Kategori: Uncategorized

  • ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI ÇIKMADI; SEN ONU HÂLÂ FİZİKSEL SANAYİ ÇAĞINDA ARADIĞIN İÇİN GÖREMEDİN

    ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI ÇIKMADI; SEN ONU HÂLÂ FİZİKSEL SANAYİ ÇAĞINDA ARADIĞIN İÇİN GÖREMEDİN

    Zeki insan, artık beni tanıyorsun net konuşurum: Üçüncü Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı mantığıyla çıkamaz. Çünkü o mantık öldü. O savaş çelikle yürürdü; bu savaş akılla yürüyor. O savaşta cephe vardı; bu savaşta karar anı var. O savaşta bombalar konuşurdu; bu savaşta tereddütler bağırıyor.

    Şimdi sana asıl soruyu soruyorum: Bir ülkeye tek bir kurşun sıkılmadan iradesi yön değiştirilebiliyorsa, o ülke savaşta değilse sence nerededir?

    Benim tarzımı biliyorsun; şimdi bir tanım yapayım, hem de ezberleri bozarak…

    YENİ NESİL ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI; devletlerin birbirine saldırdığı değil; devletlerin birbirine yanlış düşünme biçimleri ihraç ettiği küresel çatışmadır. Bu savaşta hedef toprak değil; reflekstir ve asıl ganimet enerji değil; kararsızlıktır.

    Şimdi dur ve düşün: Neden artık kimse “kazanmaktan” bahsetmiyor da herkes “yönetilebilir kriz” diyor? Neden ülkeler çözüm üretmek yerine krizleri uzatıyor? Neden gerçekler çoğalmıyor da yerine anlatılar çoğalıyor?

    Ve en rahatsız edici sorumu sona saklarım bilirsin: Neden dünya, sürekli bir eşikte tutuluyor ama asla düşürülmüyor? Çünkü bu savaşın mantığı şudur: Düşmanı yok etme; onu sürekli karar almaya zorla. Yanlış karar alsın diye değil; çok karar alsın diye.

    İşte KARAÇAM tarzı bir tanım daha:

    AŞIRI KARAR YÜKLEMESİ; bir devletin doğruyu bilse bile uygulayacak zihinsel berraklığı kaybetmesidir. Bu, yeni çağın imha silahıdır. İkinci Dünya Savaşı’nda şehirler yıkıldı. Bugün ise şu yıkılıyor:

    Güven Nedensellik. Sebep-Sonuç zinciri

    Sana soruyorum zeki insan: Sebep-sonuç ilişkisini doğru kuramayan bir toplum, savaşı kazansa bile ayakta kalabilir mi? Bu yüzden yeni nesil savaşta tankların ilerlemesi teferruattır; taarruz gündemledir ve gündemler ilerler. Ordular değil; algı dizileri yürür. Siper kazılmaz; zihinlere belirsizlik ekilir.

    Artık tarzıma alıştın ve bir tanım daha geliyor, not et:

    ALGISAL SİS; bir toplumun neye kızacağını, neye sevineceğini, neyi ciddiye alacağını bilememesidir. İşte bu sis çöktüğünde, ülke resmen işgal edilmiştir ama kimse bayrak indirmez.

    Şimdi sana daha sert sorular sorayım mı?, ister misin? İnsanın muhatabı zeki olunca soru sormadan duramıyor;

    Bir ülke kendi gündemini kendisi belirleyemiyorsa, düşmanın görûnür olması gerekir mi? Bir toplum her gün başka bir şeye öfkeleniyorsa, onu yönlendirmek için orduya ihtiyaç var mı? Bir devlet “şimdi değil” demeyi unutmuşsa, o devlet zaten teslim olmamış mıdır?

    Üçüncü Dünya Savaşı’nın başlangıç tarihi yoktur. Çünkü bu savaş ilan edilmeden başladı. Bu yüzden bu savaşın sireni yoktur. Bu yüzden bu savaşın barışı da yoktur. Sadece şunu görüyorsun: Herkes yorgun ama kimse neden yorgun olduğunu bilmiyor.

    Son tanımımı da yapıyorum şimdi bak burası kritik;

    ZİHİNSEL TESLİMİYET; bir toplumun “biri karar versin de ne olursa olsun” noktasına gelmesidir. İşte bu yeni nesil savaşta, savaşlar bu cümleyi kurdurtanlar tarafından kazanılır. Ve şimdi son sorularla bitireyim zeki insan!

    Eğer bir dünya, düşünemeyen ama sürekli tepki veren toplumlarla doluysa… Eğer ülkeler geleceği tasarlamak yerine anı kurtarmaya saplanmışsa… Eğer herkes savaşı bekliyor ama kimse savaşı tanımlayamıyorsa…

    Sana şunu söyleyeyim!

    Üçüncü Dünya Savaşı başlamadı sanıyorsan, savaş seni tam da olması gerektiği gibi ikna etmiş demektir. Çünkü bu çağda savaş, patladığında değil… Anlaşılamadığında kaybedilir.

    Gürkan KARAÇAM

    #3.dünyasavaşı #zihin #akıl #türk

  • MADURO’DA TEST EDİLEN “ALINABİLİRLİK”, İRAN’DA “KIRILABİLİRLİK” TİR: HEDEF REJİM DEĞİL, KARAR REFLEKSLERİDİR

    MADURO’DA TEST EDİLEN “ALINABİLİRLİK”, İRAN’DA “KIRILABİLİRLİK” TİR: HEDEF REJİM DEĞİL, KARAR REFLEKSLERİDİR

    Zeki insan, bugün sana bir “olay” anlatmayacağım. Çünkü olaylar zaten herkesin gözü önünde. Ben sana olayların birbirini nasıl tetiklediğini değil, aynı zihin tarafından nasıl tasarlandığını anlatacağım. Çünkü çağımızda mesele tankların hareketi değil; karar alma reflekslerinin felç edilmesidir.

    Maduro’da denenen şey bir operasyon değildi; bir fikirdi. O fikir şuydu: “ALINABİLİRLİK.” Yani dokunulmazlık eşiğinin düşürülmesi. Bugün İran’da sokaklarda gördüğün hareketlilik ise aynı fikrin bir üst versiyonudur: “KIRILABİLİRLİK.” Burada hedef bir liderin devrilmesi değil; bir devletin refleks hızının düşürülmesidir.

    Şimdi dur ve şu soruyu sor: Bir devlet en çok ne zaman kaybeder? Toprak kaybettiğinde mi, lider kaybettiğinde mi, yoksa karar alamaz hale geldiğinde mi? İşte KIRILABİLİRLİK TESTİ tam burada başlar. İlk tanımı yapayım; KIRILABİLİRLİK; bir rejimin yıkılması değil, her kararının iç güvenlik endişesiyle gecikmeye uğramasıdır.

    Alınabilirlik mesajı “Sana da dokunulur” der. Kırılabilirlik mesajı ise daha sinsi konuşur: “Dokunmam bile; sen kendini korurken ben zamanı alırım.”

