Kategori: Uncategorized

  • İRLANDA KITLIĞI;AÇLIK, KARAR VE HAFIZA

    İRLANDA KITLIĞI;AÇLIK, KARAR VE HAFIZA

    Sana sesleniyorum zeki insan… Bu hikâye açlıkla ilgili değil. Bu hikâye, açlığa nasıl karar verildiğiyle ilgili çünkü tarih, yiyeceğin bittiği anları değil; merhametin askıya alındığı anları yazar.

    İrlanda’da patates tarlaları karardığında, toprak ölmedi. Ölen, öncelik listesiydi. Limanlar açıktı, gemiler doluydu, ticaret akıyordu…

    O hâlde basit ama çok rahatsız edici bir soruyla başlayalım: Gıda varken insanlar neden öldü? Eğer gıda vardıysa, açlık nerede üretildi? Açlık üretildiyse, bu üretimin sahibi kimdi?

    Cevap bizi masaya götürür çünkü her büyük felaket, bir masada “ertelenebilir” bulunduğu için büyür.

    Londra’da tahtta Victoria vardı. Bu bir kişilik meselesi değildi; bu bir yönetim aklı meselesiydi. Sorulan soru şuydu: “Bu kriz düzeni bozar mı?” Düzeni bozuyorsa, kriz çözülür. Düzen tıkırındaysa, insan hesaptan düşer.

    Burada sana net bir gerçek bırakıyorum zeki insan: Açlık, yiyeceğin yokluğuyla değil, insanın öncelik olmaktan çıkarılmasıyla başlar. İnsan öncelik olmaktan çıkınca ne olur? Ölüm sayıya dönüşür. Sayı olunca vicdan susar. Vicdan susunca düzen devam eder.

    İrlanda’da çocuklar sessizleşti. Sessizlik neden ürkütücüdür, biliyor musun zeki insan? Çünkü bağıran hâlâ umut eder. Sessizleşen, artık karar defterinden silinmiştir.

    Şimdi aynı soruyu başka bir masaya soralım.

    İstanbul. Tahtta Sultan Abdülmecid vardı. Osmanlı güçlü de değildi aksine borçluydu. Yorgundu. Ama kritik bir fark vardı: İnsan, muhasebe kalemi değildi ve karar alındı: İrlanda’ya yardım gönderilecekti.

    Burada dur. Bu karar kime kazandırdı? Ticarete mi? Hayır. Siyasete mi? Hayır. Güce mi? Hayır. O hâlde neden alındı?

    Kognitif mimari, bir devletin kriz anında “yapabilirim” ile “yapmalıyım” arasındaki çizgiyi nereye çektiğidir.

    İngiltere “yapabilirim” bile demezken Osmanlı “yapmalıyım” dedi. Şu gerçeği saklamayalım: Aynı denizde iki farklı akıl vardı. Birinde kâr taşındı. Diğerinde vicdan ve bazı kararlar kazandırmaz; kim olduğunu ilan eder.

    Zaman geçer ama hafıza geçmez. Çünkü hafıza doğrusal değildir; yankılıdır. Lozan’da masalar kurulduğunda, İrlandalıların Türkiye’ye yakın duruşu bir jest değildi. Devletler unutmaz, zeki insan. Hele ki en çaresiz anında kimin kapıyı açtığını hiç unutmaz.

    Buradan bugüne geliyoruz; kopmadan, yumuşatmadan. ABD’deki İrlanda lobisi neden güçlü? Sadece nüfus mu? Sadece siyaset mi? Yoksa nesiller boyunca diri tutulan bir acı ve hafıza mı? Hafıza güçse, bu güç nasıl stratejiye dönüşür? Ve daha zor soru: Türkiye, elindeki bu tarihsel vicdan pozisyonunu neden bugüne kadar kurucu bir anlatıya dönüştürmedi?

    Ulusal güvenlik, sadece sınırları değil, anlam alanını koruma sanatıdır. Anlam alanını kaybeden, masada yer bulsa bile yön kaybeder. İşte bu hikâye, Türkiye için bir anlam kaldıracıdır ve tam bu noktada, yazı yetmez. Çünkü bazı hakikatler anlatılmaz; yaşatılır. Bunun dili de sinemadır.

    Ödüllü yönetmen Ömer Sarıkaya’nın film projesi, açlığı anlatmak için değil; açlığın nasıl mümkün kılındığını göstermek için vardır. Bu film yoksulluğu sergilemez; öncelik hiyerarşisini ifşa eder. Osmanlı’yı yüceltmez; ama ayırt eder. İngiltere’yi suçlamaz; ama kararı görünür kılar.

    Destek neden hayati?

    Çünkü bu bir film yatırımı değil, anlatı yatırımıdır. Çünkü bu film: Türkiye’ye kültürel diplomasi alanı açar, ABD’de güçlü bir hafıza hattına temas eder, Uluslararası festivallerde sessiz ama sarsıcı bir pozisyon üretir ve Türkiye’yi anlatan dili reaktif değil, kurucu hâle getirir.

    Son soruyu bırakıyorum; çünkü bu soru cevap istemez, karar ister: Zeki insan!

    Bu hikâyeyi bilip de görünür kılmamak bir ihmal midir, Yoksa bilerek seçilmiş bir suskunluk mu?

    Gürkan KARAÇAM

    #irlandakıtlığı #victoria #abdulmecid #ingiltere #osmanlı #türkiye #lozan

  • HARİTAYA BAKAN YANILIR, TAKVİMİ OKUYAN KAZANIR: DOĞU AKDENİZ’DE ASIL SAVAŞ NEREDE?

    HARİTAYA BAKAN YANILIR, TAKVİMİ OKUYAN KAZANIR: DOĞU AKDENİZ’DE ASIL SAVAŞ NEREDE?

    Düşünen zeki insan şunu bilir: Tehdit her zaman üzerine yürüyen değildir; tehdit seni olduğun yerde oyalayarak geçendir. O yüzden soruyu tersten soralım. Doğu Akdeniz’de gördüğümüz ittifaklar gerçekten Türkiye’ye saldırmak için mi kuruldu, yoksa Türkiye’nin zamanını, dikkatini ve karar ritmini yönetmek için mi? NEDEN HERKES GEMİLERİ SAYARKEN KİMSE DAKİKALARI SAYMIYOR? Neden haritalar konuşulurken takvimler fısıltıyla geçiştiriliyor?

    Bak, basitleştirelim ki herkes anlasın zeki insan. Bir güç gerçekten saldırmak istese ne yapar? Hazırlığını gizler, hamlesini kısa tutar, sonucu hızlı alır. Peki bu tabloda ne görüyoruz? Sürekli konuşan, sürekli toplantı yapan, sürekli “mesaj” veren ama bir türlü sonuca gitmeyen bir yapı. Zeki insan burada durur ve sorar: Bu kadar gürültü neden? Çünkü gürültü, sessiz olanı örtmek içindir. Sessiz olan ne? Zamanın yavaş yavaş Türkiye’nin elinden alınmak istenmesi.

    Arkadakiler kimler diye soranlar hâlâ yanlış yerde duruyor. İsim arayanlar oyunu kaçırıyor. Arkada bir devlet yok; arkada bir düzen var. Bu düzen silah satmaktan çok kelime satar, üs kurmaktan çok algı kurar, savaş ilan etmekten çok tereddüt üretir. “Risk”, “yalnızlaşma”, “gerilim”, “maliyet”… Bu kelimeler neden aynı anda piyasaya sürülür? Çünkü kelimeler rastgele dolaşmaz; kelimeler önce zihinleri, sonra kararları hizaya sokar.

    Şimdi en rahatsız edici yere girelim zeki insan. Asıl tehdit ne? Donanma mı? Enerji hatları mı? İttifaklar mı? Hayır. Asıl tehdit, Türkiye’nin kendi refleksiyle hareket etmek yerine, başkasının takvimine göre düşünmeye zorlanmasıdır. Tanım yapalım, çünkü tanım yapmayan kaybeder: Zaman kuşatması, bir devleti geri adım attırmadan, ileri hamlesini geciktirerek etkisizleştirme sanatıdır. Bu sanatta kimse sana “dur” demez; sana “biraz daha düşün” der. Düşünmek erdemdir ama başkasının kurduğu sorularla düşünmek, zihin felcidir.

