AKİF BUGÜN YAŞASAYDI: KÜRSÜ MÜ, ALGORİTMA MI?

Bugün kendime şu soruyu soruyorum, ki bilirsiniz ben soru sormayı cevap vermeye tercih ederim: Eğer Mehmet Akif Ersoy bugün yaşasaydı, insanları bir caminin avlusunda mı toplardı, yoksa görünmeyen bir dijital akışın içine girip tek tek zihinlere mi dokunurdu?

Dün kürsüler vardı, bugün ekranlar var. Dün söz kalbe inerdi, bugün içerik zihne sızıyor ve bu fark, sadece bir araç değişimi değil; bu, mücadelenin cephesinin değişmesidir.

DÜŞÜNÜYOR MUYUZ, YOKSA TEKRAR MI EDİYORUZ?

Bugün bir fikri savunduğumuzda kendimize şu soruyu sormaktan kaçıyoruz: “Bu düşünceyi ben mi kurdum, yoksa bana mı kuruldu?” Çağımızın en büyük illüzyonu şudur: İnsan, düşündüğünü sanır; ama aslında maruz kaldığını tekrar eder. Yazılımcılar, pardon algoritmalar artık sadece içerik önermiyor; öfke dozunu ayarlıyor, normalin sınırını çiziyor, hatta hangi konuda sessiz kalacağımızı bile belirliyor. Anlayacağınız bir düşünce ne kadar çok yankılanırsa, o kadar “hakikat” sanılıyor. Oysa Akif’in dediği gibi: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Bugün ise sözler pırıltılı ama hakikat sahipsiz.

ÇÖKÜŞ: YIKIM MI, ALIŞMA MI?

Akif’in “çöküş” dediği şey, bir binanın devrilmesi değildi; fark edilmeyen bir alışma süreciydi. Toplum, değerlerini kaybettiğinde değil, kaybı hissetmemeye başladığında çözülür. Yanlış, “farklı bir bakış açısı” gibi gelmeye başladığında; yabancı olan, “normal” olarak kabul edildiğinde kırılma tamamlanmıştır ve insan en çok, sürekli maruz kaldığı şeye teslim olur.

YENİ ASIM: VERİDEN İRFAN DEVŞİRENLER

Akif yaşasaydı, Batı’nın tekniğini (algoritmasını, yapay zekasını, kodunu) almayı ama onunla Doğu’nun irfanını savunmayı tercih ederdi. O, sadece şikayet eden bir şair olmazdı. Muhtemelen en karmaşık kodların içine hakikati gizler, “dijital surlarda gedik açan” bir aksiyon adamı olurdu.

Onun hayalindeki Asım’ın Nesli, bugün verinin kölesi olan değil, veriyi hikmete dönüştüren nesildir. Telefonun cam ekranını bir siper, klavyesini bir süngü gibi kullanan; ama asla “yankı odalarına” hapsolmayan bir nesil…

KİMLİK: SEÇİM Mİ, KALIP MI?

Bugün bir fikri mi savunuyoruz, yoksa o fikir üzerinden kurduğumuz “ben”i mi? Tartışmalar sonuç vermiyor çünkü mesele artık hakikat değil, aidiyettir. İnsan yanıldığını kabul ettiğinde sadece fikrini değil, konforlu dünyasını da kaybedeceğinden korkuyor. Oysa Akif, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” derken, statikliğe değil, her çağda yeniden inşa edilen bir bilince işaret ediyordu.

SAFAHAT: GEÇMİŞ Mİ, BUGÜN MÜ?

Bugün Safahat’ı okurken geçmişi anladığımızı sanıyoruz. Ama asıl gerçek şu: BİZ O KİTABI OKUMUYORUZ, BİZ O KİTABIN İÇİNDEYİZ. Anlatılan çöküş, şekil değiştirerek sürüyor. Sorular aynı, zaaflar aynı. Sadece “cehalet” artık kütüphanesizlik değil, bilgi kirliliğinin içinde boğulmaktır.

SON SORU: UYANMAK İSTER MİSİN?

Gerçekten uyanmak istiyor muyuz? Çünkü uyanmak; rahatı terk etmektir, yazılımcıların, pardon algoritmanın sana sunduğu “onaylanma hazzından” vazgeçmektir.

Eğer bugün Akif aramızda olsaydı, o gür sesiyle ekranlarımızın soğuk camını çatlatırcasına haykırırdı: “Hüsrana uğrayanlardan olmak istemiyorsan; düşünmeyi, soru sormayı bir refleks değil, bir direniş haline getir!” Çünkü bir toplum dışarıdan yıkılmaz; içerideki anlamını kaybederek çöker ve asıl mesele şu: Biz bugün neyi kaybettiğimizi hâlâ hissedebiliyor muyuz? Yoksa bu dijital uykunun ninnisine çoktan alıştık mı?

Zihinsel Egemenlik
Strateji & Psikolojik Harp
Kültür, Kimlik & Toplum
Dijital Çağ & Algoritmalar
Edebiyat & Fikir Analizi

Yorumlar

Yorum bırakın