    Zeki insan, İran’da sokakların karışması bir tesadüf mü? Ekonomik gerekçeler gerçek mi? Elbette. Ama strateji şudur: GERÇEK SORUNLAR, DOĞRU ZAMANDA BÜYÜTÜLÜR. Bir tanım daha; STRATEJİK KAOS; sorun yaratmak değil, var olan sorunu karar felcine yol açacak eşiğe taşımaktır. Bugün İran’da yapılan tam olarak budur. Rejim düşsün diye değil; rejim her sabah “önce içeriyi mi toparlayayım, yoksa dışarıda mı hamle yapayım” ikilemiyle uyansın diye.

    Peki bu tabloda ABD, İngiltere ve İsrail hangi rolde?

    ABD SAHNEDEKİ PROJEKTÖRDÜR. Işığı açar, kapatır, gündemi belirler. Gürültüyü yönetir, ritmi ayarlar. ABD’nin rolü güç gösterisi değil, psikolojik eşik kuruculuğudur.

    İngiltere ise senaryonun editörüdür. Acele etmez, bağırmaz, devrim istemez. İNGİLİZ AKLI ŞUNU SEVER: Rejim yıkılmasın ama elitler arasında çatlak büyüsün, karar masaları çoğalsın, kimse net konuşamasın.

    İSRAİL’E GELİNCE… İsrail bu oyunda zaman kazanmak ister. Zaman kazanmak ne mi demek? ZAMAN KAZANMAK; düşmanı zayıflatmak değil, düşmanın refleks süresini uzatmaktır. İran içeride meşgulse, dışarıda daha geç hareket eder. Bu İsrail için savaştan daha değerlidir.

    Şimdi zeki insana yakışan sorulara hazır mısın: İran gerçekten hedef mi, yoksa bir mesaj panosu mu? Sokaklar karışırken asıl kırılan şey ekonomi mi, yoksa “devlet her şeye yetişir” algısı mı? Bir rejim ayakta dururken karar alma hızı düşerse, bu rejim güçlü sayılır mı? Ve daha önemlisi: Bir devlet dışarıdan vurulmadan, içeride kendi refleksleriyle yavaşlatılabiliyorsa, bu bir yenilgi midir yoksa henüz adı konmamış bir teslimiyet mi?

    Maduro’da denenen alınabilirlik, dünyaya bir eşik gösterdi. İran’da denenen kırılabilirlik ise o eşiğin içeriye doğru taşınmasıdır. BU BİR DEVRİM PROVASI DEĞİL; BİR KARAR MİMARİSİ OPERASYONUDUR.

    Ama unutma zeki insan: Her kırılabilirlik testi aynı zamanda bir karşı test doğurur. Devletler ya reflekslerini kaybeder ya da daha sert, daha hızlı ve daha öngörülmez hale gelir. Hangisinin olacağını belirleyecek olan sokaklar değil; karar masasında oturanların zihinsel dayanıklılığıdır.

    Son cümlemi not et zeki insan : Bir devleti yıkmak için saraya girmek gerekmez, karar veremez hale getirmek yeterlidir.

    Gürkan KARAÇAM

  • MADURO ALINDI: NATO’NUN GELECEĞİ ARTIK BİR İTTİFAK MESELESİ DEĞİL, BİR ZİHİN TESTİ

    MADURO ALINDI: NATO’NUN GELECEĞİ ARTIK BİR İTTİFAK MESELESİ DEĞİL, BİR ZİHİN TESTİ

    Zeki insan, burada baştan net olayım: Olay bir söylenti değil, bir yorum değil, bir benzetme hiç değil. Maduro alındı. İsim önemli değil diyenler yanılıyor; isim çok önemli çünkü isim bir eşiği temsil eder. Bugün konuşmamız gereken “nasıl alındı?” değil, alınabildiğinin dünyaya ne yaptığıdır.

    Ben bu yazımda geçmişi anlatmayacağım; bundan sonrasını, yani NATO’nun artık hangi zeminde yürümek zorunda kaldığını anlatacağım.

    Zeki insan, bir liderin alınması operasyonel bir başarı olabilir; ama bir liderin alınabildiğinin görülmesi, ittifakların zihinsel mimarisinde bir kırılmadır. NATO tam olarak bu kırılmanın ortasında duruyor. Çünkü NATO’nun varlık sebebi yalnızca askeri güç değildir; NATO’nun asıl sermayesi, üyelerine ve rakiplerine aynı anda fısıldadığı cümledir: “Bazı şeyler yapılamaz.” İşte Maduro’nun alınmasıyla bu cümle ilk kez bu kadar yüksek sesle çatladı.

    Şimdi şu tanımı koyuyorum, zeki insan:

    ALINABİLİRLİK EŞİĞİ, sadece bir devletin değil; bir ittifakın “dokunulmazlık tahayyülünün” çökmesidir. Bu eşik geçildiğinde, tankların sayısı değil, liderlerin geceleri nasıl uyuduğu önemlidir. Çünkü artık soru kim “ne yapabilir?” değil, birileri “ neyi yapabileceğini düşünüyor?” sorusudur.NATO açısından mesele tam da buradadır. Maduro’nun alınması NATO’ya şunu sormuştur: Biz hâlâ kural temelli bir düzenin askeri miyiz, yoksa gücün kuralı yeniden yazdığı bir çağın hızlandırıcısı mı? Bu soru cevapsız kalırsa, NATO’nun en büyük riski dışarıdan değil, içeriden başlar. Çünkü ittifaklar çatışmayla değil, aynı olayı farklı duygularla okuduklarında çözülür.

    Zeki insan, bu olaydan sonra NATO içinde üç duygu aynı anda büyüyor: rahatlama, tedirginlik ve şüphe. Bazıları “ABD hâlâ yapabiliyor” diyerek rahatlıyor. Bazıları “ABD bunu yapabiliyorsa yarın bizi hangi krize sürükler?” diye tedirgin oluyor. Ve en tehlikelisi: bazıları artık yüksek sesle söylemese bile şunu düşünüyor: Hukuk dediğimiz şey, gerçekten ortak bir zemin mi, yoksa güçlü olanın kullandığı geçici bir dil mi? İşte bu soru, NATO’nun içine bırakılan sessiz bir mayındır.

    Yeni bir tanım yapıyorum:

    İTTİFAK YORGUNLUĞU, üyelerin aynı eyleme farklı meşruiyet gerekçeleri üretmeye başlamasıdır. Bu yorgunluk başladığında NATO dağılmaz; ama aynı refleksi kaybeder. Aynı refleksi kaybeden bir yapı, kriz anında hızını değil, yönünü kaybeder.

    Maduro’nun alınması NATO’nun önüne şunu koymuştur: Eğer bu bir istisnaysa, istisnanın sınırı nedir? Eğer bu bir yöntemse, yarın kim hangi coğrafyada bunu aynı yöntemle deneyecek ve NATO o zaman hangi yüzle itiraz edecektir?

    Zeki insan, burada en sert gerçeği söyleyeyim: İtiraz edebilmek için önce kuralı net olarak koymuş olman ve esnemesine izin vermemen gerekir yoksa kuralın griye düştüğü yerde, itiraz da gri olur.

    NATO’nun geleceği artık savunma planlarında değil, emsal yönetiminde gizlidir. Eğer NATO bu olayı “oldu ve bitti” diye geçiştirirse, rakipleri bunu “yapılabilir” diye kayda geçer. Eğer NATO bunu alkışlarsa, yarın aynı emsal Avrupa’nın kapısına dayandığında savunacağı şey hukuktan çok alışkanlık olur. Alışkanlık savunma üretemez; sadece gecikme üretir.