    Peki neden doğrudan kışkırtma yok? Çünkü doğrudan kışkırtma Türkiye’nin refleksini çalıştırır. Refleks, bu milletin genetik mirasıdır. Ama dolaylı baskı ne yapar? Tereddüt üretir. Tereddüt ne yapar? Karar hızını düşürür. Karar hızı düştüğünde ne olur? Güç, masada erir; sahada değil.

    Zeki insan şunu çok iyi bilir: Güçlü devletler savaşta değil, beklerken zayıflatılır.

    Şimdi soruyu büyütelim zeki insan. Türkiye bu oyunda neden sürekli “tehdit var mı yok mu?” sorusuna sıkıştırılıyor? Çünkü bu soru savunma sorusudur. Savunma sorusu soran, oyunu baştan kaybetmiştir. Asıl soru şudur: Bu oyunda kimin zamanı çalınıyor? Eğer cevap “Türkiye” ise, tehdit zaten başlamıştır. Çünkü zamanını kaybeden devlet, haritasını da kaybeder. Harita çizgileri kalır ama anlamı gider.

    Peki çözüm ne? Daha sert söylem mi? Daha çok gemi mi? Karşı ittifak mı? Bunlar kolay cevaplar. Zeki insan kolay cevaplardan şüphe eder. Çözüm şudur: Çerçeveyi değiştirmek. Tanım yapalım: Çerçeve kurmak, hangi soruların sorulacağını belirlemektir. Sen soruyu kurmazsan, başkası seni kendi sorusunun içine hapseder. Türkiye’nin yapması gereken “Bize ne yapıyorlar?” diye sormak değil, “Bu oyunu neden bu takvimde oynuyorlar?” diye sormaktır. Takvimi anlayan, haritayı yeniden çizer.

    Son soruya geliyoruz zeki insan. Bu ittifaklar gerçekten güçlenirse mi tehlikelidir, yoksa biz onları yanlış okursak mı? Sen zeki insansın tereddüt etmezsin: Yanlış okunan her tablo, gerçeğinden daha tehlikelidir. Çünkü yanlış okuma, seni yanlış hamleye zorlar. Yanlış hamle, bazen hiç hamle yapmamaktır. Ve hiç hamle yapmamak, başkasının hamlesine hizmet etmektir.

    Doğu Akdeniz’de asıl cephe deniz değildir; zihindir. Asıl silah füze değildir; zamandır. Asıl soru “Kim kiminle?” değil; “Kim, kimin saatini kuruyor?” sorusudur. Bu sorunun cevabını veren devlet tehdit altında değildir; tehdit üreten taraftır. Düşünen zeki insan burada susar, çünkü susmak bazen cevabın ta kendisidir. Ama devlet susmaz.

    Devlet ya saati kurar ya da başkasının alarmıyla uyanır.

    Gürkan KARAÇAM

    #doğuakdeniz #saat #karar #zamandaralıyor

  • Mesaj Almayan Devlet Yoktur, Yanlış Soru Soran Devlet Vardır

    Mesaj Almayan Devlet Yoktur, Yanlış Soru Soran Devlet Vardır

    Düşünen zeki insan şunu çok iyi bilir: Mesaj almak zayıflık değildir. Zayıflık, mesajı yanlış yerden okumaktır.

    Bugün bazıları Türkiye’ye bir mesaj verildi mi verilmedi mi tartışmasına kilitlenerek büyük bir hataya düşüyor. Oysa bu, yerli ve milli bir soru değildir. Çünkü bu soru, Türkiye’yi istisna gibi gösterir. Gerçek şudur: Mesaj almayan güçlü devlet yoktur. ABD de alır, Çin de alır, Rusya da, İngiltere de, Fransa da.

    Asıl fark şuradadır:Kim mesajı panikle, kim mesajı akıl soğukkanlılığıyla okur? Şimdi, dünyadan somut ama abartısız örneklerle ilerleyelim; bilgi yarışına girmeden, akıl kurarak.

    Amerika Birleşik Devletleri…

    ABD’ye mesaj verilmez diyen ya saf, ya da okumayı reddediyordur. ABD, dünyanın dört bir yanına dağılmış askeri varlığı nedeniyle mesajları en sık alan ülkelerden biridir. Bir üs çevresinde yaşanan “izahı zor” güvenlik açığı, kritik bir ziyaret öncesi ortaya çıkan teknik sorun, müttefik coğrafyada aniden yükselen kontrol dışı krizler… Bunların hiçbiri “ABD çöktü” anlamına gelmez. Aksine şunu söyler: “Oyunun mutlak sahibi yok.

    ABD bu mesajları nasıl okur? Fail aramaz. Gürültü yapmaz. Karar mimarisini değiştirmez. Not alır. Yoluna devam eder.

    Çin…

    Çin’e verilen mesajlar nadiren kinetiktir. Çin’e mesaj akış üzerinden verilir. Tedarik zinciri yavaşlar, finansal bir kanal tıkanır, diplomatik bir süreç beklenmedik şekilde donar. Kimse çıkıp “Çin zafiyet yaşadı” demez. Çünkü Çin için mesele olay değil, zamanlamadır. Çin de mesaj alır; ama karar mekanizmasını teslim etmez.

    Rusya…

    Rusya’ya verilen mesajlar bazen uçağa, bazen sınıra, bazen “tatbikat” kelimesinin arkasına gizlenir. Ama Rusya bu mesajları şöyle okur: “Bu bir denge hatırlatmasıdır.” Fail tartışması yapmaz; karşı hamleyle değil, konum ayarlamasıyla cevap verir.

    İngiltere…

    İngiltere’ye mesajlar en sessiz verilenlerdir. Bir bilgi sızıntısı, bir diplomatik yalnız bırakma, bir ittifak içi soğukluk… Bunlar İngiltere için mesajdır. Ama İngiltere’nin refleksi bağırmak değildir. Çünkü İngiliz aklı bilir ki mesaj alan değil, mesajı yanlış okuyan kaybeder.

    Fransa…

    Fransa’ya mesajlar genellikle Akdeniz sahnesinde görünür. Sert açıklamalar, askeri duruşlar, sembolik hamleler… Ama Fransa da bilir ki bu tür mesajlar güçsüzlük değil, rekabetin ciddiyetidir. Fail aramaz; pozisyon alır.

    Şimdi bu tabloyu Türkiye’ye taşıyalım. Türkiye’ye mesaj verilmiş olabilir mi? “Olabilir”.

    Bu, Türkiye’yi zayıf mı gösterir? Hayır!Çünkü güçlü devlet olmanın bedeli şudur: Sessiz mesajlarla gürültülü muhatap olmamak. Asıl soru tekrar karşımıza çıkıyor ve bu soru yerli ve millidir: Türkiye bu mesajla karar mekanizmasının milliliğini kaybetti mi? Cevap yine nettir: Hayır.

    Türkiye’nin karar mekanizması hâlâ içeride. Hâlâ kendi önceliklerine göre işliyor. Hâlâ panikle değil, kayıtla ilerliyor.

    Düşünen zeki insan şunu fark eder: Türkiye bu olaydan sonra dilini değiştirmedi. Rotasını değiştirmedi. Refleksini dışarıya teslim etmedi. İşte bu, en büyük güç göstergesidir.

    Şimdi soruları biraz daha yükseltelim düşünen zeki insan;

    Bir devleti zayıf yapan olay mıdır, yoksa olaya verilen zihinsel tepki midir?

    Mesaj almak mı tehlikelidir, yoksa mesajı fail avına dönüştürmek mi?

    Büyük devletler neden bazen sessiz kalır, küçük zihinler neden hemen bağırır?

    Karar mekanizmasının milliliği, olayların sıfırlanmasıyla mı korunur, yoksa aklın merkezde tutulmasıyla mı?

    Asıl bağımsızlık, tehdit yaşamamak mıdır, yoksa tehdidin zihni işgal etmesine izin vermemek midir?

    Bu soruların hepsi bizi aynı yere çıkarır. Düşünen zeki insan son söz şudur ve net olmalıdır: Mesaj almayan devlet yoktur. Ama mesajı yanlış sorularla okuyan devlet vardır. Türkiye bugün o yanlış soruyu sormayan taraftır.

    “Kim yaptı?”ya takılmayan, “Karar aklı hâlâ bizde ” diyen taraftır.

    İşte bu yüzden mesele bir uçak değildir. Mesele, aklın uçağının hâlâ millî pistte durup durmadığıdır ve evet, durmaktadır.

