Kategori: Uncategorized

  • SON KATMAN: HOLLYWOOD SESSİZLİĞİ

    SON KATMAN: HOLLYWOOD SESSİZLİĞİ

    Geceydi. Ama karanlık değildi mesele. Işık vardı; fazla bile. Ekranlar, raporlar, toplantılar…

    Herkes bir şeyler söylüyordu ama kimse karar veremiyordu.

    Düşünen insan, bir devlet tam da böyle felç olur. Soruyorum: Bir ülke neden her şeyi biliyorken yanlış yapar? Bilgi fazla olduğunda akıl neden donar? Kim öğretti sana ki güç, yüksek sesle konuşmaktır; oysa ASIL GÜÇ, SESSİZCE KARAR VERDİRMEKTİR?

    Tanımı tersten yapalım: Ulusal güvenlik, düşmanı durdurmak değil, dost görünümlü seçenekler arasında kaybolmamaktır. Çünkü tehdit bazen sınırdan girmez; “makul” diye sunulan bir önerinin içine saklanır ve sen “mantıklı” dediğin anda… iş işten geçer.

    İstihbarat mı? Hayır, o artık dosya taşımak değil. İstihbarat, karar vericinin kulağına fısıldanan değil; karar vericiye mesajı kendi iç sesiymiş gibi hissettirebilmektir…

    Sor bakalım kendine: Bu düşünce gerçekten bana mı ait, yoksa bana ait olduğu mu öğretildi? Hollywood burada başlar. Patlama yok. Kovalamaca yok. Ama senaryosu yazılmış bir final vardır. Kahraman özgür zanneder kendini. Seçim yaptığını sanır. Oysa seçenekler çoktan belirlenmiştir. İŞTE SON KATMAN BUDUR!

    Tanım yapıyorum ama alışıldık değil: karar mekanizması, aklın çalışması değil; aklın hangi anda durdurulacağını bilmesidir ve bir devlet karar alamıyorsa değil, sürekli karar alıyorsa tehlikededir. Çünkü YANLIŞ ZAMANLAMA, EN SOFİSTİKE YENİLGİDİR.

    Uluslararası ilişkiler masası… Gerçekten masa mı bu, yoksa sahne mi? Aktörler mi var, figüranlar mı? Ve sen hangi roldesin: repliğini yazan mı, okuyan mı? Kognitif hegemonya dediğin şey propaganda değildir, sakın karıştırma. Propaganda bağırır. Kognitif hegemonya ikna bile etmez. Sadece şunu dedirtir: “BUNUN BAŞKA YOLU YOK.”

    Soruyorum şimdi, yavaşça…

    Bir ülkeye sürekli “şimdi değil” dedirten akıl kimin aklıdır? Her hamlede “ama sonuçları ağır olur” diye ürperen refleks gerçekten yerli midir? Ve en tehlikelisi: Neden bazı ihtimaller hiç masaya gelmez?

    SON KATMANDA silah yoktur. Harita yoktur. Ama zaman vardır ve zaman, yanlış eldeyken silahtan daha öldürücüdür.

    Hollywood filmleri burada biter çünkü seyirci rahatlar ve gerçek dünya ise tam burada başlar.

    Düşünen insan, son bir soru bırakıyorum sana: Eğer bir devlet kendi kararını aldığını sanıyorsa… Ama soruyu başkası sormuşsa…. VERDİĞİ KARAR GERÇEKTEN KİME AİTTİR?

    Gürkan KARAÇAM

    #karar #ulusalgüvenlik #istihbarat #kognitifhegemonya

  • Düşen Bir İHA Değil, Düşürülmek İstenen Karar Zinciridir

    Düşen Bir İHA Değil, Düşürülmek İstenen Karar Zinciridir

    Düşünen insan, bu yazı bir varsayımdan değil, herkesin bildiği iki somut olaydan yola çıkıyor. Olaylar; Türkiye sınır hattında bir İHA’nın düşmesi ile aynı dönemde Suriye–Irak ekseninde Türkiye’yi angajmana zorlayan gelişmelerin eş zamanlı yaşanmasıydı. Olaylar bunlar. Ne eksik ne fazla. Ama asıl mesele, bu olayların kendisi değil.

    ASIL MESELE ŞU: Bu olaylar Türkiye’ye neyi yaptırmak, neyi geciktirmek, neyi tartışmalı hâle getirmek istiyor? Çünkü çağımızda hiçbir stratejik baskı “şuraya vurayım” diye kurulmaz. Stratejik baskılar, devletlerin karar zincirlerine dokunarak işler. Ve karar zinciri dediğimiz şey, tek bir düğmeden ibaret değildir. O zincirin halkaları vardır.

    Şimdi birlikte düşünelim. Bir devlet için ilk halka tehdit tanımıdır. Bir olay ne zaman tehdit sayılır, ne zaman “olağan” kabul edilir? Bu çizgi bulanıklaştırıldığında ne olur? Tehdit eşiği aşağı çekilirse her şey tehdit olur; yukarı çekilirse hiçbir şey. Her iki durumda da karar alma sağlıklı işlemez. Peki bu tür olaylar, tam da bu tanımı esnetmeye mi çalışıyor?

    İkinci halka tepki zamanlamasıdır. Bir devlet ne kadar hızlı cevap verir, ne kadar bekler, ne zaman sessiz kalır? Hız her zaman güç müdür, yoksa bazen acele, başkasının yazdığı takvime uymak mıdır? Bir refleks ne zaman iradedir, ne zaman otomatikleşmiş bir alışkanlık hâline gelir? Bu olaylar, Türkiye’nin “hemen mi, sonra mı, hiç mi?” kararını zorlamıyor mu?

    Üçüncü halka kararın dilidir. Verilen cevap kime konuşur? Sahadaki unsura mı, yoksa seni izleyen tüm aktörlere mi? Bir karar açıkça mı sergilenir, yoksa sessizce mi uygulanır? Her görünürlük güç müdür, yoksa bazen görünürlük, başkasının aradığı şey midir? Bu tarz hadiseler, Türkiye’yi hangi dili kullanmaya mecbur bırakmak istiyor?

    Dördüncü halka siyasi ve askerî eşgüdümdür. Sahada verilen bir karar, söylemle uyumlu mu? Yoksa söylem kararın önüne mi geçiyor? Bir devletin kapasitesi kadar, o kapasiteyi hangi söylemin taşıdığı da önemlidir. Bu olaylar, Türkiye’nin kararını değil; karar ile söylem arasındaki mesafeyi mi ölçüyor?

    Beşinci halka ise en kritik olanıdır: SEÇENEK ALANI. Bir devletin önündeki seçenekler daraltıldığında ne olur? Sürekli benzer türde baskılarla aynı karar noktasına itilen bir ülke, bir süre sonra gerçekten karar mı verir, yoksa itildiği yere mi gider? İşte burada mesele, tek bir olay değil; olayların seni aynı yöne doğru alıştırmasıdır.Şimdi kendimize şu soruyu soralım: Bir devleti savaşa sokmak için büyük bir saldırı mı gerekir, yoksa onu taraf olmaya zorlayacak küçük ama süreklilik arz eden baskılar mı daha etkilidir? Bir devleti köşeye sıkıştırmak, cephede mi olur, yoksa karar masasında mı?