    Ve zeki insan, en kritik soruya geliyorum: NATO’nun caydırıcılığı bugün karşısındaki gücü mü korkutuyor, yoksa kendi üyelerini mi tedirgin ediyor? Eğer bir ittifak üyelerine aynı anda hem “seni korurum” hem de “seni riskin içine çekerim” hissi veriyorsa, o ittifak askerî olarak güçlü olabilir ama psikolojik olarak çözülmeye başlamıştır.

    Maduro’nun alınması NATO için bir zafer anlatısı değildir; bir aynadır. Bu aynada NATO şunu görmüştür ve görmelidir de; Kural esniyorsa, herkes sırayı düşünür. Sıra düşünülmeye başlandığında ise savunma değil, şüphe büyür. Şüphe büyüdüğünde ittifaklar silahlanır ama birlikte hareket edemez.

    Zeki insan, bu yüzden altını kalın çiziyorum: Bugün alınan sadece Maduro değildir. Bugün alınan, NATO’nun yıllardır dayandığı “bazı şeyler yapılamaz” cümlesinin zırhıdır. O zırh çatladıysa, bundan sonra mesele güç değil; akıl, sınır ve anlam meselesidir.

    Ve dünya artık şu sorunun cevabını bekliyor: NATO bu yeni çağda düzenin bekçisi mi olacak, yoksa düzenin çözülmesini hızlandıran güç mü? ve cevap verilmezse, cevap kendiliğinden yazılacaktır.

    Gürkan KARAÇAM

    #maduro #abd #nato

  • ALINABİLİRLİK EŞİĞİNDEN SONRA: ALINAN MADURO  DEĞİL, DÜNYANIN “KURAL” TANIMI

    ALINABİLİRLİK EŞİĞİNDEN SONRA: ALINAN MADURO DEĞİL, DÜNYANIN “KURAL” TANIMI

    Zeki insan, bu yazıda “ne oldu?”yu konuşmayacağım; onu zaten konuşuyorlar. Ben “ne değişti?”yi konuşacağım. Çünkü bir liderin alınması bir olaydır; ama “alınabiliyor” fikrinin yerleşmesi bir rejim değişikliğidir. Rejim derken hükümet değil; dünyanın karar alma rejimi.

    İlk tanımımı yapayım;

    ALINABİLİRLİK EŞİĞİ: Bir devletin, başka bir devletin “egemenlik alanı” dediği şeye fiilen girip sonuç alabilmesidir; daha önemlisi, bunun mümkün sayılmasıdır. Mümkün sayılan şey, tekrar edilmeden bile düzeni değiştirir.

    İkinci tanımım daha sert olsun;

    HUKUKUN TAŞINABİLİRLİĞİ: Uluslararası hukukun, ilke olmaktan çıkıp “gücün taşıdığı kadar” uygulanabilir hâle gelmesidir. Güç taşıyorsa hukuk var; güç taşımıyorsa hukuk sadece metindir.

    Şimdi derine ineyim. Çünkü sıradan analistler “operasyon” anlatır; ben “operasyonun zihin mimarisini” anlatacağım: Bu hamleyle ABD, Maduro’yu mu aldı, yoksa dünyaya şunu mu söyledi: “Kural, benim iradem kadar var.” Ve sence hangisi daha tehlikeli? Bir kişiyi almak mı, “kuralı” almak mı?

    Zeki insan, burada acı bir gerçek var: Uluslararası düzenin büyük kısmı, tanktan önce varsayımla ayakta durur. Varsayım şudur: “Bazı şeyler yapılamaz.” O varsayım çöktüğünde, devletlerin en pahalı silahları bile tek başına yetmez; çünkü silahlar hedefi vurur, ama varsayım karar döngüsünü vurur.

    Şimdi sana kimsenin cesaret edemediği cümleyi kurayım: Bu Hamlenin Asıl İşlevi Caydırıcılık değil, psikolojik mülkiyet kurmaktır. Yani “ben seni yenebilirim” değil; “ben senin güvenlik tahayyülünün sahibiyim.” Bu sahiplik duygusu bir kez oluştu mu, ülkeler kendilerini korumak için daha fazla silahlanmaz sadece; daha fazla şüphelenir. Şüphe, çağımızın en hızlı çoğalan mühimmatıdır.

    Yeni bir tanıma ne dersin:

    KOGNİTİF KUŞATMA: Bir ülkenin toprağını değil, karar vericisinin “olabilir-olamaz” sınırlarını öngöremeyeceği hale getirmek. Bu kuşatmayı başaranın , sur yıkmasına gerek kalmaz; kapı kendiliğinden açılır.

    Buradan Venezüella’ya tekrar bakalım; ama “ordu ne yaptı” gibi kolay sorularla değil. Zeki insanın sorusu şudur: Bir devletin güvenlik aygıtı hangi anda devleti korumayı bırakıp lideri korumaya başlar? Çünkü çoğu sistem, kritik saniyede devleti değil, kariyerini, mevkiini, ailesini, yarınını düşünür. İşte o saniye de, “devlet” dediğin şeyin ruhu alınır.

    BİR BAŞKA TABU: Güvenlik kurumları bazen o kadar “iç tehdit” odaklıdır ki dışarıdan gelen şok, içeride bir “darbe ihtimali” gibi algılanır. Bu durumda refleks şudur: Harekete geçme, teyit bekle. Teyit beklemek disiplin gibi görünür; ama saldırı disiplinle değil, zamanlama ile kazanılır. Zamanı kaybeden, savaşamadan kaybeder.

    Şimdi Rusya ve Çin’e geçeyim. Burada sıradan analist “ne yaparlar” diye listeler. Ben başka yerden gireceğim: Onların hamlesi askeri değil, “emsal yönetimi” olacak. Çünkü ABD bir emsal kurduysa, Rusya ve Çin’in ilk hedefi ABD’yi yenmek değil; ABD’nin kurduğu emsalin sahibini tartışmalı hâle getirmek.

    EMSAL SAVAŞI: Kurşunla değil, “hangi davranış normal sayılacak” tartışmasıyla yürütülen savaş. Kazanan, sahayı değil, normu yönetir.

    ÇİN’İN DİLİ GENELDE ŞUDUR: “Bağırmam; maliyet yazarım.” Bu yüzden Çin’in en spesifik tepkileri çoğunlukla şu yollardan gelir: Latin Amerika’da ABD etkisine karşı kredi, yatırım, altyapı, enerji ve tedarik zinciri üzerinden “alternatif güvenlik” üretmek. Güvenlik bazen asker değildir; bazen sözleşmedir. Çin sözleşme kurar; sözleşme kuran, bağımlılık kurar; bağımlılık kuran, sessiz bir kalkan kurar.

    RUSYA’NIN DİLİ DAHA FARKLIDIR: “Ben de emsal üretirim.” Bununla birebir aynı eylemi tekrarlamak zorunda değildir; ama başka coğrafyalarda ABD’nin hassasiyetlerini test eden görünür güç gösterileri, yeni askeri anlaşmalar, enerji üzerinden oynaklık artırma, diplomatik alanda “egemenlik ihlali” dosyasını büyütme, enformasyon alanında “kural yoksa oyun serbest” fikrini yayma gibi hamleler, ABD’nin “meşruiyet zemini”ni kemirir.