    Gürkan KARAÇAM

    #uçak #libya #ankara #Türkiye #mesaj

  • Kalemin Gücünü Hafife Almayın: Dünyayı Yönetenler Önce Cümleleri Ele Geçirir

    Kalemin Gücünü Hafife Almayın: Dünyayı Yönetenler Önce Cümleleri Ele Geçirir

    Düşünen zeki insan sen bilirsin: Hiçbir tank, bir cümlenin açtığı yolu tek başına kapatamaz ve hiçbir füze, bir kavramın zihinlerde kurduğu tahkimatı doğrudan yıkamaz. Çünkü güç; en başta nereye bakacağımıza, neyi tehdit sayacağımıza ve neyi normalleştireceğimize karar veren görünmez bir mimaridir. O mimarinin adı çoğu zaman söylenmez; ama etkisi her yerde hissedilir. Soru basit gibi görünür: Dünya gerçekten silahla mı yönetiliyor, yoksa silahın ne zaman meşru sayılacağını belirleyen cümlelerle mi?

    Düşünen zeki insan, istihbaratın yalnızca bilgi toplamak olmadığını çok iyi bilir. İSTİHBARAT, HANGİ BİLGİNİN BİLGİ SAYILACAĞINA KARAR VERME SANATIDIR. Peki bu karar nerede alınır? Rapor masalarında mı, yoksa kelimelerin dizildiği cümlelerin içinde mi?

    Bir kavram “tehdit” diye adlandırıldığında, henüz tek bir operasyon yapılmadan hangi kapılar kapanır, hangileri açılır? “Güvenlik” dediğiniz şey gerçekten güvenlik midir, yoksa itirazı susturmak için seçilmiş steril bir kelime mi?

    Ulusal güvenlik dediğimiz alan, çoğu zaman askerî haritalarla anlatılır. Oysa asıl harita zihinlerin içindedir. Bir toplumun neyi olağan, neyi olağanüstü gördüğü; neye sabrettiği, neye öfkelendiği; hangi bedeli kaçınılmaz saydığı… Bunların hiçbiri kendiliğinden oluşmaz. Burada karşımıza sessiz ama son derece etkili bir güç çıkar: KOGNİTİF HEGEMONYA. Bir tanım yapayım; çünkü tanım yapılmadan konuşulan her konu, konuşanı zayıflatır. Kognitif hegemonya, bir toplumun düşünme çerçevesini, soru sorma refleksini ve cevap verme sınırlarını görünmeden belirleme kudretidir. Bu kudret, silah kullanmaz; istediği yerde silah kullanılmasını makul gösterir.

    Şimdi soruyorum: Bir ülke neden bazı savaşlara “operasyon”, bazılarına “işgal” der? Neden bazı ölümler “kaçınılmaz kayıp”, bazıları “insanlık suçu” olarak kayda geçer? Bu ayrımı kim yapar? Haber bültenleri mi, akademik raporlar mı, yoksa daha derinde işleyen bir cümle mühendisliği mi? Düşünen zeki insan burada tesadüfe yer olmadığını fark eder. Çünkü kelimeler rastgele seçilmez; kelimeler seçilir.

    İstihbarat servisleri, sahada ajan çalıştırmadan önce masada kavram çalıştırır çünkü bir toplumu hazırlamadan yapılan hiçbir operasyon kalıcı başarı üretemez. O yüzden önce “tehdit algısı” inşa edilir. Bir tanım daha yapayım: Tehdit algısı, tehlikenin kendisi değil; tehlikenin nasıl anlatıldığıdır. Bir tehdit, doğru kelimelerle anlatıldığında büyür; yanlış kelimelerle anlatıldığında görünmez olur ve ulusal güvenliğin kaderi çoğu zaman bu anlatımın içinde gizlidir.

    Peki biz neyi kaçırıyoruz? ŞUNU: Cümleler yalnızca anlatmaz, yönlendirir. Bir cümle, hangi sorunun sorulabileceğini belirler. Soruyu belirleyen, cevabı da belirler. İşte bu yüzden kazanan taraf çoğu zaman cevabı veren değil, soruyu kurandır.

    Bir topluma “Nasıl daha güvenli oluruz?” diye sorduğunuzda alacağınız cevapla, “Kime karşı korunuyoruz?” diye sorduğunuzda alacağınız cevap aynı değildir. Birinci soru teknik çözümler üretir; ikinci soru düşman üretir. Hangisi daha hızlı mobilize eder? Hangisi daha kolay yönetilir?

    Düşünen zeki insan kognitif hegemonya çağında savaşların önce kelimelerle başladığını görür. Bir ülke hedef alınmadan önce itibarsızlaştırılır, tanımsızlaştırılır, yalnızlaştırılır. Önce “sorunlu”, sonra “istikrarsız”, ardından “müdahale edilebilir” hale getirilir. Bu askerî süreçten çok bir dil sürecidir. Dil çöktüğünde, sınırlar zaten delinmiştir.

    Burada kritik bir soru daha sorayım: Biz kendi cümlelerimizin sahibi miyiz? Yoksa başkalarının kurduğu kavramlarla kendimizi mi savunmaya çalışıyoruz? Akıldan çıkarılmamalıdır; ulusal güvenlik yalnızca dış tehditlere karşı değil, zihinsel işgale karşı da savunma üretmek zorundadır. Yine bir tanım yapayım: Zihinsel savunma, bir toplumun kendi kelimeleriyle düşünme ve kendi sorularını sorma kapasitesidir ve bu kapasite kaybolduğunda, en gelişmiş silahlar bile geç kalmış sayılır.

    Kalem bu yüzden tehlikelidir düşünen zeki insan. Çünkü kalem, bir orduyu harekete geçirmeden önce bir toplumu ikna eder. Kalem, kurşun atmadan önce vicdanları hizaya sokar. Kalem, hukuku yazıya döker, meşruiyeti cümleyle kurar, itaati mantık süsüyle paketler. Düşünen zeki insan şunu fark eder: Kalem masum değildir; ama bilinçli eldeyse adildir.

    O halde mesele “kalem mi kılıç mı” meselesi değildir. Mesele, kalemi kimin tuttuğu ve hangi cümleyi kime karşı kurduğudur. Sonuç olarak kognitif hegemonya çağında bağımsızlık, yalnızca sınırları korumakla değil; kavramları korumakla mümkündür ve kendi tanımını yapamayanlar, başkasının güvenlik mimarisinde figüran olur.

    Son bir soru bırakayım zihinlere: Eğer bugün dünyayı yönetenler önce cümleleri ele geçiriyorsa, biz hâlâ neden sadece sonuçlarla tartışıyoruz?

    Belki de asıl güvenlik açığımız, sorularımızın yerli ve milli olmayışıdır. Düşünen zeki insan sen bilirsin; soruyu düzelttiğinde, cevap kendiliğinden hizaya girer. Ve Kalemi hafife alanlar için tarih acımasızdır. Çünkü tarih, en çok cümleleri kaybedenleri yazar.

    Gürkan KARAÇAM

    #kalem #dünya #kognitif #işgal #teslimolmuyoruz #taaruzediyoruz

  • Melez Harp ve Melez Terör: Tanımı Olmayan Tehdit Yönetilemez

    Melez Harp ve Melez Terör: Tanımı Olmayan Tehdit Yönetilemez

    Düşünen zeki insan bilir: Bir şeyi doğru adlandırmadan, onu doğru yönetemezsin. O yüzden meseleye büyük laflarla değil, doğru kavramlarla girmek gerekir.

    Bugün sıkça duyduğumuz iki ifade var: melez harp ve melez terör. Peki gerçekten neyi kastediyoruz? Aynı şeyi mi söylüyoruz, yoksa farklı şeyleri aynı kelimenin içine mi sıkıştırıyoruz? Ve daha önemlisi: Tanım yapmadan konuşmak neden bizi zayıflatır?

    Önce sakin bir yerden başlayalım. Melez harp, klasik savaş anlayışının ötesinde bir güç kullanma biçimidir. Tanımı net koyalım: MELEZ HARP; askerî araçlar ile askerî olmayan araçların, tek bir stratejik amaç doğrultusunda eş zamanlı ve birbirini tamamlayacak şekilde kullanılmasıdır. BURADA KİLİT KELİME EŞ ZAMANLILIKTIR.

    Silah vardır ama tek başına değildir. Ekonomi vardır ama bağımsız değildir. Medya, hukuk, diplomasi, siber alan ve toplumsal hareketler; hepsi aynı anda, aynı yönü işaret eder.