    Düşünen insan şunu fark eder: Bu tür olaylar Türkiye’den “yanlış” bir karar istemiyor. Tam tersine, doğru kararı yanlış bağlamda vermesini istiyor. Çünkü stratejik tuzaklar, çoğu zaman hatayı değil, aceleyi hedef alır ve en hayati soru şudur: Türkiye her teste cevap vermek zorunda mıdır? Yoksa bazı testleri anlamsızlaştırmak, cevap vermekten daha güçlü bir tercih midir?

    Sessizlik her zaman boşluk değildir düşünen insan. Bazı sessizlikler vardır ki, karşı tarafın bütün hesaplarını bozar. Ama bu, pasiflik değil; bilinçli bir kontrol gerektirir. Refleks değil, irade ister.O yüzden bu yaşananlar ne basit bir tesadüftür, ne de bir savaşın başlangıcıdır. Bu, Türkiye’nin tehdit tanımını, tepki zamanlamasını, karar dilini, söylev ve kapasite uyumunu ve seçenek alanını aynı anda yoklayan bir süreçtir.

    Düşen bir hava aracı olabilir…

    Ama asıl tartılan şey, Türkiye’nin nasıl karar verdiği ve çok daha önemlisi vereceğidir ve unutma düşünen insan: Bu çağda kaybedenler, vurulanlar değil; kendisine hangi kararın uygulatılmak istendiğini fark edemeyenlerdir.

    Gürkan Karaçam

  • Hak ile Batıl, Çıkar Merkezli Akıl ile İdrak Merkezli Akıl: Kim Alt, Kim Üst, Sen Söyle

    Hak ile Batıl, Çıkar Merkezli Akıl ile İdrak Merkezli Akıl: Kim Alt, Kim Üst, Sen Söyle

    Düşünen insan, baştan anlaşalım. Bu satırlarım komplo üretmez. Çünkü komplo, aklın kanıtsız korkuya teslim olmasıdır. Benim meselem korku değil; idrak.

    O hâlde soruyla başlayalım.

    “Üst akıl” denilen şey gerçekten nedir? Emirlerini iblisten alan metafizik bir karanlık mı? Yoksa hakikatle yüzleşemeyenlerin, batılı zekice paketleyip meşrulaştırma çabası mı?

    Peki asıl soru şu değil mi: Bir akıl gerçekten “üst” ise, neden sürekli kendini gizleme ihtiyacı duyar? Şunu kabul edelim: Soruyu doğru kuramazsak, cevabı baştan kaybederiz ve yanlış sorular, her zaman yanlış iktidarları üretir.

    MUSTAFA KEMALDünyayı eski çağlardan beri cemiyetler yönetir” derken, şeytanlardan mı söz ediyordu, gizli tarikatlardan mı? Hayır. O, tarihin kişilerle değil, süreklilik gösteren akıl disiplinleriyle aktığını söylüyordu. Yani mesele “kim” değil; nasıl düşünen bir aklın hâkim olduğu meselesiydi.

    Buradan devam edelim.

    Fransız İhtilali bir başlangıç değildi. Bir kopuş hiç değildi. O, çok daha eski bir aklın yöntem değiştirmesiydi. İhtilalden önce güç neredeydi? Taçtaydı, soydaydı, kılıçtaydı. Görülebiliyor, hedef alınabiliyor, yıkılabiliyordu. İhtilalden sonra ne oldu? Güç; hukuka, kurala, sisteme, dile, kavrama taşındı. Yani akla benzeyen ama hakikatten kopuk bir düzen kuruldu.

    Sorayım: Görülemeyen güç, yıkılabilir mi? Hesap yapan akıl, sorgulanmadan hükmedebilir mi?

    Peki düşünen insan, çıkar merkezli akıl neden bu kadar uzun süredir iktidarda? Neden bu kadar rağbet gördü? Neden bu kadar insan onun peşinden gitti?

    Çünkü hız vaat etti. Derinlik ise sabır isterdi. Çünkü kazancı hemen gösterdi. İdrak ise bedel isterdi. Çünkü kalabalıklara seslendi. İdrak bireye hitap ederdi. Çünkü korkuyu yönetti. Anlam ise sorumluluk yüklerdi. Çünkü hazır cevap sundu. İdrak yeni sorular doğururdu. Çünkü konfor sağladı. Hakikat ise rahatsız ederdi.

    Ve belki de en acı olanı şu: İnsanlar düşünmekten çok rahatlamayı seçti.

    Ama şimdi kaçamayacağımız sorular var: Bu kadar rağbet gören bir akıl, neden hâlâ meşruiyet üretmek zorunda? Neden sürekli kendini anlatıyor? Neden hâlâ ikna etmeye çalışıyor , korkutuyor, yönlendiriyor? Çünkü rağbet başka şeydir, haklılık bambaşka ve tarih şunu defalarca gösterdi: Rağbet geçer, idrak kalır. İktidarın değil, anlamın zamanı gelir ve o zaman, sessiz olan akıl; gürültülü olanı aşar.

    Şimdi tanım yapalım.

    ÇIKAR MERKEZLİ AKIL NEDİR? İnsanı amaç değil araç gören akıldır. Ahlakı ilke değil esneklik sayar. Hakikati değil verimi esas alır. Çatışmayı problem değil yakıt olarak görür. Zekidir ama derin değildir. Çünkü derinlik, hakikat ister.

    Peki karşısında ne var?

    Ona sadece “hak” demek yetmez. Ben buna idrak merkezli akıl diyorum. İDRAK MERKEZLİ AKIL; İnsanı araç değil emanet görür. Gücü değil anlamı esas alır. Sonucu değil süreci gözetir. Aklı ahlaktan ayırmaz. Bilgiyi silah değil sorumluluk sayar.

    Şimdi soruyu daha da keskinleştirelim: Eğer bugün “üst akıl” diye yüceltilen şey gerçekten aklın zirvesi olsaydı, neden bu kadar korku üretmek zorunda kalsın? Neden sürekli krizlere, kaosa, bölünmelere ihtiyaç duysun? Neden insanı sakinleştirmek yerine tedirgin etsin? Çünkü bu akıl hegemoniktir, ama meşru değildir. Hâkimdir, ama haklı değildir ve asıl mesele tam da buradadır: Batıl akıl, ki ben ona artık ÇIKAR MERKEZLİ AKIL diyorum; üstünlüğünü gücünden değil, hakikatin henüz örgütlenememiş olmasından alıyor. Ama artık bir şey oluyor. Algı eskisi kadar ikna edemiyor. Korku eskisi kadar bağlayamıyor. Sorular çoğalıyor ve insanlar cevaplardan yeterince tatmin olamıyor. Ve bil ki düşünen insan, İDRAK MERKEZLİ AKIL uyanır uyanmaz, çıkar merkezli akıl önce savunmaya, sonra yalvarmaya başlayacaktır.

    BU BİR İBLİS HİKÂYESİ DEĞİL. Bu bir akıl savaşı ve her akıl savaşı şunu gösterir: Kısa vadede kazandıran akıl hep ilerler ama uzun vadede hakikate yaslanmayan her akıl çöker. O yüzden bunu net söylüyorum: İDRAK MERKEZLİ AKIL, ÇIKAR MERKEZLİ AKLI er ya da geç yenecektir. Bu bir temenni değil, kaçınılmaz bir vaattir. Çünkü bu çağın mücadelesi, iyiyle kötü arasında değil; ÇIKAR MERKEZLİ AKIL ile İDRAK MERKEZLİ AKIL arasındadır ve unutma düşünen insan:

    ÜST AKLI YENEBİLECEK YEGÂNE ŞEY, DAHA ÜST BİR AKILDIR. Çünkü çıkar bir yere kadar taşır insanı. İdrak ise er ya da geç anlamı belirler. Ve şimdi son soruyu sana bırakıyorum: Sence hangisi alt, hangisi üst?