    Ama zeki insan, SON KATMAN şudur: Çin ve Rusya’nın tepkisi yalnızca ABD’ye değil, dünyanın geri kalanına mesaj taşıyacaktır. Mesaj şu olacaktır: “ABD kural tanımazsa, biz de kendi kuralımızı daha rahat yazarız.” Bu cümle, görece küçük ve orta ölçekli devletlerin en büyük korkusudur. Çünkü görece küçük devletlerin sigortası hukuktur; hukuk işlevsizleşirse, sigorta yanar.

    ŞİMDİ NATO’YA GELELİM. Burada “duygusal iklim”; aslında ittifakların görünmeyen motorudur. NATO kararları yalnızca çıkarlarla değil, hissiyatla da alınır: tehdit algısı, birlik hissi, güven hissi, utanç hissi, meydan okuma hissi.

    İTTİFAK PSİKOLOJİSİ: Üyelerin aynı tehdide aynı duyguyla bakabildiği ölçüde ittifakın çalışması. Duygular ayrışırsa, maddeler kâğıtta kalır.

    Bu olay NATO’da nasıl bir duygusal iklim üretir?

    BİRİNCİSİ, güç sarhoşluğu ve rahatsızlık aynı anda doğar. Bazı başkentler, “ABD hâlâ yapabiliyor” diyerek rahatlar. Bazıları “ABD bunu yapabiliyorsa, yarın bizi de bir krizin içine çekebilir” diyerek huzursuz olur. Aynı eylem, bir üyede güven üretirken diğerinde risk üretir. Bu, ittifak için tehlikeli bir çatlak duygusudur.

    İKİNCİSİ, meşruiyet yorgunluğu artar. NATO ülkeleri yıllardır “kural temelli düzen” dili kullanır. Eğer sahadaki gerçeklik bu dili zorluyorsa, ittifak içinde şu sessiz soru büyür: “Biz hangi ilkeyi savunuyoruz ve hangi çıkarı?” Bu soru açıkça sorulmaz; ama toplantı odasında havayı ağırlaştırır. Ağır hava, karar hızını düşürür. Karar hızı düştüğünde, caydırıcılık düşer.

    ÜÇÜNCÜSÜ, duygusal kutuplaşma oluşur: “Sertlik isteyenler” ve “kontrol isteyenler.” Sertlik isteyenler, “emsale karşı emsal” arar. Kontrol isteyenler, “tırmanma riski”nden korkar. Bu ikisi aynı masada oturur, ama aynı dünyada yaşamaz. Aynı dünyada yaşamayanlar, aynı stratejiyi üretemez.

    DÖRDÜNCÜSÜ, NATO’nun iç kamuoyu baskısı devreye girer. Çünkü NATO sadece devletlerden değil, toplumların algısından da beslenir. Toplumlar şunu sorar: “Madem kural böyle kırılıyor, yarın savaş çıkar mı? Biz bedel öder miyiz?” Bu soru yükselirse, bazı hükümetler daha temkinli davranır. Temkin artarsa, ittifakın “tek vücut” görüntüsü zayıflar.

    Zeki insan, burada bir paradoks var bence: Bu hamle kısa vadede ABD’nin gücünü gösterirken orta vadede NATO’nun içinde “meşruiyet-düzen” tartışmasını büyütürse, ABD’nin gücü kolektif güç olmaktan çıkar, yalnız güç olur. Yalnız güç, daha fazla kas göstermek zorunda kalır. Daha fazla kas göstermek zorunda kalan güç, daha fazla cephe açar. Daha fazla cephe açan güç, eninde sonunda maliyetle yüzleşir.

    Şimdi en sert tanımımı yapıyorum:

    MEŞRUİYET ENFLASYONU: Bir ihlalin, “istisna” diye sunulup zamanla “yöntem”e dönüşmesidir. Yöntemleşen ihlal, başkalarına da lisans verir. Lisans verilen dünyada hukuk, korunma kalkanı değil; propaganda cümlesi olur.

    Ve final sorularımı kimsenin söylemeye cesaret edemediği yerden soruyorum:

    Eğer bir lider alınabiliyorsa, “dokunulmazlık” diye öğretilen şey neydi; bir ilke mi, yoksa geçici bir nezaket mi? ABD bugün “ben yaparım” diyebiliyorsa, Rusya ve Çin yarın “biz de yaparız” dediğinde kimin itirazı “kural” sayılacak?NATO bu olayı bir “güç gösterisi” olarak alkışlarsa, yarın aynı emsal Avrupa’nın kapısına geldiğinde hangi yüzle “hukuk” diyecek? Ve en tehlikelisi: Dünya artık “yapılamaz” dediği şeylerin yapılabildiğini gördüyse, liderler karar alırken hukuku mu düşünecek, yoksa “Acaba sıra bende mi?” duygusunu mu?

    Zeki insan, bugün alınan Maduro değil yalnızca. Bugün alınan, dünyanın “kural” diye bildiği şeyin dokunulmazlığıdır. Dokunulmazlık gittiğinde geriye ne kalır? Sadece sıralar.

    Ve o sıralar, her başkentte, herkesin zihninde sessizce belirleniyor olabilir.

    Gürkan KARAÇAM

    #maduro #abd #çin #rusya #ingiltere

  • ALINABİLİRLİK ÇAĞI: DOKUNULMAZLIK BİTTİ, SADECE SIRALAR KONUŞULUYOR

    ALINABİLİRLİK ÇAĞI: DOKUNULMAZLIK BİTTİ, SADECE SIRALAR KONUŞULUYOR

    Zeki insan, bugün sana bir haberi anlatmayacağım çünkü zaten biliyorsun. Bugün dünyaya ne söylendiğini anlatacağım. Çünkü zeki insan olan biteni değil; olan bitenin zihnimize ne yaptığını okur.

    Bugün Amerika Birleşik Devletleri dünyaya tek cümlelik bir mesaj verdi: “Alınabiliyor.” Bu cümle kısa ama etkisi nükleer. Çünkü bu cümle söylendiyse, artık soru “kim suçlu?” değil. Soru şu; “Kim sırada?”

    Bir tanım yapalım, çıplak ve net: Alınabilirlik, bir liderin güvenliğinin değil; dokunulmazlık fikrinin iptal edilmesidir. Bir lideri alırsın; ama asıl aldığın şey herkesin kafasındaki ‘bize olmaz’ duvarıdır.

    Bugün bir başkan alındı. İsim önemsiz. Önemli olan emsal. Zeki insan, emsal bir kez oluştu mu, hukuki meşruiyete kimse ihtiyaç duymaz. Bu kendi kendine yürür ve yürürken önüne çıkan isimleri tartışmaya açar.

    Mesela… Donald Trump. “Olur mu?” diyenleri duyar gibiyim. “ABD Başkanı o” diyenler var. Gülümsüyorum. Çünkü bugün olanlardan sonra artık hiçbir unvan, kişileri koruyamaz. Eğer “bir devlet başkanı alınabiliyorsa”, “ABD BAŞKANI NEDEN ALINAMASIN?” sorusu akla aykırı değildir. Bu soru artık yasak da değildir. SADECE ZAMANSALDIR.