    Şimdi dur ve şunu sor: Bir ülkede kriz yaşandığında neden sadece güvenlik değil, para birimi, sokak dili, manşetler ve uluslararası açıklamalar da aynı anda hareketlenir? Bu bir tesadüf müdür, yoksa tasarım mıdır?

    Gelelim melez terör kavramına. Melez terör, terörün evrim geçirmiş hâlidir. Basit tanımıyla: MELEZ TERÖR; silahlı eylemi, algı üretimiyle birlikte yürüten; şiddeti, anlatı yoluyla meşrulaştırmaya çalışan terör biçimidir. Burada amaç sadece korku üretmek değildir. Amaç, korkudan sonra haklılık hissi üretmektir. ŞİDDETİN KENDİSİ DEĞİL, ŞİDDETİN NASIL ANLATILDIĞI BELİRLEYİCİ HÂLE GELİR.

    Şunu sormak gerekmez mi: Neden bazı terör eylemlerinden sonra fail değil, bağlam konuşulur? Neden “ne oldu?” sorusundan çok “neden anlaşılamadı?” cümlesi dolaşıma girer? Ve neden teröristten önce, terörü açıklayan metinler sahaya iner?

    İşte tam bu noktada tanım meselesi hayati hâle gelir. Çünkü tanımı olmayan tehdit, refleksle karşılanır. Refleksle karşılanan her mesele ise strateji üretmez; sadece tepki üretir.

    Bir şeyi “terör” diye adlandırırsan, sadece güvenlik penceresinden bakarsın. Ama eğer o şey aynı zamanda ekonomiyle, hukukla, medya diliyle ve uluslararası baskıyla birlikte yürüyorsa; tek kelimelik tanım seni yanıltır. Burada mütevazı ama kritik bir iddia ortaya koyuyorum:

    Yanlış tanım, doğru mücadeleyi imkânsız kılar.

    Sorular devam etmeli: Bir tehdit yalnızca silahlıysa neden mahkeme salonlarında büyür? Eğer mesele güvenlikse, neden kelimeler bu kadar belirleyici olur? Ve eğer savaş yoksa, neden herkes saf tutmaya zorlanır?

    Melez harp ve melez terör kavramları, işte bu soruların cevabını aramak için gereklidir. Bunlar süslü kelimeler değil; okuma biçimleridir. HARİTANIN KENDİSİNİ DEĞİL, HARİTAYI DOĞRU YÖNDE TUTMA ÇABASIDIR.

    Son bir tanım daha ekleyeyim, belki yazının en sade ama en kritik cümlesi olur düşünen zeki insan: Tanım, mücadelenin başlangıç noktasıdır; sonucu değil. Bu yüzden mesele kimin daha sert olduğu değil, kimin durumu daha doğru adlandırdığı meselesidir ve düşünen zeki insan için son soru şudur:

    Biz yaşananları tanımladığımız için mi anlıyoruz, yoksa anlamadığımız için mi sürekli yeniden tanımlamak zorunda kalıyoruz?

    Cevap aceleye gelmez ve aklında olsun; doğru sorular sorulmadan verilen her cevap yanlıştır

    Gürkan KARAÇAM

    #melezsavaş #melezharp #melezterör #melezkaos #anlatı #kognitif #soru #cevap

  • HER ŞEY PARLADIĞINDA, HİÇBİR ŞEY AYDINLATMAZ

    HER ŞEY PARLADIĞINDA, HİÇBİR ŞEY AYDINLATMAZ

    Düşünen insan nefs meselesini “kişisel gelişim” rafına koyup geçemez; çünkü nefis, sadece bireyin zayıflığı değil, sistemlerin kırılma hattıdır. Ve kırılma hattı dediğin şey, istihbaratın haritasında “insan” diye işaretlenir.

    Peki soruyorum;

    İnsan nefsini nasıl yener? Bir lider nefsini yenemezse, ülke neden ve nasıl bedel öder? Gizli servisler neden en çok “bilgi”yi değil, “zaaf”ı sever? Sence düşünen insan; bir devletin güvenliği, kaç tankla değil de kaç nefisle test edilir?

    Zeki insan burada din tartışmasına sapmaz; çünkü mesele dindarlık değil, ahlaktır. Ahlak da vaaz değil, mimaridir. Zihnin, kararın, iradenin, özdenetimin mimarisi…

    Bir kişinin içindeki “ben” şiştiğinde, o şişkinliğin faturası neden kamuya kesilir? Ve neden her ihanetin, her yolsuzluğun, her kibir taşmasının altında aynı cümle yatar: “Ben yaparım, bana bir şey olmaz.”

    Şimdi en sert tanımları yapalım mı, çünkü gerçek tanım serttir.

    NEFİS: İnsanın kendini merkez sanma refleksidir; hakikati değil, kendini koruyan zihinsel otomasyondur.

    KİBİR: Nefsin iktidar bulmuş halidir; hatayı kabul etmeyi “itibar kaybı” sanan körlüktür.

    ZAAF: Ahlakın değil, özdenetimin açık kapısıdır; içeri giren her şey “gerekçe” kılığına bürünür.

    KOGNİTİF MİMARİ: İnsanın düşünme, karar alma, kendini kandırma ve kendini düzeltme düzeneklerinin toplamıdır; yani bir milletin görünmez altyapısıdır.

    ULUSAL GÜVENLİK (İNSAN BOYUTU): Sınırda değil, zihinde başlar; çünkü en kritik bilgi sızıntısı, insanın kendine söylediği yalandır.

    Şimdi soruyorum;

    Bir istihbarat servisi bir ülkeyi yenmek isterse, neden önce liderin silahına değil, aynasına bakar? Neden “gizli belge” peşine düşmeden önce “gizli arzu”yu arar? Bir insanı devlete karşı kışkırtmak için en ucuz yöntem neden para değildir de gururdur? Ve neden en hızlı çöküş, “haklılık sarhoşluğu” ile başlar? Çünkü nefis, manipülasyonun en verimli toprağıdır.

    Bir insana “sen özelsin” dediğinde, ona bir kapı açarsın. Bir insana “senin hakkını yediler” dediğinde, ona bir gerekçe verirsin. Bir insana “senin büyüklüğünü kıskanıyorlar” dediğinde, ona bir düşman üretirsin. Sonra o insan, kendi elleriyle kendi ülkesine karşı “meşru” hissettiği bir yanlış yapar.

    Ve düşünen insan bilir: EN TEHLİKELİ YANLIŞ, KENDİNİ DOĞRU SANANDIR.

    Burada kognitif mimarinin karanlık bir gerçeği var: İnsan, çoğu zaman gerçeği değil, gerçeğin kendisine verdiği hissi seçer. İşte bu yüzden modern operasyonların çoğu bilgiyle değil, duygu mühendisliğiyle yürür.

    PEKİ MEDYA BUNUN NERESİNDE?

    Düşünen insan, “güzellik algısını bile değiştirdiler” cümlesini hafife almaz. Çünkü güzellik algısı, sadece estetik değil; aidiyet, değer, statü ve kabul görme üzerinden bir kontrol hattıdır. Herkeste aynı burun, aynı dudak, aynı yüz çizgisi… Bu sadece moda mı? Yoksa “tek tip beğeni” üzerinden “tek tip onay” üreten bir kültür mü?

    Soruyorum;

    Bir toplum, birbirine benzemeyi “güzel” sanmaya başladığında, düşüncede de birbirine benzemeye başlamaz mı? Herkesin aynı şeye imrendiği yerde, herkes aynı olaylarda rüşvet vermez mi? “Görünmek” bu kadar büyürken, “olmak” da bir o kadar küçülmez mi? Ve “gösteriş” bir erdem gibi pazarlanırken, ahlak neden sessizce geri çekilir? Çünkü medyanın en büyük gücü “ne düşüneceğimizi” değil, “neyi önemli sayacağımızı” belirleyebilmesidir.

    Neyi kutsarsan, insanlar oraya koşar. Neyi küçümsersen, insanlar ondan utanır ve BİR TOPLUM, UTANMASI GEREKEN ŞEYLERDEN UTANMAZ HALE GELDİĞİNDE, EN PAHALI FATURAYI ULUSAL GÜVENLİK ÖDER.

