileştirme norm hâline geliyor. Ama artık yeni bir çıkış yolu lazım:Kimlik üzerinden değil, değer üzerinden bir siyaset.

    Kimlik Nedir, Değer Ne Değildir?

    Kimlik, doğuştan gelir. Aidiyettir. Kimi zaman bir dil, kimi zaman bir soy, kimi zaman bir inançtır. Ama değer, seçilendir. İnşa edilendir. Herkese açık, herkesi kapsayan ahlaki ve zihinsel bir yoldur.

    “Kimlik bizi ayırabilir, ama değer bizi birleştirir.”

    Kimliği merkeze koyan siyaset, önce “biz” ve “onlar” yaratır. Sonra korku üretir. Sonra güç yığar ve sonunda bir kutuplaşma cehennemi inşa eder. Oysa değer merkezli siyaset:

    • Adaleti herkes için ister,

    • Üretimi herkese yayar,

    • Eğitimi her zihin için erişilebilir kılar.

    “Kimlik doğurur, değer olgunlaştırır.”

    Çağın Yeni Savaşı: Algı Değil Ahlak Üzerinden Verilecek

    Bu çağda ne tanklar konuşacak ne bayraklar. Artık algoritmalar, kültürel hegemonya ve ahlaki üstünlük savaşları yaşanacak. Orada kimlik tek başına bir silah değil. Ama değer; hem kalkan, hem zırh, hem de yol haritası olabilir.

    • Bilgi bir değer…

    • Adalet bir değer…

    • Liyakat, şeffaflık, vicdan, emek, üretim… hepsi birer milli kalkınma aracıdır.

    “Bugünün süper gücü, değerli insan yetiştirme yeteneğidir.”

    Neden Kimlik Yetmiyor?

    Çünkü kimlik, bir zaman sonra benim olan kutsal hâline gelir ve her kutsallaşan şey, tartışmaya kapanır.Tartışmaya kapanan her şey belli bir süre sonra gelişmeye de kapatır kendini…

    Bugün, soyla, mezheple, kavimle, doğumla kutsanan siyaset biçimleri;gerçekten hak edenlerin değil, en çok bağıranların egemenliğine dönüşüyor.

    “Siyaset kimliğe değil, liyakate yaslanmadıkça millet ilerleyemez.”

    Nasıl Bir Değer Merkezli Siyaset?

    1. Etnik ya da dini ayrım değil, toplumsal fayda hedeflenmeli.

    2. Siyasi liderler kimlik kartı değil, erdem kartı taşımalı.

    3. Kutsal olan vatansa; onu ancak adalet, üretim ve şeffaflık büyütür.

    4. Herkesin eşit fırsatlara erişebildiği bir sistem kurulmalı.

    “Kimi sevdiğimize göre değil, neyi savunduğumuza göre bir araya gelmeliyiz.”

    Kimliğe Saygı, Değere Vefa

    Elbette kimliğe saygı duyalım. Ama onu devlet aklının merkezi yapmayalım. Çünkü:

    • Kimliği siyasetle kutsarsan, eleştiriye kapatırsın.

    • Kimliği ideolojileştirirsen, diğer tüm kimlikleri düşmanlaştırırsın.

    • Kimliği devlet politikasına dönüştürürsen, liyakati gömersin.

    “Kimlik bir gerçektir, ama kutsal değildir. Değer ise hem gerçektir, hem gelecektir.”

    Sonuç: Yeni Tarz-ı Siyaset

    Akçura’nın çağında üç yol vardı. Bugün bir dördüncü yol lazım bize: Değer merkezli bir devlet aklı. Etnik, mezhebi, sınıfsal ayrım yerine;

    • Adalet,

    • Bilim,

    • Üretim,

    • Eğitim,

    • Ahlak üzerine kurulmuş bir siyaset.

    “Kim olduğumuzla değil, neyi savunduğumuzla tanınacağımız bir gelecek inşa etmek zorundayız.”

    Son Söz

    Yarının Türkiye’si, kimliklerin çarpıştığı değil, değerlerin yarıştığı bir ülke olmalı. Kimin hangi kavimden, hangi mezhepten olduğuna değil, kimin ne ürettiğine, ne savunduğuna, neye inandığına bakmalıyız.