    Gürkan Karaçam

    #üstakıl #türk

  • MÜTTEFİK İSTİHBARATI; YANINDA YÜRÜYEN SANA NEYİ GÖSTERİR NEYİ GÖSTERMEZ?

    MÜTTEFİK İSTİHBARATI; YANINDA YÜRÜYEN SANA NEYİ GÖSTERİR NEYİ GÖSTERMEZ?

    Düşünen insan, baştan anlaşalım… Bu satırlarım “bilgi vermek” için değil. Bu yazım, “bazı şeyleri artık görmezden gelemeyecek hale gelmen” için de değil. O yüzden rahat okuma. Hatta mümkünse biraz rahatsız ol. Çünkü istihbarat dünyasında en büyük yanılgı şudur: Tehlikenin karşıdan geleceğini sanmak. Oysa gerçek tehlike çoğu zaman yanında yürür, seninle aynı masaya oturur, aynı cümleleri kurar, hatta sen konuşurken başını onaylar gibi sallar. Ama sana asla resmin tamamını göstermez. Şimdi soralım. Yanında yürüyen biri sana neyi gösterir neyi göstermez? Neyi saklar? Neyi özellikle eksik bırakır? Ve daha önemlisi: Sana neyi düşünme fırsatı bile vermez?

    Bak düşünen insan… Müttefik istihbaratı denilen şey, anlatıldığı gibi “ortak tehditlere karşı iş birliği” falan değildir. O tanım broşür içindir. Gerçek tanım şudur:

    Müttefik istihbaratı; iki ya da daha fazla devletin, aynı tehdit söylemi altında birbirlerinin karar alma sınırlarını, refleks hızlarını, siyasi cesaret eşiğini ve toplumsal dayanma kapasitesini sessizce ölçtüğü ileri seviye bir stratejik test alanıdır.

    Bu bir bilgi paylaşımı değildir. Bu bir bilgiyle terbiye etme sanatıdır. Soruyorum sana düşünen insan: Bir müttefik neden sana “her şeyi” anlatsın? Anlatıyorsa, seni hangi yöne doğru itmek istiyordur? Anlatmıyorsa, hangi seçeneği senin önünden çekip alıyordur? Çünkü istihbaratta asıl güç, söylediğin şeylerde değil; söylemediğin boşluklarda saklıdır.

    Müttefik sana bilgi vermez; sana çerçeve verir. O çerçevenin dışına çıktığında ise yalnız kalırsın. Bir kriz düşün. Aynı ittifak, aynı masa, aynı tehdit algısı… Ama bilgi akışı farklı hızlarda geliyor. Bazısına anında, bazısına geç, bazısına eksik.

    Neden?

    Çünkü o an ölçülen şey şudur: Kim panikler? Kim bekler? Kim iç kamuoyuna oynar? Kim bedel ödemeye hazırdır, kim bedeli başkasına ödetmek ister? İşte o anda, müttefik istihbaratı rapor yazmaz. Karakter yazar.

    Bak burası önemli düşünen insan. Tatbikatlar, ortak operasyonlar, koordinasyon merkezleri… Bunların hiçbiri sadece düşmana mesaj değildir. Asıl mesaj müttefiklere gider. Kim inisiyatif alıyor? Kim emir bekliyor? Kim sahada risk alıyor, kim diplomatik cümlelerin arkasına saklanıyor? Ve sonra görünmeyen bir deftere şu not düşülür:

    “Bu aktör kriz büyüdüğünde geri çekilir.” “Bu aktör yalnız kalmaktan korkar.”. “Bu aktör, kamuoyu baskısına dayanamaz.”

    Ve düşünen insan sen bu defteri asla göremezsin. Ama bütün planlar o deftere göre yapılır.

    Şimdi daha can alıcı bir soru sorayım sana: Müttefikler neden bazı krizleri çözümsüz bırakır? Çünkü çözüm, bazen ölçümden daha değersizdir. ÇÖZÜMSÜZLÜK; sabır ölçer, sadakat ölçer, itaat ölçer, yalnız kalma korkusunu ölçer ve günün sonunda şunu fark edersin düşünen insan: Sen bir savaşa değil, bir tercihsizliğe sürüklenmişsindir. İşte müttefik istihbaratının zirvesi burasıdır. Sana “şunu yap” demez. Sana başka seçenek bırakmaz. Anlayacağın düşman seni karşıdan tehdit eder. Müttefik ise yanında yürüyerek yönlendirir. Ve tarih şunu defalarca kanıtlamıştır: Devletler düşman darbeleriyle değil, müttefiklik konforu içinde uyuşturularak düşer.

    Şimdi yazıyı burada bitirelim düşünen insan ama senin zihninde bir soru kalsın: Yanında yürüyen, sana bugün neyi gösteriyor neyi göstermiyor?

    Gürkan KARAÇAM

    #müttefik #ittifak #istihbarat #zeka

  • ÇATIŞMA: HEGEMONYANIN KURALLAR KİTABI

    ÇATIŞMA: HEGEMONYANIN KURALLAR KİTABI

    Düşünen insan, önce şunu soralım: Çatışma gerçekten bağıranların, silahların, kriz manşetlerinin işi mi; yoksa sessiz kalanların, kelimeleri seçenlerin, zamanı doğru okuyanların mı? Çünkü hegemonya, yumrukla değil; algıyla kurulur. Güç, bağırarak değil; kabul ettirilerek işler ve kabul, çoğu zaman çatışmanın kendisinden değil, çatışmanın nasıl çerçevelendiğinden doğar.

    TANIM YAPALIM: Çatışma, iki iradenin karşı karşıya gelmesi değildir. Çatışma, bir iradenin diğerine “senin neye karşı çıktığını ben belirlerim” deme cesaretidir. İşte hegemonya tam burada başlar. Çünkü karşı tarafın itiraz sınırlarını çizen, aslında oyunun hakemidir. Hakemlik ise tarafsızlık değildir; görünmez iktidardır.

    Düşünen insan, insan ilişkilerinden başlayalım. İki insan arasında yaşanan her gerilimde gerçekten ne tartışılır? Konu mu, statü mü? Söylenen söz mü, söylenme hakkı mı? Çoğu zaman mesele “ne dediğin” değil, “kimin söylediği”dir. Hegemonya, ilişkilerde haklı olmaktan önce meşru olmaktır. Meşruiyet ise yüksek sesle değil, sessiz onaylarla inşa edilir. Bir ortamda kimin sözü kesilmiyor? Kim açıklama yapmak zorunda kalmıyor? Kim hata yaptığında “ama niyeti iyiydi” deniyor? İşte güç oradadır. Çatışma, bu imtiyazların fark edilmesi anıdır.

    Şimdi devletlere geçelim düşünen insan. Devletler arası çatışma neden nadiren savaşla başlar? Çünkü hegemonya kurmak isteyen devlet, önce rakibine hangi alanda konuşabileceğini öğretir. Bir kriz çıktığında kim gündemi belirliyor? Kim “asıl mesele bu değil” deme lüksüne sahip? Kim savunma yapıyor, kim soru soruyor? Savunan, oyunu kaybetmeye başlamıştır. Çünkü hegemonya, cevap veren değil; soru soran olmaktır. Soru soran, zamanı kontrol eder. Zamanı kontrol eden, sonucu yazar.