    Bir adım atlayalım, tacın olduğu yere gidelim. III. Charles. Taç… Bir zamanlar kutsaldı. Bugün ise alışkanlıktır. Alışkanlıklar, emsaller karşısında en zayıf zırhtır. Taç seni korumaz. Seni, başkalarının almaya cesaret edememesi korur ve cesaret eşiği düştüğünde, tarih protokol tanımaz.

    Bir tanım daha zeki insan , burası önemli: Kognitif Caydırıcılık, bir gücün değil; bir fikrin caydırmasıdır. “Bu yapılamaz” dedirten fikir mesajla. Bugün dünya şunu öğrendi: “Yapılamaz” dediğimiz şeyler yapılabiliyormuş.

    Şimdi kuzeye bakalım. Vladimir Putin. “İmkânsız” diyenleri duyar gibiyim. “Caydırıcılık” diyenlerin sesi kulağıma geliyor. Hadi canım diyorum…

    Soruyu değiştiriyorum, zeki insan: Caydırıcılık, füze mi, yoksa emsal algısı mı? Algı yıkıldıysa, silahlar sadece zaman kazandırır.

    Burada hukukla biraz mizah yapalım, acı ama gerçek: Hukuk kitapta der ki: “Devlet başkanları dokunulmazdır.” Gerçeklik sahada der ki: “Dokunulmazlık, dokunulmadığı sürece geçerlidir.” Ve kitap susar. Helikopter konuşur.

    Bir tanım daha, şah mat noktası: Meşruiyet Enflasyonu; bir gücün kendi ihlaliyle herkese aynı ihlali akla uygun hale getirmesidir. Sen yaparsan, başkası neden yapmasın?

    Zeki insan, artık çağın adı kondu:

    Bu çağ savaş çağı değil.

    Bu çağ darbe çağı değil.

    Bu çağ Alınabilirlik Çağı.

    Kimseyi sürekli almana da gerek yok. Alınabilir olduğunu düşündürtmen yeter.

    Bununla liderler karar alırken hukuku değil, “Acaba?”yı düşünmeye başlar ve işte asıl felaket burada başlar.

    Son sözüm, net ve sert olsun istedim:

    Dokunulmazlık evrensel bir ilke değilmiş. Geçici bir uzlaşmaymış. Uzlaşma bozulduysa, başkanlar da , krallar da sıraya girer ve güçlü dediğin herkes zihinsel bir bekleme salonuna alınır.

    Şimdi tüm uluslara , son sorumu soruyorum; Kim gerçekten alınamaz olduğunu sanıyor? Ya da artık uluslararası hukuk diye bir şeyden bahsedilebilir mi?

    Gürkan KARAÇAM

    #venezüella #maduro #trump #dünya #alınabilir

  • Bir Figür Düşer,                Sistem Kendini Alkışlatır

    Bir Figür Düşer, Sistem Kendini Alkışlatır

    Zeki insan, bu yazı bir isimle ilgili değil; zaten mesele de bu. Bir olay yaşandı, bir figür gündeme düştü, herkes aynı soruları sormaya başladı. Kim yaptı, ne dedi, nasıl düştü, neden şimdi?

    Neden kimse şu soruları sormadı; Bunları kim korudu? Kim önlerini açtı? Kim hangi kapıyı ne zaman araladı? Bu isimler ekranlara çıkarken hangi istihbarat süzgecinden geçti, hangi sermaye masasından onay aldı, hangi editoryal hat “dokunulmaz” ilan edildi? Zaafları gerçekten bilinmiyor muydu, yoksa tam da bilindiği için mi tercih edildiler? Bugüne kadar kimlere, hangi başlıklarla, hangi kriz anlarında hizmet ettiler? Hangi kelimeleri özellikle seçtiler, hangi soruları hiç sormadılar, hangi gerçekleri “makul” gerekçelerle buzdolabına kaldırdılar? Peki şimdi soruyorum: Eğer bu ifşalar gerçekten büyük haber olsaydı, neden bu kadar rahat servis ediliyor? Neden hiçbir küresel aktör rahatsız olmuyor? Neden hiçbir güç odağının uykusu kaçmıyor?

    Bu tür ifşalar benim için zerre haber değeri taşımaz; figür yanar, sistem nefes alır. Asıl haber; bu figürleri üreten düzenin adı, bu düzeni besleyen şirket, medya, istihbarat hattının mimarisi, hangi kararların bu gürültüyle örtüldüğü ve hangi büyük dosyaların sessizce rafa kaldırıldığıdır.

    Asıl haber; neden bugün bunu konuştuğumuz, yarın başka bir figürü konuşacağımız ve her seferinde aynı döngüye gönüllü olarak girdiğimizdir. Çünkü gerçek haber bağırmaz; gerçek haber konuşulmaz. Gerçek haber, konuşulmasına izin verilmeyendir ve gerçek aydın da kimseden izin almaz konuşmak için…

    Bak dikkat et. Bugün konuşulan olay, aslında bir son değil; planlı bir ara duraktır. Sorularımı hatırla; bu figürün zaafları bugün mü ortaya çıktı? Daha önce bilinmiyor muydu? Biliniyorsa neden yıllarca sorun olmadı? Zaaf bir kusur mu, yoksa sistem için bir teminat mıydı? Kontrol edilebilir olmak, bu düzende bir risk mi yoksa tercih sebebi mi? Ve asıl soru: Bugüne kadar kimlere, hangi anlarda, hangi başlıklarla hizmet edildi?

    Şimdi biraz daha derine inelim. Bu olay patladığında neden aynı dil devreye girdi? Neden aynı uzmanlar konuştu? Neden aynı çerçeve çizildi? Neden tartışma hızla “kişisel hata”, “etik sorun”, “bireysel sapma” çizgisine çekildi? Bu bir tesadüf mü, yoksa refleksi ezberlenmiş bir kriz yönetimi mi? Eğer mesele gerçekten sistemik olsaydı, bu kadar hızlı kişiselleştirilir miydi?

    Zeki insan, sana en başında söylemiştim, benim için bu tür ifşaların haber değeri yok. Bir figürün yanması haber değildir. Hatta tam tersine, bu sistemin sağlıklı çalıştığının göstergesidir. Çünkü düzen kendini böyle korur. Bir parça feda edilir, bütün aklanır. Toplum rahatlar, öfkesini boşaltır, vicdanını teslim eder.

    Ben isimlerle ilgilenmiyorum. BEN MEKANİZMAYLA İLGİLENİYORUM. İNSANLARA NE DÜŞÜNECEKLERİNİ DEĞİL, NEYİ ASLA DÜŞÜNMEMELERİ GEREKTİĞİNİ ÖĞRETEN KOGNİTİF MİMARİYLE. HER KRİZDE AYNI DÖNGÜYÜ ÜRETEN DÜZENLE.

    Figürler değişir, senaryolar güncellenir, ama akıl hep aynı yerde tutulur. İşte bu yüzden doğru sorular çok değerlidir. Çünkü DOĞRU SORU, OYUNU DURDURUR.

    O yüzden son bir soru bırakıyorum sana zeki insan: Eğer bu kadar insan aynı anda aynı şeyi konuşuyorsa, gerçekten özgür bir tartışma mı vardır; yoksa hep birlikte, bize ayrılan alanda mı dolaşıyoruz? Ve daha da önemlisi: Bize hiç gösterilmeyen o alanın dışında ne var?