    Yusuf Akçura’nın mirasını selamlıyoruz. Ama bu çağda onun kalemiyle değil, onun cesaretiyle yeni bir fikir yazmalıyız.

    “Kökümüz kimlikte, yönümüz değerde olsun. Çünkü gelecek, kimliği olanların değil; değeri olanların olacak.”

    Gürkan KARAÇAM

    #teslimolmuyoruz #süpergüçtürkiye

  • Almanya’nın Zırhı Pas Tutuyor: Kartalın Gölgesinde Türk Aklı

    Almanya’nın Zırhı Pas Tutuyor: Kartalın Gölgesinde Türk Aklı

    “Zırhı kalın olanlar değil, boşluklarını fark edebilenler ayakta kalır.”

    Avrupa’nın göbeğinde dev gibi duran Almanya, aslında dev aynasında bir görüntüden ibaret. Sanayi devi olarak gösterilen bu ülkenin üzerinde Amerikan bayrakları dalgalanıyor, Berlin duvarının gölgesine saklanan Amerikan üsleri ise hâlâ yerli yerinde: Ramstein, Stuttgart, Wiesbaden, Spangdahlem… Adı Almanya, ama içinde Pentagon’un gözü, kulağı ve hatta eli var.

    Bağımsız mı, Bağımlı mı?

    “Egemenlik, toprakla değil, alınan bir emrin varlığı ile ölçülür.”

    ABD, Almanya’yı adeta bir NATO otoparkına çevirmiş. Her büyük hava üssü, aslında Washington’un Avrupa’daki ileri karakolu gibi çalışıyor. Dış politikası ise kendi başına değil; Beyaz Saray’dan gelen parmak işaretine göre şekilleniyor. Ukrayna krizinde de bunu gördük, İsrail’e verilen destekte de.

    Almanya, jeopolitik olarak güçlü görünüyor, ama stratejik kararlarında bağımsız değil. Bir gözü ABD’nin şifreli e-postasında, öteki gözü Brüksel’deki masada. Ve bu gözler çoğu zaman görmekten ziyade görmemeyi seçiyor.

    Enerji ile Gelen Sessizlik

    “Bir milletin gazı kesilirse, bağımsızlığı da kesintiye uğrar.”

    Rusya’dan gelen doğalgaz, Almanya’nın fabrikalarını ısıttı, ama dış politikasını dondurdu. “Nord Stream” hatlarıyla Berlin’in damarlarına pompalanan enerji, aslında bir nevi Putin güdümünde bir sedasyon etkisi yarattı. Ukrayna krizi patladığında Almanya’nın ilk refleksi neydi? Sessizlik. Çünkü ısıtan el, susturur.

    Amerika’dan emir, Rusya’dan gaz, Fransa’dan siyasi denge derken Almanya’nın manevra alanı, büyük bir ülkeye göre oldukça dar. Gölgesinin büyük olması, güneşin hep arkasında kalmasından.

    Generallerin Füzesi, Dinleme Skandalı

    “En gizli odan, dinlenen odandır.”

    Ukrayna Rusya savaşında, Rus istihbaratının Almanya’da üst düzey generalleri dinlediği ortaya çıktı. Füze sevkiyatı üzerine yapılan bu gizli görüşmelerin sızdırılması, Almanya’nın istihbarat zafiyetini gözler önüne serdi. Avrupa’nın merkezinde, NATO’nun ileri kalesi denilen ülkede üst düzey askeri isimlerin dinlenmesi, sadece Almanya’nın değil, Batı güvenlik sisteminin de çürümüşlüğünü gösteriyor.

    Ortadoğu’da Almanya: Varlık mı, Gölge mi?

    “Kendini var sanan, bazen sadece başkasının yansımasıdır.”