    BİR TANIM DAHA: Siyasi hegemonya, sandıkta kazanılan bir şey değildir; sandığın neyi ölçtüğünü belirleme yetkisidir. Siyasette çatışma, ideolojiler arasında değil; gerçeklik tanımları arasında yaşanır. “Sorun nedir?” sorusuna verilen cevap, iktidarın özüdür. Ekonomi mi sorun, güvenlik mi, kimlik mi, ahlak mı? Hangi sorunu merkeze alırsan, çözümü de sen satarsın. Rakibini, senin gündeminde konuşmaya zorladığın an kazanırsın. Çünkü artık o, senin haritanla yol bulmaya çalışıyordur.

    Düşünen insan, iş dünyasına bakalım. Rekabet denilen şey gerçekten fiyat mı, ürün mü, inovasyon mu? Hayır. Rekabet, norm belirleme savaşından ibarettir. Hangi standart “kalite” sayılıyor? Hangi hız “başarı” kabul ediliyor? Hangi risk “cesaret”, hangisi “sorumsuzluk” olarak etiketleniyor? Büyük oyuncular küçükleri ezmez; oyunun kurallarını onların aleyhine olacak şekilde yazar. Çatışma burada görünmezdir ama yıkıcıdır. Çünkü kimse kuralın kendisini tartışmaz; herkes kural içinde hayatta kalmaya çalışır. İşte hegemonya budur: Alternatifsizmiş gibi görünen bir düzen.

    İdeolojilere gelelim düşünen insan. İdeolojiler neden çatışır? Çünkü her ideoloji, insanın dünyayı algılama biçimini tek doğru olarak sunmak ister. Ama asıl güç, “ben haklıyım” demekte değil; “başka türlü düşünmek anlamsız” hissini üretmektedir. İdeolojik hegemonya, rakibini düşmanlaştırmakla değil; gereksizleştirmekle kazanılır. Alaya alınan fikir, tartışılmayan fikirdir. Tartışılmayan fikir, yenilmiştir. Çatışma burada bağırarak değil; küçümseyerek kazanılır.

    Gelelim küresel güvenlik bloklarına. Düşünen insan, NATO, ittifaklar, paktlar… Bunlar gerçekten güvenlik mi üretir, yoksa bağımlılık mı? Bir güvenlik mimarisi kurulduğunda asıl soru şudur: Tehdit kim tarafından tanımlanıyor? Tehdit tanımı, egemenliktir. Eğer bir ülke kendi tehdidini kendisi tanımlayamıyorsa, ordusu ne kadar güçlü olursa olsun stratejik olarak bağımlıdır. Çatışma, bazen silahların susmasıyla derinleşir. Çünkü herkes aynı tehdit dilini konuşmaya başladığında, düşünce silahsızlandırılmıştır.

    Düşünen insan, şimdi kritik soruyu soralım: Hegemonya neden çatışmadan korkmaz? Çünkü gerçek hegemonya, çatışmayı yönetir. Krizi fırsata çevirir. Karşı tarafı aceleye zorlar, kendisi sabırla bekler. Hegemon olan, duygularını değil; ritmi kontrol eder. Kim ne zaman öfkelenecek, kim savunmaya geçecek, kim yorulacak… Bunlar hesaplanır. Çatışma, burada bir kaos değil; bir takvimdir.

    BİR TANIM DAHA YAPALIM ve perdeyi tamamen kaldıralım: Hegemonya, gücün görünmezleştiği andır. Güç görünmez olduğunda sorgulanmaz. Sorgulanmayan güç, dirençle karşılaşmaz. Direnç yoksa çatışma sadece formalitedir. O yüzden en tehlikeli çatışmalar, kimsenin çatıştığını fark etmediği anlardır.

    Düşünen insan, şimdi dönüp kendimize bakalım. Sen hangi çatışmaların içindesin ama farkında değilsin? Hangi kavramları hiç sorgulamadan kullanıyorsun? Hangi “doğal” kabul ettiğin düzenler aslında başkasının çıkar haritası? Hangi tartışmalarda savunma yaparken buluyorsun kendini? Ve en kritik soru: Sen mi soruları soruyorsun, yoksa sana sorulmasına izin mi veriyorsun?

    Unutma düşünen insan: Çatışmayı kazanan, haklı olan değildir. Çatışmayı kazanan, haklılığın ne anlama geldiğini tanımlayandır ve hegemonya, tam olarak burada, sessiz ama sarsıcı bir şekilde kurulur.

    Gürkan KARAÇAM

    #çatışma #hegemonya #teslimolmuyoruz #taaruzageçiyoruz

  • İnsanlık Bilmekten Vazgeçtiği Gün Yönetilebilir Oldu

    İnsanlık Bilmekten Vazgeçtiği Gün Yönetilebilir Oldu

    Zeki insan, gel bir duralım. Ama bu kez duygular için değil; akıl için duralım.

    Şu soruyla başlayalım: Gerçekten susturulduk mu? Yoksa konuşma hakkımız dururken, düşünme zahmetinden mi vazgeçtik?

    Bak dikkat et. Bugün dünyada bilgiye ulaşmak zor mu? Hayır. Peki o zaman neden bu kadar az insan gerçekten biliyor? İLK TANIMI KOYALIM, çünkü burası kritik: Bilmek, bilgiye sahip olmak değildir. Bilmek; bilgiyi bağlama oturtmak, sonuçlarını üstlenmek ve ona göre pozisyon almaktır.

    Şimdi soruyorum zeki insan: Kaçımız bu bedeli ödemeye hazır? Çünkü bilmek rahatlatmaz. Bilmek huzur vermez. Bilmek, insanın omzuna yük bindirir ve insan, tarih boyunca hep aynı refleksi göstermiştir: Taşıyamadığı yükten kurtulmak ister. Bugün yaşanan şey tam olarak budur. Kimse gerçeği yasaklamadı. Kimse düşünmeyi suç haline getirmedi. Ama düşünmenin maliyeti yükseltildi.

    ŞUNLARI SORAYIM!

    Neden her mesele karmaşık anlatılıyor?Neden her gerçek bin parçaya bölünüyor? Neden hiçbir olay tek başına ele alınmıyor da sürekli yeni bir gündemle bastırılıyor? Bu bir kaos mu, yoksa bir yöntem mi?

    İkinci tanımı yapalım: Kognitif yorgunluk, insanın düşünme kapasitesinin değil, düşünmeye olan isteğinin tükenmesidir. Bugün olan budur. İnsan düşünemez hale gelmedi. İnsan düşünmek istemez hale geldi. Çünkü düşünmek; taraf seçmeyi, risk almayı, bedel ödemeyi gerektirir. Onun yerine ne sunuldu? Hazır kanaatler. Önceden çiğnenmiş fikirler. “Bu konuda düşünmene gerek yok” rahatlığı.

    Zeki insan, sana soruyorum: Bir konuda hiç düşünmeden öfkelendiğin oldu mu? Hiç anlamadan taraf olduğun? Hiç “zaten karmaşık” deyip sırtını döndüğün? İşte yönetim tam orada başlar.

    Burada üçüncü tanımı yapalım: Yönetilebilir insan, baskı altında olan insan değildir. Yönetilebilir insan, karar alma zahmetinden kurtulmuş insandır. Bugün kimse sana ne düşüneceğini söylemiyor. Sadece şunu söylüyor: “Bu kadar düşünmene gerek yok.” Bu cümle masumdur. Ama tarihte söylenmiş en tehlikeli cümlelerden biridir. Çünkü bu cümle, insanın zihinsel egemenliğini gönüllü olarak devretmesini sağlar.