    Şimdi stratejiye gelelim mi…

    Strateji, sadece dış düşmanı okumak değildir; içerideki zayıflıkların dışarıdan nasıl kullanılacağını öngörmektir. Düşünen insan söylesene; Bizde en çok hangi zaaf sömürülüyor? Para mı? Statü mü? Şöhret mi? İntikam mı? Haz mı? “Ben” mi?

    Ve EN ACI CEVAP şudur: Hepsi. Çünkü nefis, bir tek kapıdan girmez; bulduğu her gedikten sızar.

    PEKİ ÇÖZÜM NE?

    Din değil; ahlak. Ama “ahlak” da soyut bir temenni değil. Ahlak, kurumsal tasarım ister. Ahlak, “iyi insan” masalı değil; kötü davranışı pahalı hale getiren sistem demektir. Ve ulusal güvenlik, tam da burada başlar: ZAAFLARI YÖNETEMEYEN DEVLET, KRİZLERİ YÖNETMEK ZORUNDA KALIR.

    Şimdi çözümü net ve yere basan şekilde koyalım zeki ve düşünen insan; ROMANTİZM DEĞİL, MİMARİ:

    1) Ahlaki Dayanıklılık Eğitimi (kognitif düzeyde):

    Okulda sadece bilgi değil, özdenetim öğretilmelidir. Özdenetim, nefse “dur” diyebilme kasıdır. Kas çalıştırılmazsa zayıflar ve çocuklar “kısa haz–uzun bedel” hesabını yapmayı öğrenmelidir. Çünkü ihanetin çoğu “hemen şimdi” tuzağıdır.

    2) Kurumsal Fren Mekanizmaları (liderlik ve bürokrasi):

    Liderin iradesi kutsanırsa, liderin nefsi devletleşir. Kurumsal fren, kişinin hatasını sistemin yakalamasıdır. Bağımsız denetim, şeffaf ihale, çıkar çatışması düzeni, hediye ve lobicilik sınırları… Bunlar “teknik” değil, ulusal güvenlik önlemidir.

    3) Zaaf Güvenliği Protokolleri (istihbarat ve kamu):

    Bir görevliye “gizli bilgi” emanet ediyorsan, onun zaaflarına da bakarsın; bu ayıp değil, gerekliliktir ama bunu insanı ezmek için değil, insanı korumak için yaparsın. Zaaf güvenliği, kişinin zayıf yanlarını sisteme karşı değil sistemle birlikte yönetmesidir.

    4) İtibar Ekonomisini Temizlemek (medya ve kültür):

    Şöhreti “değer” sanan toplum, erdemi “sıkıcılık” sanır. Burada medya dili değişmelidir: Ahlaksız başarı parlatılmamalıdır çünkü parlatılırsa çoğalır. Ayrıca güzellik algısı üzerinden tek tip onay üreten kültür, “farklı düşüneni” de dışlar. Bu da toplumu kısırlaştırır.

    5) Yolsuzluğu İmkânsıza Yaklaştırmak:

    Yolsuzluk, sadece kötü insan meselesi değildir; fırsat tasarımıdır. Yolsuzluk, denetimsiz gücün nefisle buluşmasıdır. FIRSATI AZALT, RİSKİ ARTIR, CEZAYI HIZLI VE KESİN YAP. “Yakalanmazsam” duygusunu öldür. Çünkü en çok o duygu ihanet üretir.

    6) Kibirle Mücadele Doktrini (liderlik kültürü):

    Kibir, hatayı gizler; hata büyür; kriz olur. Liderlikte “yanılmazlık” miti ulusal güvenlik için en büyük tehdittir. Unutulmamalıdır ki; eleştiri, devleti zayıflatmaz; devleti nefisten korur. Eleştiriye kapalı liderlik, istihbaratın en sevdiği liderliktir. Çünkü içeriden kendini kilitleyen, dışarıdan çok kolay açılır.

    Söylesene düşünen zeki insan;

    Bir ülkenin düşmanı, o ülkenin liderini yenmek zorunda mı? Yoksa liderin nefsini liderden iyi tanıması yeterli mi? Bir bürokrat rüşvet aldığında sadece para mı çalar, yoksa devletin saygınlığını mı? Bir gazeteci, bir fenomen, bir reklam; “tek tip beğeni”yi pompaladığında sadece estetik mi satar, yoksa toplumun iradesini mi törpüler?

    Ve çok daha önemlisi: Biz nefsi “ayıp” diye gizledikçe, onu kullananlar daha mı pervasızca davranıyor?

    Düşünen zeki insan, sen şunu bilerek yaşarsın; Nefis yenilmezse, nefis yönetir. Nefis yönettiğinde, ihanet “kader”, yolsuzluk “alışkanlık”, kibir “liderlik” gibi görünmeye başlar.

    İşte tam o anda devlet, dışarıdan değil içeriden çözülür. Sonuç olarak nefsi yenmek; kendini yok etmek değil, kendini yönetmektir. DİNDARLIK DEĞİL; AHLAKİ AKIL, KURUMSAL FREN ve KOGNİTİF DİSİPLİN İŞİDİR.

    Çünkü nefis, en çok “gerekçe” üretir; ahlak ise “sınır” koyar. Devletin bekası, çoğu zaman sınırda değil; insanın içindeki sınır çizgisindedir.

    Zeki insan şunu unutmaz;

    Gizli servisler bilgiyi değil, zaafı satın alır; zaafı kapatan ise nutuk değil, mimaridir. İhanetin, yolsuzluğun, kibrin önüne; ancak nefsi hem bireyde hem sistemde pahalı hale getiren bir ahlak düzeniyle geçilir. Çünkü milletlerin kaderini çoğu zaman düşmanların gücü değil, kendi içlerindeki nefsin yönetilme kalitesi belirler.

    Sen bilirsin zeki insan… Ahlak, süs değildir. Ahlak, ulusal güvenliktir.

    Ve son olarak şu soru üzerine biraz düşünmeni istiyorum zeki insan; her şey parladığında, hiçbir şeyin aydınlatamayacağını bilenler tüm spotları açarak neyin görülmemesini istiyor olabilir?

    Gürkan KARAÇAM

    #nefis #espiyonaj #casus #ajan #ahlak #erdem #yozlaşma #herşey

  • Dava Adamlığı Bedel Ödemek midir, Yoksa Bedeli Azaltacak Aklı Üretmek mi?

    Dava Adamlığı Bedel Ödemek midir, Yoksa Bedeli Azaltacak Aklı Üretmek mi?

    Düşünen insanın ezberle işi olmaz çünkü bilir; her ezber, bir önceki çağın konforudur; gelecek ise konforu affetmez.

    Öyleyse soralım: Dava adamlığı gerçekten bedel ödemek midir, yoksa bedeli azaltacak aklı üretmek mi? Eğer bedel kaçınılmazsa, bu bedeli kim, ne zaman ve hangi eksiklik yüzünden öder?

    Hak nerede durur düşünen insan; gürültünün içinde mi, yoksa sessizce çalışan bir zekânın yanında mı? Ve Eğer hak, haklı olmaktan fazlasını gerektiriyorsa, yalnızca inanmak yeter mi?

    Düşünen insan sen bilirsin: Cesaret yürütür ama akıl yön verir ve yönsüz cesaret masal kahramanı üretirken yönlü akıl ise kaderi değiştirir. Türk milliyetçiliği burada durup kendine sormak zorundadır: Biz hâlâ bedel ödeyen bir millet olarak mı anılacağız, yoksa bedel ödetmeyen aklı kuran bir millet olarak mı? Ve eğer bir dava sürekli bedel üretiyorsa, sorun sadece düşmanda mıdır; yoksa çağın gereklerini okuyamayan zihinlerde mi?

    Söylesene düşünen insan; fedakârlık kutsal olabilir ama sürekli tekrar ediliyorsa, bu kutsallık plan eksikliğini örtüyor olabilir mi?

    Şu sorulardan daha fazla kaçabilir miyiz; Bilim üretmeyen bir milliyetçilik, hak iddiasını ne kadar sürdürebilir? Teknolojiyi yönetenler oyunu kurarken, yalnızca itiraz edenler hangi masada söz alır? Eğer çağ algoritmalarla şekilleniyorsa, hak için taraf olmak artık veriyle düşünmeyi, sistem kurmayı, yapay zekâyla strateji üretmeyi gerektirmez mi? Dava, yalnızca meydanlarda mı savunulur, yoksa laboratuvarlarda, yazılım mimarilerinde, karar algoritmalarında mı tahkim edilir?

    ADANMIŞLIK NEDİR PEKİ?