    Cevap verme! Rahatlama! Sadece şunu fark et! Bir figür düştüğünde sevinen sistemse, mesele figür değildir. Mesele, neden hep yanlış yerden baktığımızdır.

    Gürkan KARAÇAM

    #figür #sistem #uyan

  • Tarafsızlık Diye Bir Şey Var mı, Yoksa Sadece Daha Zeki Bir Taraf Tutma Biçimi mi?

    Tarafsızlık Diye Bir Şey Var mı, Yoksa Sadece Daha Zeki Bir Taraf Tutma Biçimi mi?

    Zeki insan, sana bir şey sorarak başlayacağım. Hazır mısın? Yani ,gerçekten hazır mısın? Çünkü bu yazımı cevap vermek için değil, soru üretmek için kaleme aldım.

    Bir insan “Ben tarafsızım” dediğinde ne olur? Gerçekten tarafsız mı olur, yoksa sadece tarafını söylememeyi mi tercih eder? Peki tarafsızlık bir ahlak mıdır, yoksa bir konumlanma tekniği mi?

    Asıl soru şu: Tarafsızlık kimin işine yarar?

    Bak, sakin sakin gidelim. Taraf olanlar bağırır. Taraf olanlar kavga eder. Taraf olanlar bedel öder. Peki bedel ödemeyenler kimlerdir? Hiç slogan atmadan sonuç üretenler kimlerdir? Hiç görünmeden yön verenler nasıl olur da hep kazanır?

    Burada bir tanım yapmam gerekiyor, çünkü zeki insan tanımsız düşünmez: Tarafsızlık; gücün, sahibini ifşa etmeden kullanılmasıdır. Ne pankart taşır, ne bayrak açar. Ama masanın yerini, sandalyenin yönünü ve ışığın açısını belirler.

    Şimdi soruyorum: Eğer tarafsızlık bu kadar masumsa, neden bu kadar etkilidir? Neden kimseyi ikna etmeye çalışmaz ama herkes ikna olur? Neden emir vermez ama herkes aynı yönde hareket eder?

    Hiç fark ettin mi? Her kriz anında aynı uzmanlar konuşur. Aynı kelimeler kullanılır. Aynı çerçeveler çizilir. Bu ortak akıl mı, yoksa ortak sınır mı?

    Bir soru daha: Eğer herkes aynı soruları soruyorsa, kim farklı düşünebilir? Eğer tartışmanın başlığı önceden belliyse, sonuç ne kadar özgür olabilir? Eğer sana sadece seçmen gereken şıklar sunuluyorsa, gerçekten seçen sen misin?

    Burada ikinci tanımı yapıyorum, dikkat et! Kognitif çerçeveleme, bireyin ne düşüneceğini değil, neyin düşünülebilir olduğunu belirleme sanatıdır.

    Şimdi mizah zamanı, çünkü gerçek bazen gülünçtür: Tarafsız olduğunu söyleyenler genelde “denge” kelimesini çok sever. Peki dengeyi kim kurar? Teraziyi kim yapar? Ayar vidası kimin elindedir?

    Zeki insan, sana şunu soruyorum: Hiç tarafsız kalıp da kaybeden gördün mü? Hiç “ben sadece izledim” deyip de sonuçtan sorumlu tutulan bir güç oldu mu?

    Bak, önemli bir noktaya geldik. Tarafsızlık sana baskı uygulamaz. Çünkü baskı direnç üretir. Tarafsızlık sana makul görünür. Çünkü makullük itirazı boğar.

    Şimdi üçüncü tanım gelsin:

    Makullük, sistemin kendini sorgulatmadan kabul ettirme biçimidir.

    Soru yağmuruna devam ediyorum, kaçma: Bir görüş “uç” ilan ediliyorsa, buna karar veren kim? Bir fikir “aşırı” bulunuyorsa, ölçüyü kim belirliyor? Normal dediğimiz şey, gerçekten normal mi, yoksa alıştırılmış mı?

    Zeki insan, açık konuşuyorum. Bu yazıyı yazarken kimseyi hedef almadım. Çünkü asıl güç hedef olmaz. Asıl güç çerçeve olur.

    Son bir mizah dokunuşu: Tarafsız uzmanlar her şeyi önceden bilir. Ama nedense hiçbir şeyi önceden engellemez. Bu bir çelişki mi, yoksa rol tanımı mı?

    Ve artık sona geliyoruz ama zihnin yeni başlasın istiyorum. Son soruları bırakıyorum;

    Eğer tarafsızlık bu kadar erdemliyse, neden hep yönetenlerin elindedir? Eğer bu kadar adilse, neden hep yukarıdan konuşur? Eğer gerçekten gerçeğin tarafındaysa, neden hiç risk almaz?

    Bitirirken sana bir cevap vermeyeceğim. Çünkü cevap seni rahatlatır. Ben seni rahatlatmak istemiyorum.Sadece şunu düşün zeki insan;

    Taraf olanlar savaşır. Tarafsız görünenler yönetir. Peki ya soruları fark edenler? İşte onlar…. Oyunu bozanlardır.

    Gürkan Karaçam

    #taraf #tarafsız #oyun #gerçek

  • TAHT SORUDUR

    TAHT SORUDUR

    Kapı kilitli değildi. Zaten kilit hiçbir zaman kapıda olmazdı. Kapı, soruyla açılırdı. İçeri girenler cevap taşımazdı. Cevap getirenler de bu odaya alınmazdı. Çünkü o odada olanlar bilirdi; cevaplar gürültü yapar.

    Bu oda sessizlikle çalışırdı. Ortada bir masa vardı. Üzerinde bayrak yoktu. Harita yoktu. İsim yoktu. Sadece bir kâğıt ve kâğıtta tek bir cümle:

    “Hangi soruları soracaklarını belirleyebiliyor muyuz?”

    İşte dünya buradan yönetilirdi. Devletler dışarıda bağırırdı. Halklar dışarıda tartışırdı. Medya dışarıda savaşırdı. Ama burada… Soru kurulurdu. Odadakiler iyi bilirdi; cevabı olan herkes konuşurken, soruyu kuranlar hükmederdi.

    Onlar insanları kandırmıyordu. Buna hiç gerek yoktu. Çünkü kandırmak zahmetlidir. Onlar insanlarla dalga geçiyordu.

    Dalga geçmek, gerçeği gizlemek değildir. Dalga geçmek, gerçeği saklayacak yanlış sorular vermektir.

    İnsanlar ekrana bakıyordu. Tartışıyorlardı. Aynı kelimelerle. Aynı öfkeyle. Aynı “özgürlük” hissiyle. Odadakiler izliyordu ve gülümsüyordu. Çünkü insanlar, kendilerine ait olmayan sorularla birbirini parçalıyordu.

    Bir kafesin içindeysen, sağa mı sola mı çarptığının önemi yoktur.

    Bir kriz dosyası açıldı. Ama dosyada kriz yoktu. Dosyada sadece şunlar yazıyordu: Bu olaya ne diyeceğiz? Güvenlik mi? Ekonomi mi? Ahlak mı? Cevaplar sonra gelecekti.

    Önce isim verilecekti. Çünkü bir olaya verdiğin isim, insanların vereceği kararı en başından belirlerdi. Aynı gerçek, farklı sorularla farklı kaderlere dönüşürdü.