    Almanya, Ortadoğu’da sivil yardım, silah ambargosu ve diplomatik kelime oyunlarıyla bir varlık göstermeye çalışıyor. Lakin bu “varlık”, bölge ülkeleri için kayda değer bir ağırlık oluşturmuyor. İran konusunda net tavır alamayan, İsrail’e tam destek verirken Filistin’e mesafe koyan Berlin, Ortadoğu’da itibar değil, şüphe topluyor. Almanya’nın İran’daki ticari yatırımları bile ABD yaptırımlarıyla çizgiye çekilmiş durumda. Suriye ve Irak’ta ise ağırlıklı olarak danışman ya da mali destek sağlayıcı rolünde. Sahada yok, masada cılız. Ortadoğu’da Almanya’nın sesi, Almanca değil; İngilizce fısıltılarla çıkıyor.

    Almanya’nın Kırılganlıkları: Dev Aynasında Çatlaklar

    1. ABD üsleri üzerinden gelen emir-komuta zinciri,

    2. Rus gazına olan enerji bağımlılığı, özellikle kış aylarında siyasi refleksleri yavaşlatıyor,

    3. İstihbarat zaafları, içeriden dinlenebilecek kadar korumasız bir yapı,

    4. Ortadoğu ve İran’daki etkisizlik, sadece görünürde bir varlık,

    5. Avrupa’daki liderlik algısının kırılması, Macron gibi aktörlerin meydan okumasıyla daha da yıpranıyor.

    Peki Türkiye Ne Yapmalı?

    “Rüzgârı hissedemeyen milletler, fırtınayı yönlendiremez.”

    Türkiye için Almanya, bir tehdit değil; zayıf noktalarından okunabilecek bir fırsattır.

    • Enerji politikalarında çeşitlilik sağlayarak, Almanya’nın Rusya ile arasındaki bağı Türkiye üzerinden kurmasını sağlayabiliriz. TürkAkım ve TANAP gibi projelerle Avrupa enerji arterlerinin ana nabzı olma şansımız hâlâ elimizde.

    • İstihbarat iş birlikleri konusunda Almanya’nın zafiyetlerinden faydalanarak, sahadaki dijital üstünlüğümüzü Almanya’nın güvenlik açığını kapatmak için kullanabiliriz. Bu, masadaki rolümüzü artırır.

    • Ortadoğu’da etkin diplomasi yürüterek, Almanya’nın bölgedeki eksikliğini telafi ederken kendimizi “denge sağlayıcı güç” olarak konumlayabiliriz.

    • Türk diasporasının sosyo-politik etkisi, Almanya’nın iç politikasına yön verebilecek kadar güçlüdür. Doğru stratejiyle, bu nüfuz sahası dış politikamızda kaldıraç haline getirilebilir.

    Son Söz: Kartalın Gölgesinde Oynamak Yerine, Uçmayı Seçmek Gerek

    “Kartal gökyüzünde süzülürken, serçeler gölgede hayal kurar.”

    Almanya’nın bağımsızlığı, bağlarının büyüklüğü kadar bile değildir ve bazen büyük olmak, sadece daha çok bağla bağlı olmaktır. Türkiye için önemli olan, bu bağların arasındaki boşluğu görebilmek, oradan stratejik bir hamleyle yükselmektir.

    Diplomasi, satranç gibidir. Rakibin hamlelerini değil, kırılgan taşlarını görüp oynamak gerekir. Ve Almanya’nın tahtasında artık çok fazla çatlak var.

    Gürkan KARAÇAM

    #almanya #abd #türkiye #teslimolmuyoruz

  • “Kör Akıllar Çağı: Devlerin Uyuduğu Anlarda Tarih Değişti”

    “Kör Akıllar Çağı: Devlerin Uyuduğu Anlarda Tarih Değişti”

    “Devletler gözle değil, stratejiyle görür. Göremeyenler, tarih değil kurban olur.”

    Tarihi değiştiren savaşlar, darbeler, krizler çoğu zaman bir planın değil, bir gafletin çocuğudur. Bu gaflet, stratejik körlüktür. Devletlerin derin aklını felç eden, geleceği gölgeleyen ve ulusları uçuruma sürükleyen görünmez bir virüs. Körlük; düşmanın hamlesini değil, kendi zihnindeki karanlığı görememektir.

    FRANSA

    Zihni geçmişte kalan devlet, geleceği yitirir

    “Zaferin yankısı fazla uzarsa, yenilgi sessiz gelir.”