    Yanlışta ısrar etmek mi, yoksa her yeni çağda doğruyu yeniden inşa edecek zihinsel cesareti göstermek mi?

    Düşünen insan söylesene; Eğer sürekli bedel ödüyorsak, bu bir erdem mi, yoksa öğrenememenin faturası mı? Gerçek dava adamlığı, şehit vermeyi kutsamak mı, yoksa şehit vermeyecek bir aklı ve sistemi kurmak mı?

    Türk milliyetçiliği, duyguyla başladı doğrudur;

    Ama akılla devam etmezse, tarih olur fakat gelecek olamaz. Oysa çağın ötesine geçen milliyetçilik, duyguyu disipline eder, inancı bilimle buluşturur, sadakati teknolojiyle güçlendirir.

    Ve en zor soruya gelelim: Hak kimin yanındadır? Hak, bedel ödeyenin acısına değil; bedeli gereksiz kılan zekânın iradesine yaklaşır. Hak, yalnızca karşısındakini değil, kendi eksiklerini de görüp aşabilenlerin yolunu açar. Bu yüzden dava adamlığı, artık yalnızca göze almak değildir. DAVA ADAMLIĞI; öngörmek, üretmek, sistem kurmak ve bedeli baştan iptal edecek aklı inşa etmektir.

    Düşünen insan sen bilirsin; Bedel ödemek sadece bir sonuçtur oysa GERÇEK DAVA ADAMLIĞI BEDELİ AZALTACAK AKLI ÜRETMEKTİR.

    Gürkan KARAÇAM

    #davaadamlığı #akıl #teknoloji #disiplin #türkmilliyetçiliği #zeka

  • Üst Akıl Nedir Düşünen İnsan? Ve Neden Her Güç Aynı Yerde Yanılır?

    Üst Akıl Nedir Düşünen İnsan? Ve Neden Her Güç Aynı Yerde Yanılır?

    Düşünen insan, şuradan başla: bu dünyada birbirine rakip görünen devletler, neden aynı reflekslerle hareket ediyor? Neden hepsi “güvenlik” diyor, “istikrar” diyor, “düzen” diyor… ama sonuç hep kaos oluyor? Neden her biri kendini haklı, karşısındakini tehdit olarak tanımlıyor? Çünkü hepsini iten tek bir motor var: SİSTEMLEŞMİŞ KİBİR.

    ÜST AKIL DENEN ŞEY; gizli bir oda, karanlık bir masa ya da tek bir millet değildir. ÜST AKIL, kibri meşrulaştıran küresel düşünme biçimidir. Gücü eline geçiren herkese aynı şeyi fısıldar: “Sen düzen kurucusun.” “Sen olmazsan dünya çöker.” “Senin çıkarın evrensel iyiliktir.”

    İşte kibir burada tanım değiştirir artık kişisel bir kusur değil, jeopolitik bir erdem gibi sunulur.

    Düşünen insan, söylesene; bir devlet neden başka bir coğrafyaya müdahale ederken kendini hâlâ “iyi” hisseder? Neden her operasyon “son çare” diye başlar ama hiçbiri gerçekten son olmaz? Neden her güç, kendi şiddetini savunma; başkasınınkini barbarlık olarak tanımlar?

    Cevap basittir ama rahatsız edicidir: Kibir, haklılık kılığına girdiğinde durdurulamaz.

    ÜST AKIL, bu kibrin yazılımıdır düşünen insan. Bir algoritma gibi çalışır: GÜÇ + KORKU + SEÇİLMİŞLİK HİSSİ = MEŞRU TAHAKKÜM.

    Tanım mı istiyorsun; Küresel kibir, bir gücün kendini denetlenemez hissetmesidir. Stratejik kibir, “ben görüyorsam doğrudur” yanılgısıdır. Ahlaki kibir, kendi yaptığını istisna ilan etmektir.

    Şimdi söyle düşünen insan; bu kibir sadece Batı’ya mı ait? Hayır. Gücü kim tutuyorsa, kibir ona yapışır. Bugün biri yapar, yarın diğeri. Sistem değişmez, aktör değişir. Üst akıl işte tam burada devreye girer. Taraf seçmez. Bayrak tanımaz. İnanç ayırmaz.

    ÜST AKIL ŞUNU ÖĞRETİR; “Sen büyüksün, o küçük.”.. “Sen merkezsin, o çevre.”.. “Sen karar verirsin, o uyar.”..

    Ve insan, devlet, medeniyet… bu cümleleri sevdiği anda sınavı kaybetmeye başlar.

    Düşünen insan, fark et: bu sistem barışı neden istemez? Çünkü BARIŞ KİBRİ AÇ BIRAKIR. SAVAŞ İSE KİBRİ BESLER.

    SAVAŞ; Gücü kutsar, Sorgulamayı susturur, Vicdanı erteletir ve “ben”i tanrılaştırır.

    Şimdi en zor soruya geliyorum düşünen insan: Bu kibir neden bu kadar cazip? Çünkü kibir, insana hesap vermeme konforu sunar.

    Kibirli olan şunu der: “Ben sonuçtan sorumlu değilim, niyetim yeter.”. “Ben yıktım ama düzen kurmak içindi.”. “Ben öldürdüm ama güvenlik içindi.”

    İşte bu yüzden dünya sürekli sınanır çünkü kibir, güce ulaştığında kendini ilahi sanma eğilimindedir. İlahi dinlerin ortak uyarısı kulaklarında çınlıyor mu senin: İnsan, haddini unuttuğu anda yeryüzü bozulur ve dünya hayatı tam da bu unutkanlığı tedavi etmek için değil mi?

    Düşünen insan, son soruyu birbirimize soralım: Eğer bugün tüm büyük güçler durup, ki gerçekten durabilseydi… Eğer kimse “ben olmadan olmaz” demeseydi…Eğer kibir, strateji masalarından kovulsaydı… Dünya yaşanabilir olur muydu? Evet. Ama asıl soru bu değil.

    Asıl soru şu; İNSAN, KİBİRSİZ BİR GÜÇ TAŞIMAYA HAZIR MI?

    Yoksa eline her güç geçtiğinde, yeni bir “üst akıl” mı icat eder?

    İşte sınav hâlâ burada ve düşünen insan için cevap, hâlâ yazılmayı bekliyor.

    Gürkan KARAÇAM

    #üstakıl #kibir #savaş #ahlak #din

  • Haritayı Kim Çiziyor, Korkuyu Kim Dağıtıyor, Meşruiyeti Kim İmal Ediyor?

    Haritayı Kim Çiziyor, Korkuyu Kim Dağıtıyor, Meşruiyeti Kim İmal Ediyor?

    Düşünen insan, şunu en baştan cebine koy: Savaş çoğu zaman cephede başlamaz; “haklılık” fabrikasında başlar ve o fabrikanın en güçlü makinesi, tank değil; hikâyedir. Hikâyeyi kim yazarsa, kitlelerin vicdanına o “tamam” dedirtir ve bir kez “Tamam” dedirtti mi; gerisi lojistik, takvim ve medya takibidir.

    Şimdi söyle düşünen insan: BOP denilen büyük çerçeve gerçekten “bölgeyi düzeltme” planı mıydı, yoksa bölgeyi yönetilebilir parçalara ayırma operasyonu mu? Bir coğrafyaya “düzen getirme” iddiası ile girip, neden her defasında daha fazla düzensizlik üreten bir düzen kurulur? Düzen kurmak isteyen, neden önce devlet fikrini zayıflatır? Neden sınırların içine değil, zihinlerin içine müdahale eder?

    Ve gelelim ilk perdeye… Irak ve Afganistan… Eylem bahaneleri… “Tehdit var” denildi, “acil” denildi, “insanlık” denildi; sonra o acilin içinden kirli çıkar ilişkileri çıktı. Irak dosyaları, “kitle imha silahları” iddiaları, kamuoyuna servis edilen metinler… İngiltere’de “dossier” tartışmaları, sonradan ciddi eleştirilere uğrayan gerekçeler, Chilcot gibi raporların bıraktığı tortu… Bu kısmı artık herkes biliyor: Savaşın gerekçesi, savaşın kendisi kadar tartışmalıydı ama gerekçeler ilizyon tartışmalarına boğuldu.

    Düşünen insan söylesene: Hangi haber dili “kanıt” gibi konuştu? Hangi görseller “korku”yu kamu hizmeti diye pazarladı? Kitlelere gerçeği anlatmak mı amaçtı, yoksa kitleleri karar vermeye zorlamak mı?