    İnsanlar “ne oluyor?” diye soruyordu. Ama onlara çoktan şunu öğretmişlerdi: “Ne oluyor?” değil, “hangisi daha az kötü?” diye soracaksın. İyi ve doğru çoktan masadan kaldırılmıştı. Geriye sadece “makul” kalmıştı.

    Bir toplumu teslim almak için, ona kötü seçenekler sun ve ‘AKILLICA SEÇ’ de.

    Sonra zaman odası açıldı. Burada kimse “ne yapalım” demezdi. Herkes tek şeye bakardı: “Ne zaman?” Çünkü zaman, kararın ahlâkını değiştirirdi. Bugün yapılan suçtu. Yarın yapılan zorunluluktu. Geç yapılan ise ihanetti.

    Zamanı yöneten, vicdanı da yönetir.

    İnsanlara acele duygusu verildi. “Şimdi ya da asla.” Bu cümle çok sevilirdi. Çünkü bu cümle, bütün alternatifleri boğardı. “Başka çaremiz yok” denilen yerde, düşünce düşünmeden idam edilirdi ve insanlar bunu “gerçekçilik” sandı.

    Odadakiler buna güldü. Bir başka ekranda “uyanık” insanlar vardı. Her şeyden şüpheleniyorlardı. Ama aynı yerden. Bu kusursuz bir sonuçtu. Çünkü artık ŞÜPHE BİLE YÖNETİLİYORDU. Bazı sorulara “bilimsel” deniyordu. Bazılarına “komplo”. Bazılarına “tehlikeli”.

    Bir soruyu çürütmek zordur fakat ona etiket yapıştırmak kolaydır.

    İnsanlar zeki olduklarını sanıyordu. Ama zeka, yanlış yerde kullanılıyordu ve bu sistemi ayakta tutan şey cehalet değildi. Sistemi ayakta tutan şey, yanlış sorulara cevaplar arayan zihinlerdi.

    Seçim ekranı açıldı. Sandıklar. Sloganlar. Umut. Odadaki biri sordu: “Gerçekten hâlâ seçtiklerini mi sanıyorlar?” Çünkü seçim, oyunun son sahnesiydi. Oyun çoktan oynanmıştı. Seçenekler ayıklanmıştı. Sorular törpülenmişti. İhtimaller budanmıştı.

    Sana oy verdirdiklerinde değil, oy vereceğin şeyleri seçtiklerinde kaybedersin.

    Ama kalabalıklar bağırıyordu. Çünkü bağırmak, düşünmenin yerini almıştı.

    Son odada masa boştu. Ekran yoktu. Sadece bir ayna vardı ve aynanın üstünde şu yazıyordu: “Soruyu kim kurdu?

    YAŞLI ADAM AYNAYA BAKTI VE KONUŞTU: “ONLARLA DALGA GEÇİYORUZ,” dedi, “ÇÜNKÜ HÂLÂ CEVAP ARIYORLAR.”

    Durdu ve dedi ki;

    “Cevap arayan herkes, sorunun bize ait olduğunu fark edene kadar tam olarak istediğimiz yerde durur.”

    İşte dünya buradan yönetiliyordu. Devletler karar almaz. Devletler, kurulmuş soruların içinde hareket eder. Devletler yıkılabilir. İktidarlar değişebilir. Haritalar tekrar tekrar değişebilir fakat soruyu kuranlar, haritalar değişse bile tahtlarını kaybetmez.

    Şimdi sana bakıyorum zeki insan. Eğer hâlâ onların sorularının cevabını arıyorsan oyunun içindesin demektir fakat bugün ilk kez şunu soruyorsan: “Bu sorular neden hep burada?” İşte o an… O odada sessizlik olur. Çünkü iktidarlar cevaplarla değil, soruların sahiplerini fark ettiğin yerde kendi sorularını sormaya başladığında çatırdamaya başlar.

    Taht görünmezdir zeki insan fakat gerçektir ve şunu unutma:

    Tahtları! ; onların sorularına cevaplar bulmaya çalışarak yıkamazsın.

    Gürkan KARAÇAM

    #taht #cevap #soru #zeka

  • Roma’yı Malazgirt’te Sarsan Akıl, İstanbul’da Onu Tarihe Gömdü

    Roma’yı Malazgirt’te Sarsan Akıl, İstanbul’da Onu Tarihe Gömdü

    Sana doğrudan soruyorum zeki insan…

    Biz gerçekten ne yaptık? Ve bize gerçekten neyi unutturdular?

    Önce en büyük aldatmacayı zihinlerden sökelim. “Batı Roma” denilen şey yokken, “Doğu Roma” ne demektir? Bir imparatorluk yıkılmışsa, yönü kalır mı? Bir beden toprağa düşmüşse, “kolu” hâlâ imparatorluk mudur?

    476’da Batı Roma yıkıldı. Bu bir yorum değil; tarihsel kayıttır. Roma’nın batısı çöktü ve siyasi iradesi bitti. Peki sonra ne kaldı? Roma’nın adı kaldı. Roma’nın hukuku kaldı. Roma’nın hafızası kaldı. İstanbul’daki yapı yeni bir devlet değildi. Kendine başka bir ad da vermedi. Yeni bir kimlik de inşa etmedi. Kendine ne dedi zeki insan? Romalı. İmparatoruna ne dedi? Roma İmparatoru. Devletinin adına ne dedi? ROMA İMPARATOTLUĞU.

    Şimdi soruyorum: BATI YOKKEN, DOĞU NEYİN DOĞUSUYDU? İşte tam da burada kognitif mimari devreye girdi.

    Gerçeği yok edemeyenlerin, gerçeklik algısını yeniden inşa etmeye çalışması.

    Batılılar; Roma’yı Türklerin yendiğini kabul edemezlerdi. Çünkü bunu kabul ederlerse, şunu da kabul etmek zorunda kalacaklardı: Antik dünyanın kapanışını yapan özne Türk aklıdır. Bunu hazmedemezlerdi. O yüzden diğer yarısı tarihten çoktan silinmiş olmasına rağmen Roma’yı ikiye bölerek yaşatmak istediler. O yüzden çok çok önce tarihin tozlu raflarında yerini alan “Batı Roma”yı gerçek, ben Roma’yım diyen “Doğu Roma”yı tali gösterdiler ve bununla da yetinmeyip Doğu Roma’ya, yüzyıllar sonra, sessizce bir maske taktılar: BİZANS.

    Soruyorum zeki insan: Bir devlet kendine hiçbir zaman “Bizans” dememişken, o kelime neden bu kadar ısrarla kullanılır? Çünkü yenilgiyi silemeyeceklerini bilenler, yenilenin adını değiştirmek istemişlerdir.

    Şimdi Malazgirt’e gelelim. Malazgirt’te kimi yendik? Bir masalı mı? Yoksa Roma’yı mı? Karşımızdaki imparator kendine ne diyordu? Bizans imparatoru mu? Hayır. Roma İmparatoru yani hukuku Roma hukuku, ordusu Roma ordusu, meşruiyeti Roma geleneğini olan ROMA İMPARATORLUĞU’nu…

    O hâlde soruyorum: Roma’yı yenen akla neden “Bizans’ı yendi” dedirtilir? Çünkü eğer Roma yenildiyse, batı’nın “Roma’nın doğal mirasçısıyız” iddiası çöker. Malazgirt bir savaş değildir zeki insan. Malazgirt bir iktidar kırılmasıdır. Bir imparatoru esir almak ne demektir bilir misin? Bir medeniyetin ilk kez şunu kabul etmesidir: “Biz yenilebiliriz.”