    1940’ta Fransa, Almanya’dan bir saldırı bekliyordu, ama 1918’den. Maginot Hattı’nı kale yaptı; tanklar, toplar, siperler… Hepsi I. Dünya Savaşı’nın kopyasıydı. Ama Hitler Blitzkrieg (yıldırım savaşı) ile geldi; tanklar Arden Ormanları’ndan dolandı. Fransız generaller haritaya değil, anılara baktı. İşte stratejik körlük: Dünün savaşıyla yarını savunmaya çalışmak.

    İNGİLTERE

    İmparatorluk gururunun gözlerini örttüğü ülke…

    “Bir zamanlar güneş batmayan imparatorluk, kendi karanlığına gömüldü.”

    İngiltere, 20. yüzyılın ortasında hâlâ sömürge refleksiyle hareket etti. Hindistan’daki bağımsızlık hareketlerini küçümsedi. Afrika’da milliyetçiliğin yükseleceğini öngöremedi. Körlüğü, sadece siyasi değil ahlaki bir buhrandı. Brexit kararı ise, tarihin yeni kör noktasıydı. Kısa vadeli “egemenlik” hayalleri, uzun vadeli jeopolitik yalnızlığa dönüştü.

    ALMANYA

    Akılla inşa edip kibirle dağılan bir makine…

    “Zekâ stratejiye dönüşmezse, akıl demir yığınına döner.”

    Almanya, iki dünya savaşını da zekâsıyla kazanabileceğini sandı. I. Dünya Savaşı’nda cepheyi aşırı genişletti, lojistik zaafı körleştirdi. II. Dünya Savaşı’nda Sovyetler’e kışın saldırdı; tarih aynı hatayı Napolyon’da yazmıştı ama Berlin unutmuştu. Endüstri vardı, strateji yoktu. Bugünse, enerji politikasında benzer bir körlük yaşanıyor. Rus gazına bağımlılık, Almanya’yı stratejik rehine yaptı.

    RUSYA

    Güç zehirlenmesi yaşayan strateji devleti…

    “Gücünü doğru hedefe yöneltmeyen her devlet, kendi içinde patlar.”

    Putin, Ukrayna’ya girdiğinde 3 haftada Kiev’i düşüreceğini sandı. Strateji yoktu, sadece güç vardı. NATO’nun bu kadar ve hızlı birleşeceğini, Ukrayna’nın bu kadar direneceğini, Çin’in sessiz kalacağını hesap edemedi. İçeride oligarklarla sarayda satranç oynarken, dışarıda piyonlar gerçek savaş başlattı. Sonuç: Rusya, dünyanın en geniş toprağında, en dar diplomatik köşeye sıkıştı.

    ABD

    Dünyayı yönetirken kendi içini okuyamayan süper güç…

    “Dünya haritasını iyi bilmek yetmez, toplumunun ruh haritasını da okumak gerekir.”

    ABD, stratejik körlüğün en ironik örneklerinden biridir. Vietnam’da , Irak’ta, Afganistan’da halkı anlayamadı. Hep tank gönderdi, ama zihin kazanamadı. İçeride ise sistem çürüyor; eğitim çöküyor, toplumsal çatışmalar artıyor. Washington’daki elitler Çin’i izlerken, Detroit’teki işçiyi kaybetti. En büyük körlük, içten içe çürümeyi dış tehdit sanmak olur.

    ÇİN

    Görkemli yükselişin içinde sinsi körlük…

    “Ekonomiyi büyüten strateji, özgürlükleri boğuyorsa, zafer kalıcı değildir.”

    Çin; teknoloji, üretim ve altyapı devi oldu. Ama stratejik körlüğü, dünyayı sadece ekonomik çıkarlarla okuyacağını sanmak oldu. Tayvan meselesini askeri baskıyla çözeceğini sanıyor. Oysa 21. yüzyılda savaş tankla değil, algıyla kazanılıyor. İçeride bastırılan halk, dışarıya açıldığında Çin’in “dijital diktası” ifşa oluyor. Huawei krizinde gördük: Teknolojiyle büyüyen Çin, iletişimde duvara çarptı.