    Bak zeki insan, fark ettin mi? Bugün gerçek gizlenmiyor. Gerçek değersizleştiriliyor. Bilgi var ama anlam yok. Haber var ama muhakeme yok. Tepki var ama sorumluluk yok ve burada çok kritik bir soru geliyor: Sorumluluk almayan bir bilinç, özgür olabilir mi? Özgürlük nedir zeki insan? Canının istediğini yapmak mı? Yoksa bildiğinin sonuçlarına katlanmak mı? Modern insan bu soruya cevap vermekten kaçtı. Çünkü cevap ağır ve ağır olan her şey gibi, geride bırakıldı. Sonra ne oldu? İnsan özgürlüğünü kaybetmedi. Özgürlüğü taşımaktan vazgeçti.

    Bu noktada dördüncü ve son tanımı koyalım: Kognitif teslimiyet, zorla diz çöktürülmek değildir.v“Benim yerime birileri düşünsün” demektir. İşte bu cümle kurulduğu anda; ne sansüre, ne baskıya, ne zorbalığa ihtiyaç kalmaz. Çünkü kapı içeriden kapanmıştır.

    Zeki insan, bu yazıyı sana şunu demek için yazmadım: “Sen suçlusun.” Bu yazıyı sana şunu sormak için kaleme aldim: Bilmenin bedelini yeniden ödemeye hazır mısın? Çünkü şunu artık açıkça söylemek zorundayım:

    İnsanlık, bilmekten vazgeçtiği gün yönetilebilir oldu ve bilmek yeniden bir tercih haline gelmedikçe, hiçbir sistem, hiçbir düzen, hiçbir gelecek gerçekten değişmez.

    Top artık sistemde değil zeki insan.Top sende. Sessizlik bundan sonra senin seçimin.

    Gürkan Karaçam

    #bilmek #bilgin #sen

  • Hakikat İnşa Edilmez, Çerçevelenir…

    Hakikat İnşa Edilmez, Çerçevelenir…

    Zeki insan, bu satırlarım bir uyarı yazısı değil. Bir teşhir metni hiç değil. Bu , “kim suçlu?” diye bağıranlar için asla değil. Satırlarım , “güç artık nerede birikiyor?” sorusunu sessizce ama ısrarla soranlar için…

    Başlayalım mı?

    O zaman sıradanlığın kapısını kilitleyelim. Bir ülke neden askerî olarak güçlü olduğu hâlde karar almakta tereddüt eder? Bir toplum neden bilgiye hiç olmadığı kadar rahat ve hızlı erişebiliyorken, kanaate hiç olmadığı kadar teslim olur? Bir kavram neden bilimsel makalede masum, sokakta yönlendirici hâle gelir? Bir düşünce neden ilk çıktığında “akademik”, yayıldığında “doğal”, yerleştiğinde “kaçınılmaz” sayılır? Ve en kritik soru: Bir süreç ne zaman dış müdahale sayılmaz da “kendiliğinden gelişim” olarak okunur?

    Burada ilk tanımı soğukkanlılıkla yapalım zeki insan: Modern istihbarat ve etki yapılanmaları, gizli olmaktan çok sistemiktir. Yani gizlenmezler; dağılırlar. Ayrıca bir merkezden sürekli emir almazlar; refleks üretirler. Hedef ülkelerde yapılanma, “giriş” ile başlamaz zeki insan. Çünkü giriş fark edilir. Yapılanma, uyum ile başlar.

    Önce dil uyum sağlar. Sonra kelimeler sertliğini kaybeder ve netlik yerini belirsizliğe bırakır. Soru şudur: Bir kavram yumuşadığında, hakikat mi incelir yoksa direnç mi? AÇIKLAMA: Direnç, netlikten beslenir. Belirsizlik, yönlendirmeye alan açar. Sonra bilgi dolaşıma girer. Ama bu bilgi “yanlış” değildir. Aksine, büyük oranda doğrudur. Fakat eksiktir.

    Zeki insan, eksik bilgi neden tehlikelidir biliyor musun? Çünkü yanlış bilgi reddedilir, eksik bilgi ise tam sanılır. Bir sonraki aşamada yerel üretim başlar. Yabancı merkezler görünmez. Yerel araştırmacılar, yerel gazeteciler, yerel kanaat önderleri konuşur. Bu noktada kritik soru şudur: Bir fikrin yerel olması, onu otomatik olarak bağımsız kılar mı? AÇIKLAMA: Bağımlılık, kimlikte değil; çerçevede gizlidir. Akademik alan burada kilit rol oynar. Çünkü akademi, meşruiyet üretir. Ama dikkat: Bu, akademiyi suçlamak değildir. Bu, akademinin nasıl kullanıldığını anlamaya çalışmaktır.

    Söyle zeki insan; bir araştırma fonu ne zaman sadece fon olmaktan çıkar? Bir proje çağrısı ne zaman soru sormaz da cevap dayatır? Bir literatür ne zaman keşif alanı değil de, sınır çizgisi olur? İşte gizli servislerin “görünmez” dediğim alanı tam burasıdır. Ne yasa dışı, ne sansasyonel, ne de karanlık. Aksine: fazlasıyla düzenli, fazlasıyla meşru, fazlasıyla makul. Tuzak tam da buradadır zeki insan. Çünkü insan, en çok makul olana itiraz etmez.

    Bir başka önemli mekanizma daha var: ZAMAN. Bugün tartışılan bir fikir, yarın kabul edilir, ertesi gün ise “zaten biliniyordu” denir. Soru şu: Bu zaman çizelgesini kim belirler? Toplum mu, yoksa süreç mi? YOKSA…

    Zeki insan; vatandaş farkındalığı tam da bu noktada başlar. Komplo kurarak değil. Her şeye şüpheyle bakarak hiç değil. Farkındalık, okuma biçimiyle başlar.

    Şu soruları alışkanlık hâline getirmelisin: Bu bilgi hangi bağlamda üretilmiş? Hangi alternatifleri dışarıda bırakıyor? Beni düşünmeye mi çağırıyor, yoksa bir sonuca mı taşıyor?

    Devlet aklı açısından mesele daha da nettir zeki insan: Güvenlik artık sadece sınır ihlaliyle ölçülmez çünkü. Kavramsal bağımsızlık, ulusal güvenliğin yeni parametresidir. Ve şimdi sakin bir final yapalım zeki insan.

    Bu yazıyı; “şu servis yaptı” demek için yazmadım. Dahası “her şey kontrol altında” demek için hiç yazmadım. Bu satırları şunu söylemek için yazdım: Güç, bugün en çok fark edilmeyen yerde birikir ve ONU FARK EDENLER, BAĞIRANLAR DEĞİL; DÜŞÜNME BİÇİMİNi KORUYANLARDIR.