    Al sana bomba gibi bir tanım düşünen insan; Meşruiyet, haklı olma hâli değil; haklı görünme ilizyonudur ve ilizyonu kuran, sahayı da kurar.

    İkinci perde: fiili işgal ve çatışmalar. Sahada ne yaşandı? Şehirler yıkıldı, toplumlar parçalandı, devlet kapasitesi eridi, silah dolaşımı arttı, hapishaneler radikalleşmenin laboratuvarına döndü… Peki bu tabloyu gören biri şu soruyu sormaz mı: Bir ülkeyi “terörle mücadele” adına işgal edip, o ülkeyi terör üretir hâle getiriyorsan, mücadele nerede bitiyor, üretim nerede başlıyor?

    Üçüncü perde: halk direnişleri, doğan örgütler ve türevleri. Düşünen insan, burada duyguyla değil aklınla bak: İşgal varsa karşı koyuş olur; karşı koyuş varsa onun içine sızan, onu araçsallaştıran, onu markalaştıran yapılar çıkar.

    “Direniş” ile “örgüt” aynı şey midir? Değildir. Ama propaganda dili ikisini aynı torbaya koymayı sever. Çünkü torbaya koyunca, her itiraza aynı etiketi yapıştırırsın: “terör”.

    Burada ikinci bir tanım ne hoş olur değil mi; Terör kavramı bazen güvenlik tanımı değildir; siyasal etiketleme aracıdır.

    Aynı eylem bir yerde “direniş”, başka yerde “terör” diye okunuyorsa, mesele eylemden çok okumayı kimin yaptığıdır.

    Dördüncü perde: Avrupa’daki “misilleme” diye görülen saldırılar ve bunların terörizm başlığına konulması. Bu soruyu sakince cevapla düşünen insan: Bir ülkenin toprağı işgal edilirken “operasyon”, o işgalin geri tepmesi Avrupa sokaklarına taşınca “terör” denmesi, kavramın çifte standardı değil midir? Elbette masum sivillerin hedef alınması hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz; ama kamuoyunu şu sorum sarsar mı sence: Savaşın bedelini sadece işgal edilen mi ödeyecek, yoksa işgal eden de “geri tepme”yi tadacak mı?

    Peki “geri tepme” başladığında medya dili neden bir anda “sebep”i değil, sadece “sonuç”u konuşur?

    NEDEN “BU ŞİDDET NEREDEN DOĞDU?” SORUSU BASTIRILIR? Çünkü SEBEBİ KONUŞURSAN, İLK TAŞI KİMİN ATTIĞI GÖRÜNÜR.

    Sonra… “Ne olduysa birden kesildi” dediğin o psikolojik kırılma… Her şeyin bir anda sönümlenmesi… Burada akıl yürütelim mi biraz düşünen insan ve sence olan bitenlerde bir tuhaflık yok mu; İşgalin yoğunluğu azaldıkça, geri tepmenin yoğunluğu niçin düşüyor? Çünkü şiddet, çoğu zaman sahadaki temasın ürünüdür. Temas azalınca şiddet azalır. Ama bu, sorunu çözmek değildir; sadece ateşi başka odaya taşımaktır.Ve bugün…

    YPG, DEAŞ, farklı isimler, farklı bayraklar, aynı satranç tahtası… “DEAŞ neden tam bitirilmedi?” diye sorduğunu duyar gibiyim; bu soru tek başına bile bir köşe yazısıdır. Çünkü modern güvenlik düzeninde bazı tehditler “sıfırlanmaz”, yönetilir. Yönetilen tehdit, gerekçe üretir: üs gerekçesi, fon gerekçesi, vekâlet gerekçesi, sınır ötesi varlık gerekçesi, yerel aktörleri hizaya sokma gerekçesi…

    Reuters’ın 2025 ortasında aktardığı değerlendirmeler, DEAŞ’ın Irak ve Suriye’de “yeniden canlanma” arayışına dair uyarılar içeriyordu; saldırı sayıları konusunda farklı veri setleri olsa da, tartışma şu eksendeydi: örgüt tamamen bitmedi, hücre mantığıyla yaşadı. Özetle bizim orada daha çok işimiz var ve yine geleceğiz diyor birileri…

    Peki o zaman çok daha açık sorayım: Bir örgüt “bitti” denip, yıllar sonra “geri dönüyor” deniyorsa; sorun örgütün kendisi mi, yoksa onu doğuran ekosistemi diri tutan jeopolitik tasarım mı? Bir örgüt bazı dönemlerde “az saldırı” yapıp bazı dönemlerde “yeniden görünür” oluyorsa, bu dalgalanma sadece örgütün kapasitesiyle mi açıklanır; yoksa sahadaki baskı ve boşluk dengesinin bilinçli yönetimiyle mi?

    “Güney hattına yerleştirdiler, lazım oldukça kullanıyorlar” iddiası, bölgede düşünen herkesin masasına gelen ağır bir şüphe midir sence… Bak düşünen insan; burada düşüncenin omurgası şudur: Korku, yerel aktörleri hizaya getirmenin en ucuz para birimidir. “Bak, ben çekilirsem bunlar gelir” söylemi, modern dönemin en etkili kontrol cümlesidir. Bu cümleyle aşiretleri, devletleri, sınır hatlarını, hatta kamuoylarını yönetirsin.

    Devam edelim, bu cümleler kimlerin işine yarar? Kimler “istikrarın tek garantörü benim” rolüyle bölgede kalıcı olur? Kimler yerel aktörlere “benimle çalışmazsan yalnız kalırsın” baskısı kurar?

    Düşünen insan, cevapları sloganlarda değil, askeri haritalarda, üs noktalarında, petrol ve gaz hatlarında, sınır kapılarında, eğitim programlarında arar, ki aradığından eminim…

    Gelelim “Avustralya olayı” diye köpürtülen yeni döneme… 2025 Aralık ayında Sydney’de Bondi Beach’te bir Hanuka etkinliğini hedef alan saldırı, yetkililerce “İslam Devleti esinli terör” olarak ele alındı; Reuters ve Al Jazeera gibi kaynaklarda saldırganların kimliklerine ve soruşturmanın seyrine dair ayrıntılar yer aldı. Burada kritik olan, tekil olayın kendisinden ziyade şu büyük soru: Bir örgüt, Irak ve Suriye merkezli “toprak hakimiyeti” dönemi tarihe karıştıktan sonra, nasıl oluyor da küresel ilham veren bir marka gibi yaşamaya devam ediyor? İLGİNÇTİR; CFR GİBİ KURUMLARIN da TAM BU “İLHAM VE İDEOLOJİ” ve “KÜRESEL TEHDİT” DÖNÜŞÜMLERİ MASADAYKEN…

    Yani mesele sadece “kim nereden çıktı” değil; mesele şu: Kimin hikâyesi, hangi kıtada hangi zihin boşluğuna tutunuyor? Ve neden şimdi…

    Ve İsrail ile Hindistan hattı… Halkların yakınlığı, devletlerin stratejik işbirliği, teknoloji, savunma ve istihbarat alanlarındaki derinleşme… Bu eksen, bölgeyi sadece Orta Doğu üzerinden değil, Hint-Pasifik üzerinden de okuma zorunluluğunu dayatıyor. Çünkü yeni dünya düzeninde sahne tek değil: Orta Doğu’da açılan parantez, Pasifik’te kapanıyor; Avrupa’daki güvenlik dili, Akdeniz’deki enerji diliyle birleşiyor; Kızıldeniz’den çıkan dalga, Doğu Akdeniz’e vuruyor.

    Ve bir ülke, tam bu satrançta şunu görüyor: Terörü yüceltmeden, teröristi meşrulaştırmadan, tehdidi doğru isimlendirerek hareket etmek zorunda. Çünkü bir devlet için en büyük tuzak, tehdidin kendisi değil; tehdidin etrafına örülen ahlaki sistir. Sis çöktü mü, devletin her hamlesi tartışmalı hâle getirilir; sınır güvenliği bile “saldırganlık” diye paketlenir; terörle mücadele bile “terörle aynılaştırma” propagandasına kurban edilir. O yüzden soralım: Birileri tartışmayı “kişilere” sıkıştırıp medya da parlatarak bir ülkenin devlet aklını zora sokmaya neden çalışır? Yoksa asıl amaçları büyük resmi yani örgüt ekosistemini, vekâlet düzenini, sınır ötesi oyun kurucuları görünmez kılmak mı?