    Ortak Körlük Noktaları: Bu “Devler” Neden Yanıldı?

    “Stratejik körlük, bilgi eksikliği değil; gerçekle yüzleşme korkusudur.”

    Geçmişe tutunmak: Hepsi eski zaferleriyle geleceği okumaya kalktılar.

    Aşırı güven: Kendi kurumlarına, teknolojisine veya gücüne fazla inandılar.

    Halkı küçümsemek: Toplum dinamiklerini ve psikolojik direnci okuyamadılar.

    Dünyayı tek gözle izlemek: Ekonomiyi öncelikleyip kültürü, medyayı, inancı yok saydılar.

    Türkiye İçin Uyanış Manifestosu: Körlükten Stratejik Seferberliğe

    “Coğrafyamız kader olabilir, ama stratejimiz bu kaderi fethetmeli.”

    1. Milli Strateji Ajansı kurulmalı. Her alandaki veri, sadece toplanmamalı; analiz edilmeli, sentezlenmeli, harekete dönüştürülmelidir.

    2. Zihin güvenliği anayasal koruma altına alınmalı.Toplumun bilinçaltına yapılan saldırılar, en az sınır ihlali kadar ciddiye alınmalıdır.

    3. Akıl inşası, okuldan başlamalı. Müfredatlara “gelecek okuryazarlığı”, strateji, psikolojik direnç, bilgi yönetimi dersleri eklenmelidir.

    4. Jeopolitik hafıza canlandırılmalı. Sadece Osmanlı nostaljisi değil, bölgesel derin hafıza güncellenmeli. Türkiye, satrançta piyon değil; merkez taşı olmalıdır.

    5. Strateji sadece devlette değil; milletin ruhunda inşa edilmeli. Devlet refleksiyle değil, millet şuuru ile hareket etmeyen strateji daima eksik kalır.

    SON SÖZ

    “Stratejik körlük, düşmanın değil; kendi zihninin karanlığıdır.”

    Devletler gözleriyle değil, akıllarıyla görür. Göremeyen akıl, sahibi süper güç olsa bile yıkıma uğrar. Bu yüzyılda kör kalan devler değil; uyanık milletler kazanacak.

    “Satranç tahtasında gözün açık olması yetmez, zihin açık olmalı. Çünkü her dev, hamlesini yaparken değil, doğru hamleyi doğru zamanda doğru stratejiyle yapamadığında yıkılır.”

    Gürkan KARAÇAM

    #strateji #hamle #türkiye #ingiltere #fransa #abd #almanya #çin #ingiltere

  • “İbrahim Anlaşmaları: İmzayı Tutan El Mi, Yoksa Kalemi Veren Gölge Mi?”

    “İbrahim Anlaşmaları: İmzayı Tutan El Mi, Yoksa Kalemi Veren Gölge Mi?”

    “Tarihte bazı imzalar vardır; atanı değil, attıranı konuşmak gerekir.”

    2020’de dünya ekranları karşısında alkışlarla duyurulan İbrahim Anlaşmaları, bir barış müjdesi gibi servis edildi. Ama bu müjde, görünmeyen bir mabedin sessiz çanlarını da çaldı. Çünkü bu anlaşma, sadece devletlerarası diplomasi değildir; binlerce yıl öncesinden gelen karanlık bir aklın, bugünün teknolojisiyle şekillendirilmiş mistik bir jeopolitik ayinidir.

    Kimin İbrahim’i?

    İsmiyle bile dikkat çeken bu anlaşma, Yahudi-Hristiyan-Müslüman ortak mirası gibi sunuldu. Lakin “İbrahim”in kim olduğu kadar, kimin İbrahim’i olduğu da sorulmalıydı. Zira bu isim, masum bir figür olarak sunulsa da, asıl olarak sembolik bir kozmik mühür gibi kullanıldı. Çünkü bu anlaşma, dinler üzerinden kurulan değil, dinlerin arkasındaki sembolizmle örülen bir yapıydı.

    “Mabetler sadece taştan değil, kurgudan da inşa edilir.”

