Kapı kilitli değildi. Zaten kilit hiçbir zaman kapıda olmazdı. Kapı, soruyla açılırdı. İçeri girenler cevap taşımazdı. Cevap getirenler de bu odaya alınmazdı. Çünkü o odada olanlar bilirdi; cevaplar gürültü yapar.
Bu oda sessizlikle çalışırdı. Ortada bir masa vardı. Üzerinde bayrak yoktu. Harita yoktu. İsim yoktu. Sadece bir kâğıt ve kâğıtta tek bir cümle:
“Hangi soruları soracaklarını belirleyebiliyor muyuz?”
İşte dünya buradan yönetilirdi. Devletler dışarıda bağırırdı. Halklar dışarıda tartışırdı. Medya dışarıda savaşırdı. Ama burada… Soru kurulurdu. Odadakiler iyi bilirdi; cevabı olan herkes konuşurken, soruyu kuranlar hükmederdi.
Onlar insanları kandırmıyordu. Buna hiç gerek yoktu. Çünkü kandırmak zahmetlidir. Onlar insanlarla dalga geçiyordu.
Dalga geçmek, gerçeği gizlemek değildir. Dalga geçmek, gerçeği saklayacak yanlış sorular vermektir.
İnsanlar ekrana bakıyordu. Tartışıyorlardı. Aynı kelimelerle. Aynı öfkeyle. Aynı “özgürlük” hissiyle. Odadakiler izliyordu ve gülümsüyordu. Çünkü insanlar, kendilerine ait olmayan sorularla birbirini parçalıyordu.
Bir kafesin içindeysen, sağa mı sola mı çarptığının önemi yoktur.
Bir kriz dosyası açıldı. Ama dosyada kriz yoktu. Dosyada sadece şunlar yazıyordu: Bu olaya ne diyeceğiz? Güvenlik mi? Ekonomi mi? Ahlak mı? Cevaplar sonra gelecekti.
Önce isim verilecekti. Çünkü bir olaya verdiğin isim, insanların vereceği kararı en başından belirlerdi. Aynı gerçek, farklı sorularla farklı kaderlere dönüşürdü.
İnsanlar “ne oluyor?” diye soruyordu. Ama onlara çoktan şunu öğretmişlerdi: “Ne oluyor?” değil, “hangisi daha az kötü?” diye soracaksın. İyi ve doğru çoktan masadan kaldırılmıştı. Geriye sadece “makul” kalmıştı.
Bir toplumu teslim almak için, ona kötü seçenekler sun ve ‘AKILLICA SEÇ’ de.
Sonra zaman odası açıldı. Burada kimse “ne yapalım” demezdi. Herkes tek şeye bakardı: “Ne zaman?” Çünkü zaman, kararın ahlâkını değiştirirdi. Bugün yapılan suçtu. Yarın yapılan zorunluluktu. Geç yapılan ise ihanetti.
Zamanı yöneten, vicdanı da yönetir.
İnsanlara acele duygusu verildi. “Şimdi ya da asla.” Bu cümle çok sevilirdi. Çünkü bu cümle, bütün alternatifleri boğardı. “Başka çaremiz yok” denilen yerde, düşünce düşünmeden idam edilirdi ve insanlar bunu “gerçekçilik” sandı.
Odadakiler buna güldü. Bir başka ekranda “uyanık” insanlar vardı. Her şeyden şüpheleniyorlardı. Ama aynı yerden. Bu kusursuz bir sonuçtu. Çünkü artık ŞÜPHE BİLE YÖNETİLİYORDU. Bazı sorulara “bilimsel” deniyordu. Bazılarına “komplo”. Bazılarına “tehlikeli”.
Bir soruyu çürütmek zordur fakat ona etiket yapıştırmak kolaydır.
İnsanlar zeki olduklarını sanıyordu. Ama zeka, yanlış yerde kullanılıyordu ve bu sistemi ayakta tutan şey cehalet değildi. Sistemi ayakta tutan şey, yanlış sorulara cevaplar arayan zihinlerdi.
Seçim ekranı açıldı. Sandıklar. Sloganlar. Umut. Odadaki biri sordu: “Gerçekten hâlâ seçtiklerini mi sanıyorlar?” Çünkü seçim, oyunun son sahnesiydi. Oyun çoktan oynanmıştı. Seçenekler ayıklanmıştı. Sorular törpülenmişti. İhtimaller budanmıştı.
Sana oy verdirdiklerinde değil, oy vereceğin şeyleri seçtiklerinde kaybedersin.
Ama kalabalıklar bağırıyordu. Çünkü bağırmak, düşünmenin yerini almıştı.
Son odada masa boştu. Ekran yoktu. Sadece bir ayna vardı ve aynanın üstünde şu yazıyordu: “Soruyu kim kurdu?”
YAŞLI ADAM AYNAYA BAKTI VE KONUŞTU: “ONLARLA DALGA GEÇİYORUZ,” dedi, “ÇÜNKÜ HÂLÂ CEVAP ARIYORLAR.”
Durdu ve dedi ki;
“Cevap arayan herkes, sorunun bize ait olduğunu fark edene kadar tam olarak istediğimiz yerde durur.”
İşte dünya buradan yönetiliyordu. Devletler karar almaz. Devletler, kurulmuş soruların içinde hareket eder. Devletler yıkılabilir. İktidarlar değişebilir. Haritalar tekrar tekrar değişebilir fakat soruyu kuranlar, haritalar değişse bile tahtlarını kaybetmez.
Şimdi sana bakıyorum zeki insan. Eğer hâlâ onların sorularının cevabını arıyorsan oyunun içindesin demektir fakat bugün ilk kez şunu soruyorsan: “Bu sorular neden hep burada?” İşte o an… O odada sessizlik olur. Çünkü iktidarlar cevaplarla değil, soruların sahiplerini fark ettiğin yerde kendi sorularını sormaya başladığında çatırdamaya başlar.
Taht görünmezdir zeki insan fakat gerçektir ve şunu unutma:
Tahtları! ; onların sorularına cevaplar bulmaya çalışarak yıkamazsın.
Gürkan KARAÇAM
#taht #cevap #soru #zeka

Yorum bırakın