    Akademisyenler için bu bir araştırma çağrısıdır. Araştırmacılar için bir yöntem sorusudur. Vatandaş için ise sade ama hayati bir pusula…

    Bilgiye değil, bilginin seni nereye götürdüğüne bak. Çünkü çağımızda asıl cevaplanması gereken soru “kim haklı? değil, çerçeveyi kim çiziyor?” Sorusudur…

    Gürkan KARAÇAM

    #hakikat #inşa #edilmez #çerçevelenir #istihbarat #gizliservis

  • ANADOLU mu, ANAYURT mu? Bir Kelimenin Değil, Bir Hakikatin İadesi

    ANADOLU mu, ANAYURT mu? Bir Kelimenin Değil, Bir Hakikatin İadesi

    Zeki insan, gel bu yazıyı bir “tarih anlatısı” gibi değil, hafızanın iadesi gibi oku. Çünkü bazen bir millet yenildiği için değil, yanlış bir başlangıç noktasına hapsedildiği için misafir ilan edilir. Harita değişmez; bakış açısı değişir. Ve bakış açısını kim kurarsa, hikâyeyi de o yazar.

    Anadolu” dedikleri kelime nereden geliyor? Yunanca Anatolia ; “doğu”, “güneşin doğduğu yön”. Peki doğu kime göre? Batıdan bakanın kelimesi bu. Yani bu toprakların adı, kendini merkeze alanın diliyle verilmeye çalışılan bir yön tarifidir. Roma ve Bizans, bu kelimeyi idari bir pratik olarak kullandı; merkez Konstantinopolis’ti, burası “doğu eyaleti”ydi. İsim, toprağı değil; bakışı anlatıyordu.

    Selçuklu bu kelimeyi kimlik yapmadı. Yönle konuşmadı; hükümle konuştu. Rûm” dedi; çünkü meseledoğuda olmak” değil, egemenliği geri almaktı. Selçuklu kendini bir yönün içine yerleştirmedi; merkezi ele aldığını ilan etti. Osmanlı da öyle yaptı. “Anadolu Devleti” demedi; Memâlik-i Mahrûse dedi. Coğrafyayı kimlik yapmadı; devleti merkeze aldı. İsim büyütmedi; aklı büyüttü.

    Peki hangi hedefle “Anadolu” bir idari terim olmaktan çıkıp kimlik çerçevesi gibi içselleştirilmek isteniyor?

    Burada tanımı koyalım: KOGNİTİF HEGEMONYA, bir topluma ne düşüneceğini söylemez; nereden başlayacağını öğretir. Başlangıç çizgisini kim koyuyorsa, anlatının anahtarı ondadır.

    Türkler Anadolu’ya ne zaman geldi?sorusu bu yüzden masum değildir. Daha sorulurken rolü dağıtır: Gelen kim, ev sahibi kim?

    Gelmek” ne demektir? Tanım Yapalım; gelmek, bir yere sonradan eklenmek, öncesiz ve köksüz addedilmektir. Bir toplumu yıllarca “gelen” diye anlatmak, onu o coğrafyanın kurucu hafızası olmaktan çıkarmak değil midir?

    Adlandırmalar bazen sınırlardan daha etkilidir zeki insan; insanı savunmaya iter. Burada kritik bir kırılma daha var: “Moderntarih yazımı, öğretimi kolaylaştırmak için üretilmiş pedagojik etiketleri hakikatin yerine koydu. “Anadolu Selçuklu Devleti” diye resmî bir ad tarihte yokken, bu ifade tekrar edildikçe öz adlandırma sanıldı. Tekrar, itirazsız kaldığında gerçeğin yerini alır. Yön kelimesi, merkezmiş gibi konuşulur.

    Şimdi dur ve sor zeki insan: Neden şehir bulunamadığında “gecikmişlik” denir de, merkez kurma aklı ıskalanır? TANIM: Türk siyasal aklı, gücünü duvardan değil hareketten üretir. Başkent onun için bina değil, merkez alandır. Sabitlenmez; saha hâkimiyeti kurar. Şehir ararsan gecikmiş sanırsın; merkez okursan sürekliliği görürsün. O hâlde şehir öncesi düzeni “sessizlik” diye anlatmak, ZAMANLAMA OPERASYONU değil midir?

    Anadolu” neden hep “geçilen yer” diye anlatılır? Geçilen yerler iz bırakmaz mı? On binlerce yıl kullanılan bir coğrafyada yalnızca “uğrama” mı vardır, yoksa alışkanlık, ritim ve hafıza mı oluşur? Göbekli Tepe gibi bulgular neden kronolojiyi rahatsız eder? Taşlar mı sorun, yoksa başlangıç şablonumuz mu?

    TANIM: Medeniyet, her zaman şehirle başlamaz; bazen hafıza, duvardan önce kurulur.

    Şimdi asıl meseleye gelelim. Biz neden ANAYURT demek zorundayız? Çünkü “Anadolu” bir yön dilidir; ANAYURT ise merkez dili. Yön, merkeze göre vardır. Merkez, isim verir. “Anadolu” dediğinde fark etmeden bir bakışı kabul edersin; “ANAYURT” dediğinde özne olursun. Bu bir kelime kavgası değil; zihin mimarisidir.

    “Hep burada olmak” ne demektir? TANIM: Hep burada olmak, aynı adla yaşamak değildir. Aynı devlet refleksini, aynı merkez kurma biçimini, aynı saha aklını farklı adlarla sürdürmektir. İsimler değişir; akıl kalır. Benim iddiam budur: Bu topraklar bir yön değildir; o yüzden cümlem sakin ama sarsıcıdır: Anadolu dedikleri yer, ANAYURT toprağıdır. Dün de bizimdi, bugün de bizim, yarın da bizim. Biz bu toprakların misafiri değil; ev sahibi öznesiyiz. Bunu bağırarak değil, doğru kelimeyi doğru yere koyarak ısrarla söylemeliyiz.

    Zeki insan, son soruyla bitirelim: Bir halkı yenmek için onu yenmek şart mı? Yoksa onu GEÇ BAŞLATMAK, yön kelimesiyle merkezin dışına itmek yeterli mi?

    Eğer bu yazımdan sonra “başlangıç” kelimesi seni rahatsız etmeye başladıysa, bil ki amaç hayat bulmuştur. Çünkü bazen en büyük zafer, toprağı almak değil; HAFIZAYI YERİNE İADE ETMEKtir.

    Gürkan KARAÇAM

    #anadolu #değil #anayurt

  • Yakın Çevre ile Hafıza Arasında: Türkiye, Gazze ve Doğu Türkistan’ı Neden Aynı Yerden Okumaz?

    Yakın Çevre ile Hafıza Arasında: Türkiye, Gazze ve Doğu Türkistan’ı Neden Aynı Yerden Okumaz?

    Zeki insan, önce şunu netleştirelim: Türkiye Gazze’ye insani bakıyor diye, Türkiye’nin aklı duygusallaştı sananlar var. Türkiye Doğu Türkistan’a tarihsel ve kimliksel hassasiyet taşıyor diye, Türkiye’nin Çin’le kör kavga aradığını sananlar var. İKİSİ DE YANLIŞ. Çünkü ikisi de aynı hataya düşüyor: Devletin merhametini “duygu”, devletin hesabını “çıkarcılık” sanıyorlar. Oysa devlet aklı, merhameti inkâr etmez; merhameti stratejik körlüğe çevirmeden taşır. Şimdi soruyu bir daha, ama daha çıplak soralım: “Gazze mi Doğu Türkistan mı?” diye sormak doğru mu?

    Bu soru, iki dosyayı aynı rafa koyup aynı terazide tartıyor. Devletler böyle tartmaz.

    Devletler soruyu şöyle sorar: Hangi dosya Türkiye’nin güvenlik, diplomasi, ekonomi ve itibar damarlarına hangi hızla temas ediyor?