    Görünmeyen Mimarlar: Siyonizm Mi?

    Daha Ötesi Var… İlk bakışta akla gelen Siyonist akıl gibi durur: İsrail kazanıyor, Araplar hizalanıyor, ABD gücünü vekalete devrediyor. Evet, Siyonizm bu oyunun ön sahnesindedir. Fakat sahnenin arkasında daha kadim, daha görünmez bir akıl vardır. O akıl…

    Antik Mısır’ın Hermetik bilgilerini Roma’ya taşıyan druidik miras,

    Vatikan’ın içine sızmış pagan ayinlerinin siyasal versiyonu,

    Babil’den beri süregelen kadim ezoterik örgütlenme,

    Tapınakçılardan Rothschild’lere evrilen finansal şeytani dokuma,

    Ve nihayetinde tüm bu yapıları akıl zannedip kullanan ama esas aklı İblis’in karanlık sistemine dayanan, “üst aklın da üstü” bir zihin.

    “İsrail’in ardında Siyonizm varsa, Siyonizm’in ardında çok daha kadim bir ‘karanlık akıl’ vardır. Ve o akıl, şeytanın aklından notlar taşır.”

    Druidik Gölge ve Paganın Dönüşü

    Bugün Körfez ülkelerinde yapılan normalleşme törenleri, aslında birer diplomatik ritüeldir. Kravatlar değişti, ama niyet değişmedi. Hatırlayınız, Roma İmparatorluğu da Kudüs’ü merkez almak istemişti. Şimdi aynı hatlar, farklı isimlerle yeniden çiziliyor.

    Kudüs, bir siyasi başkent değil; bir ruhî merkez haline getiriliyor.

    Kabe ile Kudüs arasında kurulan ‘manevî aks’ sarsılmak isteniyor.

    Yeni dünya düzeni, sembollerle değil; sembollerin altındaki mânâlarla kuruluyor.

    “Kudüs bir harita değil, bir hafızadır. Ve o hafızayı kim kodlarsa, gelecek ona boyun eğer.”

    Görünmeyen Ama İşaret Bırakan Kazanan

    Şimdi sormak gerek: Bu anlaşmanın asıl kazananı kim?

    • İsrail mi? Evet, ama sadece ilk perde.

    • ABD mi? Evet, ama sadece kuklacı.

    • Küresel sermaye mi? Daha yakın.

    • Peki ya ötesi? İşte gerçek burada başlıyor…

    Asıl kazanan, dünyayı “insan merkezli” değil, “kontrol merkezli” tasarlamak isteyen; teknolojiyi Tanrılaştıran; dini sembolleri istismar eden; aklı evrensel görünse de niyeti iblise hizmet eden akıldır.

    Bu akıl, kendini asla göstermez. Ama izi vardır:

    • Babil’den Roma’ya akan kan hattı,

    • Druid ayinlerinden günümüz CEO kulüplerine,

    • Tapınakçılardan Davos’a,

    • Lobicilikten algoritmalara…

    “Gerçek akıl, varlığını ispatlamaz; sadece sonucu kurgular.”

    Türkiye Ne Yapmalı?

    Türkiye, bu gölge akılların oyununa seyirci kalamaz. Bir millet sadece toprakla değil, manayla, niyetle, ruhi aksla ayakta kalır. O yüzden bu anlaşmaların ardındaki görünmeyen aklı okuyamayan, geleceğini başkalarının defterinde bulur.

    “Bugünü çözmek isteyen, geçmişi kazmalı. Geleceği yazmak isteyense, perde arkasındaki kalemi görmeli.”

    SON SÖZ

    İbrahim Anlaşmaları, bir diplomatik mutabakat değildir. Bu, bir kod çözme savaşıdır. İsmiyle, zamanlamasıyla, taraflarıyla, söylemleriyle ve en çok da sessiz kaldıklarıyla…

    Bu yazıyı okuyanlar şunu fark edecektir;

    “Yazılanlar, söylenebileceklerin sadece küçük bir parçasıdır. Ama bazen bir cümle, bin yılın sırrını fısıldar.”

    Gürkan KARAÇAM

    #üstakıl #teslimolmuyoruz