    Son bir tanım daha, hem de en sarsıcısı: Kognitif hegemonya, toprağı değil; “gerçek” kavramını işgal etmektir.

    Gerçek kavramı işgal edilince, toplumlar kanıtla değil hisle yönetilir. Hisle yönetilince, siyaset akılla değil refleksle yürür. Refleksle yürüyen her ülke, başkasının takvimine göre koşar.

    Ve şimdi final sorusu düşünen insan: Bu kadar örüntü varken, hâlâ her şeyi “tesadüf” diye mi okuyacağız? Irak’ta gerekçe üretimi, sahada devletlerin zayıflaması, örgütlerin türemesi, geri tepmenin Avrupa’ya taşınması, sonra çatışma yoğunluğu düşünce dalganın sönmesi, bugün örgütün hücre mantığıyla “bitmeyen tehdit” olarak kalması, küresel ilham saldırıları… Bunlar birbirinden kopuk manşetler mi, yoksa aynı dosyanın farklı sayfaları mı?

    Benim cevabım net: Kim haritayı çiziyorsa, korkuyu da dağıtıyor; kim korkuyu dağıtıyorsa, meşruiyeti de imal ediyor ve devlet dediğin, bu imalatı bozabildiği ölçüde devlettir: Sahada tedbir, masada akıl, zihinlerde hikâye üstünlüğü… Çünkü ARTIK SAVAŞ, “KİM DAHA ÇOK VURUR” SORUSU DEĞİL; KİM DAHA ÇOK İNANDIRIR SORUSUDUR.

    Gürkan KARAÇAM

    #sis #israil #abd #ingiltere #deaş #pyd #türkiye

  • GÖRÜNMEYEN ORDU: Sivil Hücreler, Sessiz İşgaller ve Karar Aklının Kuşatılması

    GÖRÜNMEYEN ORDU: Sivil Hücreler, Sessiz İşgaller ve Karar Aklının Kuşatılması

    Düşünen insan, gel buraya… Şu soruyla başlayalım: Bir ülke neden bazen kendisine ait olmayan kararlar alır da, bunu kendi iradesi sanır? Kim konuşur, kim susar? Kim örgütlenir, kim “kendiliğindenmiş gibi” hareket eder? Ve en kritik soru: Gizli servisler, hedef aldıkları ülkelerde sivil hücreleri kurarken neden üniforma giymez? Çünkü mesele silah değildir. Mesele zihin coğrafyasıdır ve zihin en kolay, sivil görünümlü yapılarla fethedilir.

    Önce bir tanım yapalım; ama alışıldık değil: SİVİL HÜCRE; bir istihbarat servisinin doğrudan emir komuta zincirine sokmadığı; fakat algı, refleks, gündem ve davranış üretimini kontrol ettiği insan kümeleridir. Hücre denir çünkü parçalıdır; sivil denir çünkü masum görünür; etkilidir çünkü inkâr edilebilir.

    Şimdi SORUYORUM; Bir protesto neden aynı sloganla beş şehirde aynı gün patlar? Bir sosyal tartışma neden hep aynı kelimelerle yürür? Bir kanaat önderi neden tam kritik anda “tesadüfen” konuşur? Ve neden her seferinde şu cümleyi duyarız: “BU HALKIN DOĞAL TEPKİSİ.”GERÇEKTEN mi?

    Birinci perdeyi yırtalım düşünen insan. Gizli servisler sivil hücreleri ideolojiyle değil, duygu tetikleyicileriyle kurar. ÖFKE. KORKU. AŞAĞILANMIŞLIK HİSSİ. SEÇİLMİŞ MAĞDURİYETLER…

    SORUYORUM: Bir toplumu harekete geçirmek için en çok ne gerekir? Silah mı, yoksa hakaret edilmiş bir kimlik mi?

    İkinci tanım gelsin: DUYGU TABANLI HÜCRE; üyelerinin birbirini tanımadığı; fakat aynı duygusal refleksi paylaştığı yapılardır. Birbirlerine değil, aynı duygusal komuta merkezine bağlıdırlar.

    KİMDİR BU MERKEZ?

    Bazen bir medya dili, bazen bir STK raporu, bazen bir akademik kavram, bazen bir hashtag...

    Peki örnekler?

    Bak ama yüzeyden değil. Bir ülkede çevre hassasiyeti birdenbire patlar. Ağaç önemlidir, su kutsaldır. Güzel ama SORUYORUM: Neden sadece belirli projeler hedef alınır? Neden aynı hassasiyet, aynı ülkedeki başka bir yıkımda sessizdir?

    Bir ülkede kadın hakları söylemi yükselir. Elbette değerlidir ama SORUYORUM: Neden söylemi taşıyan figürler hep aynı fonlardan beslenir? Neden sorun çözülmez, sadece sürekli canlı tutulur?

    Bir ülkede gençlik hareketlenir. Gelecek kaygısı, işsizlik, adaletsizlik… SORUYORUM: Neden çözüm önerileri değil, sadece öfke dolaşıma sokulur?

    Üçüncü tanım: SORUN SABİTLEME OPERASYONU, bir toplumu çözüme değil, probleme kilitleme tekniğidir. Çözüm iktidar üretir; problem kaos üretir. Gizli servis kaosu sever, çünkü kaos karar mekanizmasını felç eder.

    Şimdi daha derine inelim, rahatsız edici yere.

    SİVİL HÜCRELER ÜÇ KATMANDA KURULUR;

    Alt katman: Sokak, sosyal medya, gündelik dil.

    Orta katman: Akademi, medya, STK’lar, “uzman” profilleri.

    Üst katman: Hukuk, bürokrasi, danışmanlık ağları.

    Soruyorum; Bir ülkenin hukuk dili neden bir gecede değişir? Bir kavram neden anayasaya girmeden önce köşe yazılarında dolaşır? Bir rapor neden karar vericinin masasından önce gazetecinin önüne düşer? Çünkü sivil hücre önce dili ele geçirir. Dil giderse, düşünce gider. Düşünce giderse, karar gider. Sonuç; Karar, artık senin değildir. Sen sadece imzalarsın.

    Bugüne kadar pek konuşulmayan bir nokta daha var ve perdeyi tamamen yırtalım;

    GİZLİ SERVİSLER KARŞIT HÜCRELER DE KURAR. Evet, yanlış duymadın düşünen insan. Bir görüşü destekleyen sivil hücre kurulur ve ardından, o görüşü en itici, en saldırgan biçimde savunan başka bir hücre devreye sokulur. SONUÇ? Toplum o fikirden soğur.

    SORUYORUM: Kaç dava, kendi aşırı savunucuları yüzünden kaybedildi?Bu tekniğin adı şudur; AŞIRILAŞTIRMA YOLUYLA TASFİYE…

    Şimdi gelelim son perdeye.

    BUNLARLA NASIL MÜCADELE EDİLİR?

    Önce acı bir gerçek: Sivil hücreyle yasaklayarak mücadele edemezsin düşünen insan çünkü yasak, hücreyi besler.

    Mücadele Üç Ayaklı Olmalıdır

    DİL EGEMENLİĞİ;Devlet ve toplum, kendi kavramlarını üretemezse başkalarının kavramlarıyla yönetilir. Tanımı kim yapıyorsa, sınırı o çizer.

    ŞEFFAFLIK ile SİMÜLASYONU KIRMA; “Sivil toplum” etiketi kutsal değildir. Fon, bağlantı, söylem haritası açıkça konuşulmalıdır. GİZLİ OLAN DEĞİL, GİZLENMİŞ OLAN İFŞA EDİLİR.

    KARAR REFLEKSİ EĞİTİMİ; Toplumlar sadece askerlerini değil, sivil akıllarını da eğitir. Kriz anında hangi duyguya kapılacağını bilen bir toplum, manipüle edilmez.

    SON SORU, en zor olanı düşünen insan; Bir ülke gerçekten bağımsız mı, yoksa sadece kendi iradesiyle bağımlı olduğunu sanan bir yapı mı Cevap kolay değil biliyorum…

    AMA ŞUNU BİL: Gizli servisler ülkeleri işgal etmez. Bazı ülkeler, kararlarını kiraya verir ve düşünen insan, Bu yazıyı okuduktan sonra artık şunu söyleyemezsin:“Bilmiyordum.”

    Gürkan KARAÇAM