    Çünkü jeostrateji bir his değil, bir temas bilimidir: Tehdit nereden gelir, fırsat nerede doğar, maliyet hangi kanaldan akar? Şimdi tanım yapalım; çünkü analist, cümle kurmadan önce terazi kurar:

    Yakın çevre jeopolitiği: Türkiye’nin sınırlarına, denizlerine, enerji hatlarına, göç akımlarına, güvenlik zincirine doğrudan dokunan alan.

    Uzak çevre jeopolitiği: Kimlik, hafıza, soydaş, kültür gibi bağlarla ilgili; ama askeri ve diplomatik erişimin sınırlı olduğu alan.

    Etkileme kapasitesi: “Haklıyım” demek değil; “sonucu değiştirebiliyorum” diyebilmektir.

    Çarpan etkisi: Bir dosyada aldığın pozisyonun başka dosyalarda kaç kapıyı aynı anda açıp kapattığıdır.

    Bu tanımlarla bakalım.

    Gazze nedir?

    Gazze bir “insanlık dramı” olduğu kadar bir jeopolitik düğümdür. PEKİ NEDEN DÜĞÜM? Çünkü Gazze dediğin şey, Levant’tır. Levant dediğin şey, Doğu Akdeniz’in kilididir. Doğu Akdeniz dediğin şey, enerji–deniz yetkisi–ittifak hattıdır. İttifak hattı dediğin şey, NATO’dan ABD’ye, AB’den Körfez’e kadar uzanan bir şebekedir.

    Şu soruları birbirine bağla zeki insan: Gazze’de ateş yükselince Doğu Akdeniz’de tansiyon niye yükseliyor? İsrail güvenlik doktrini sertleşince Türkiye’nin deniz alanları niye daha “jeopolitik” hale geliyor? Mısır–İsrail–Yunanistan–GKRY eksenleri sıkılaştığında Türkiye’nin enerji ve deniz politikası niye daha pahalıya mal oluyor? Göç dalgası konuşulurken neden Levant her zaman masada? Ve en can alıcısı: Türkiye Gazze’de konuştuğunda neden dünya “not” alıyor? Çünkü Türkiye’nin Gazze dosyasında üç şeyi var: COĞRAFİ YAKINLIK, DİPLOMATİK ERİŞİM, BÖLGESEL AĞIRLIK. Yani Türkiye burada yalnızca “tepki veren” değil, “denge kuran” aktördür.

    Şimdi “Bize ne Gazze’den?” cümlesini çevirip okuyalım: Bu cümle aslında şunu der: “Türkiye yakın çevresindeki güç denklemlerinden çekilsin.” Peki Türkiye çekilirse ne olur? Çekildiğin yerde boşluk kalmaz; birileri doldurur. Ve o boşluğu dolduranlar, Türkiye’nin lehine doldurmaz. Jeopolitiğin acı kuralı budur: BOŞLUK TARAFSIZ DEĞİLDİR.

    Şimdi gelelim Doğu Türkistan’a.

    Doğu Türkistan nedir?

    Bir kimlik meselesidir. Bir insan hakları meselesidir. Bir tarih meselesidir. Bir hafıza meselesidir. Ama jeostratejik açıdan Doğu Türkistan aynı zamanda şudur: Çin’in “çekirdek iç güvenlik” alanıdır ve burada bir tanım daha yapalım: Çekirdek alan, bir devletin taviz vermeyi varoluşsal risk gördüğü alandır. Çin, bu alanda dışarıya manevra alanı tanımaz. Bu bir “haklılık” tartışması değil; bir güç davranışı tartışmasıdır.

    Şu soruları soralım: Türkiye Doğu Türkistan’da hangi kaldıraçla sonuç üretebilir? Askeriyle mi? Coğrafya izin vermez. Ekonomiyle mi? Maliyet–bağımlılık dengesi devreye girer. Diplomasiyle mi? Çin’in çekirdek alanında diplomasi çoğu zaman “dinlenir”, ama “uygulanmaz”. Peki o zaman Doğu Türkistan’ı konuşmak gereksiz mi? HAYIR. Çünkü her dosya “sonuç” üretemez; bazı dosyalar hafıza üretir ve zeki insan, hafıza da stratejiktir. Çünkü hafıza, devletlerin “kim olduğuna” dair kayıt defteridir. Kimlik defteri kapanırsa, yarın “Türk dünyası” dediğinde kimse seni ciddiye almaz. Ciddiyet, yalnız güçle değil; tutarlılıkla da inşa edilir.

    Öyleyse doğru ayrım şudur:

    GAZZE DOSYASI;

    • Yakın çevre

    • Yüksek temas

    • Yüksek çarpan

    • Sonuç üretme ihtimali yüksek

    • Aktif politika gerektirir

    DOĞU TÜRKİSTAN DOSYASI;

    • Uzak çevre

    • Sınırlı temas

    • Yüksek ahlaki ve kimliksel değer

    • Sonuç üretme ihtimali düşük ama hafıza değeri yüksek

    • Süreklilik ve akıllı dil gerektirir

    Şimdi en kritik kısma gelelim:Türkiye bunu nasıl yaparsa hem “çıkarcı” görünmez hem de “saf” kalmaz?

    Bir tanım daha:

    AKILLI MERHAMET, duyguyu ilke haline getirip yöntemi akıl seçmektir.

    İLKE: Mazlumu görmezden gelmemek.

    YÖNTEM: Ülkeyi maliyete boğmadan, etkili olacağın yerde baskı kurmak.

    Türkiye’nin yapması gereken şey şudur: Gazze’de yüksek frekansla görünür olmak, çünkü oyun orada kuruluyor. Doğu Türkistan’da düşük frekansla ama kesintisiz bir çizgi tutmak, çünkü hafıza orada sınanıyor.

    Ve “Bize ne?” diyenlere son soru: Bize ne demek, aslında “bana ne” demektir. Peki devlet “bana ne” diyebilir mi? Derse, yarın birileri de Türkiye’ye “bize ne” der.

    Jeopolitikte en pahalı şey, ilgisizliktir. Çünkü ilgisizlik, başkalarının senin yerine karar vermesidir.

    Son cümleyi çivi gibi çakalım zeki insan: Gazze, Türkiye’nin yakın çevresinde oyunun nerede kurulduğunu gösterir. Doğu Türkistan, Türkiye’nin hafızasında kim olduğunu test eder.

    Biri rotayı, diğeri kimliği sınar.Devlet aklı ikisini yarıştırmaz; ikisini aynı anda, farklı katmanlarda yönetir.

    Gürkan KARAÇAM

  • Sivil Hayat Ne Kadar Sivil

    Sivil Hayat Ne Kadar Sivil

    Zeki insan, bu yazıyı bir “komplo” hevesiyle değil, bir akıl hijyeni ihtiyacıyla oku lütfen. Çünkü bugün en pahalı şey petrol değil; DİKKAT. En stratejik şey toprak değil; ZİHİN ve en kırılgan şey ekonomi değil; KARAR ALMA REFLEKSİ.

    Sana ilk sorumu en sert yerden soracağım: Bir toplum kendi iradesiyle düşünüyorsa, neden aynı anda aynı cümlelerle ikna oluyor? Bir millet gerçekten özgürse, neden “özgürlük” kelimesi bile belli bir menüden seçiliyor?Bir ülke bağımsızsa, neden bazı sorular “sorulamaz” kategorisine itilip, bazı cevaplar “doğal” gibi paketleniyor?

    Tanımı koyalım, çünkü tanımı koyamayanın kaderini başkası yazar: SİVİL HÜCRE, üniforma giymeyen bir organizasyon değildir; üniformaya ihtiyaç duymayan bir etki biçimidir. DAHA AÇIK: Silah taşımadan savaşan, emir vermeden yönlendiren, görünmeden kalıcılaşan “akış noktaları”.

    Ve zeki insan, akış noktası dediğim şey bir kişi değil; bir ÖRÜNTÜ dür. Burada ikinci tanımı yapalım: ÖRÜNTÜ, tek tek olayların değil, olaylar arasındaki tekrar eden ilişki biçiminin adıdır. İstihbarat, isimle değil örüntüyle konuşur. Çünkü isimler değişir; yöntemler evrim geçirir; ama örüntü çoğu zaman aynı kalır.

    Şimdi perdeyi kaldırıyorum: Modern çağda hedef çoğu zaman “devleti devirmek” değildir. Çünkü devirmek pahalıdır, gürültülüdür, risklidir. Asıl hedef, devletin kendi kendini yavaşlatması, toplumun kendi kendini bölmesi, kurumların kendi kendini kilitlemesidir. Ve bunun için gereken tek şey şudur: Toplumun zihnine “doğru”yu yerleştirmek değil, kararsızlığı yerleştirmek.

    Bak zeki insan, kararsızlık bir duygu değildir; stratejik bir durumdur. İrade, karar vererek güçlenir. Karar verme yeteneği, sürekli “ama”larla kesilirse, toplum güçlü görünür ama yürüyemez. Yürüyemeyen toplumun tankı da yürüyemez, diplomasisi de, ekonomisi de.

    Peki bunu nasıl yapıyorlar?

    Bu noktada üçüncü tanımı yapmam şart: ÇERÇEVELEME, gerçeği saklamak değil; gerçeğin hangi bağlamda anlaşılacağını belirlemektir. Sen olayı görürsün ama olaya hangi gözle bakacağını seçemezsin. Seçtiğini sanırsın. İşte oyun tam burada başlar.

    Sivil hayatın içine yerleşen etki, genellikle üç sahneyle ilerler: BİR: MASUMİYET SAHNESİ

    Her şey “insani”, “bilimsel”, “evrensel”, “güncel” görünür. Kim itiraz eder ki? İtiraz edenin üzerine hemen bir gölge düşer: “gerici”, “paranoyak”, “otoriter”, “komplocu”… Zeki insan, burada kırmızı çizgi şudur: Bir fikir tartışılmıyorsa, sadece etiketleniyorsa, orada fikir yoktur; psikolojik baskı vardır.

    İKİ: DİL SAHNESİ

    Aynı hakikat, farklı kelimelerle farklı kaderlere gönderilir. Bir olgu “güvenlik” diye sunulursa meşrulaşır; “baskı” diye sunulursa mahkûm olur. Bir aktör “direnişçi” diye paketlenirse romantikleşir; “terörist” diye paketlenirse lanetlenir. Zeki insan, en kritik soruyu burada sorar: Bu kelimeleri kim dağıtıyor, kim standart koyuyor, kim ödüllendiriyor?

    ÜÇ: ZAMANLAMA SAHNESİ

    Bazı söylemler nedense hep kritik eşiklerde dolaşıma girer. Tam karar verilecek anda “aklıselim” çağrısı, tam toparlanılacak anda “umutsuzluk” telkini, tam birleşilecek anda “kimlik kavgası”…Tesadüf mü? Olabilir. Ama zeki insan tesadüfle yetinmez; tesadüfün maliyetini sorar: Bu TESADÜF KİME YARIYOR?

    Şimdi en sert yere geliyorum: Ulus devletler neye dikkat etmeli?

    Birincisi: Tehdidi sadece şiddet sanma hatası. Şiddet görünen parçadır. Asıl tehlike, toplumun neyi normal saydığını değiştirmektir. Normal değişirse, hukuk değişir. Hukuk değişirse, kurum değişir. Kurum değişirse, devlet değişir. Hem de silah patlamadan.

    İKİNCİSİ: CADI AVI REFLEKSİ

    Her şüpheyi kişiye indirgemek, sivil alanı çökertebilir. Sivil alan çökünce ne olur biliyor musun? Gerçek sivil enerji biter, meydan gerçekten gizli olana kalır. Zeki insan, devletin zekâsı şudur: “İnsan avlamak” değil, örüntüyü bulmak ve ortadan kaldırmak.

    ÜÇÜNCÜSÜ: KENDİ KAVRAMINI KAYBETME

    Kavramı başkası koyuyorsa, gündemi de başkası belirler. Gündemi başkası belirliyorsa, refleksi de başkası tetikler. Bu yüzden ulus devletin stratejik görevi sadece sınır korumak değil; kavram korumaktır.

    Peki Deşifre Ve Çözüm?

    Burada hassas bir çizgi var zeki insan: Ben sana “nasıl operasyon yapılır” anlatamam; bu hem yanlış hem de tehlikeli bir yol. Ama sana akıl düzeyinde bağışıklık nasıl kurulur, onu anlatırım. Çünkü en kalıcı savunma, teknik değil; epistemik dayanıklılıktır.

    Deşifre, bir isim listesi değildir; bir soru disiplinidir:

    Aynı anda, farklı yerlerde, aynı kelime kalıpları neden yükseliyor? Bir argüman neden hep “tek doğru” gibi sunuluyor? Alternatifleri neden itibarsızlaştırılıyor? Bir meselede duygular neden sürekli yükseltiliyor da somut veri geri plana itiliyor? Kim, hangi platformlarda, hangi etkiyi “normal”leştirmeye çalışıyor? “Evrensel” denilen paketin içinden neden hep aynı jeopolitik sonuç çıkıyor?

    Çözüm önerileri ise sloganla değil, mimariyle olur:

    1. Kavram üreten ekosistem: Üniversite, düşünce kuruluşu, medya dili, eğitim müfredatı… Hepsi aynı akıl haritasını beslemeli: Yerli ama kapalı değil; açık ama teslim değil.

    2. Şeffaflık ve hesap verebilirlik kültürü: Sivil alanı güçlendirmek, sivil alanı istismar etmeyi pahalı hâle getirir.

    3. Kurumlar arası “dil birliği”: Devlet kendi içinde farklı kelimelerle aynı olayı anlatıyorsa, toplum zaten dağılır.

    4. Toplumsal medya okuryazarlığı değil, “çerçeve okuryazarlığı”: İnsanlara “bilgi doğrulama” kadar, “bilginin hangi bağlamda verildiğini” okuma yeteneği kazandırmak.

    Ve şimdi en tepe soruyu sorup bitireyim: Zeki insan, “sivil hayat” dediğimiz şey gerçekten sivil mi? Yoksa bazıları sivilliği, gizlenmek için değil; görünmez kalıp yön vermek için mi kullanıyor?

    Son cümlem şu olsun: Bir ülke savaşla yenilmez; kendi zihninde yabancı bir aklı ‘kendi aklı’ sanmaya başladığı gün yenilir.

    O gün tankın yakıtı değil, iradenin anlamı biter.İşte bu yüzden, zeki insan:

    SİVİL HAYATIN NE KADAR SİVİL OLDUĞUNU SORMAK PARANOYA DEĞİL; EGEMENLİK REFLEKSİDİR.

    Gürkan KARAÇAM

    #sivilhayat #ajan #sivilhücre