    Roma, Malazgirt’te bunu kabul etti. Yenilmezlik miti orada parçalandı ve şimdi en tehlikeli yalanlardan birine geliyoruz: “Anadolu’ya giriş.” Kim girer zeki insan? Misafir girer. Geçici olan girer. Yetki sahibi olmayan girer. Biz misafir miydik? Hayır. Biz buraya sonradan gelmedik. Biz iktidarı geri aldık. Malazgirt bir giriş değildir. Malazgirt, egemenliğin geri alınmasıdır.

    Şimdi 1453. İstanbul’da kim vardı? Bir “Bizans” figürü mü ? Hayır. Yine aynı unvan. Yine aynı iddia. Roma İmparatoru. Demek ki Roma hâlâ yaşıyordu. Nerede?İstanbul’da. O hâlde kaçamayacağın soru şudur zeki insan: İstanbul alındığında Roma ne oldu? Cevap basit. Ama batı için rahatsız edici. Tarihe gömüldü. Fatih ne yaptı? Sadece sur mu yıktı? Hayır. Fatih, Roma’nın kalan son anlamını da yıktı.

    Alp Arslan Roma’nın aklını kırdı. Fatih Roma’nın nefesini kesti. Biri sarsıntıydı. Diğeri kapanış.

    İki fatih. Tek stratejik akıl. Tek tarihsel sonuç.

    Ve şimdi sana son soruları bırakıyorum zeki insan. Cevaplaman için değil, uyanman için: ROMA’YI KILIÇLA GÖMEN TÜRK AKLI, ROMA’yı KELİMELERLE YAŞATMAYA ÇALIŞAN ANLATILARA NEDEN TESLİM OLSUN? Bir millet, kendisine öğretilen kavramların kimin işine yaradığını sorgulamazsa, hangi zaferlerini başkasının hanesine yazdırır?Ve en önemlisi: Bir imparatorluk kılıçla gömülmüşse, onu kelimelerle diriltmeye çalışanlara karşı zihinsel bağımsızlık gerekmez mi?

    Unutma zeki insan! Biz Bizans’ı yenmedik. Biz Roma İmparatorluğu’nu yendik ve yıktık. Burası Anadolu değil.Anayurttur. Biz buraya sonradan gelmedik.İktidarı tekrar geri aldık. Ve hakikat, isimlerle oynanarak değiştirilemez.

    Gürkan KARAÇAM

    #bizans #roma #türkler #taaruz

  • Uluslararası İlişkiler: İstihbaratın Sessizliği, Stratejinin Gecikmesi ve Kognitif Hegemonyanın Görünmez Zaferi

    Uluslararası İlişkiler: İstihbaratın Sessizliği, Stratejinin Gecikmesi ve Kognitif Hegemonyanın Görünmez Zaferi

    Sana sesleniyorum zeki insan…

    Bu yazıyı uluslararası ilişkileri anlatmak için yazmadım ya da bugüne kadar okuduklarının neden seni hep sonuçlara mahkûm ettiğini fark ettirmek için de yazmadım. Çünkü dünya, olan bitenle yönetilmez; olan biteni planlayanlarca yönetilir.

    Uluslararası ilişkiler bir bilim midir gerçekten, yoksa istihbaratın açık kaynaklara sızmış hâli mi? Eğer bilimse neden sessizliği ölçemez? Neden hiçbir teori, bir ülkenin ne zaman sustuğunu açıklayamaz?

    Oysa istihbarat bilir zeki insan: En kritik bilgi, söylenen değil; bilerek söylenmeyendir. Devletler karar alır derler. Oysa karar, görünen son halkadır. Ondan önce ne vardır? Algı vardır. Tehdit tanımı vardır. Zaman baskısı vardır. Ve hepsinden önce hangi bilginin bilgi sayılacağına kimlerin karar verdiği vardır. İşte uluslararası ilişkiler tam burada, akademik kılığını çıkarır; kognitif bir savaşa dönüşür.

    İstihbarat nedir zeki insan? Casusluk mu? Hayır. İstihbarat, düşmanın ne yapacağını bilmek değildir. İstihbarat, düşmanın ne yapmayı düşünmediğini bilmektir. Çünkü düşünülmeyen ihtimal, en büyük kör noktadır. Uluslararası ilişkiler literatürü bu kör noktalarla doludur. Çünkü bu alan, niyetleri değil; niyetlerin anlatılabilir versiyonlarını inceler.

    Stratejiye gelelim. Strateji hamle yapmak mıdır? Hayır. Hamle yapan herkes stratejik değildir. Strateji, planlarına uygun hamleler yaptırabilme disiplinidir. Ne zaman duracağını bilmeyen, ne kadar güçlü olursa olsun zayıftır. Strateji, gücü kullanmak değil; gücün kullanılacağı ana kadar zamanı kontrol edebilmektir. O yüzden stratejik akıl, hızla değil; canlılığını hiç yitirmeyen sabırla ölçülür.

    Peki kognitif hegemonya nedir? Bu, tankların giremediği yere giren güçtür. Kognitif hegemonya, sen bir şey düşünmeden önce, hangi düşüncenin makul sayılacağına karar verilmiş olmasıdır. Savaşın adı daha konmadan, tarafları belirlenmişse zeki insan, orada savaş yoktur; zihinsel teslimiyet vardır.

    Uluslararası ilişkiler işte bu yüzden masum değildir. Çünkü bu alan, yalnızca devletler arası ilişkileri anlatmaz; halkların hangi soruları sormaya hakkı olduğunu da belirler. Hangi savaş “meşru”, hangi müdahale “insani”, hangi direniş “terör” sayılacak… Bunlar askerî değil; kognitif kararlardır. Diplomasi dedikleri şey, çoğu zaman barışın dili değil; istihbaratın gecikmeli konuşmasıdır. Masada söylenen cümleler, sahada çoktan test edilmiştir. Açıklamalar, kararın kendisi değil; kararın toplumlar tarafından sindirilme biçimidir. O yüzden gerçek güç, açıklama yapanlarda değil; açıklamaya ihtiyaç duymayanlardadır.

    Ben uluslararası ilişkileri haritalardan okumam zeki insan. Ben zihin haritalarından okurum. Hangi toplum neye hazırlandı? Hangi korku normalleştirildi? Hangi kavram yavaş yavaş zehir gibi dile sokuldu? Çünkü istihbarat, bilgi toplamaz; alışkanlık üretir. Strateji, plan yapmaz; refleks inşa eder. Kognitif hegemonya ise galip gelmez; itiraz ihtiyacını ortadan kaldırır.

    Ve şimdi son soruma geliyorum. Eğer uluslararası ilişkiler gerçekten dünyayı anlamak için varsa, neden bu alanın ürettiği her teori, bir istihbarat başarısızlığının ardından parlatılır? Yok eğer bu alan, dünyayı anlamak için değil de, geç kalınmış kararları akıllı göstermek için varsa… O zaman sence biz bir bilim mi okuyoruz zeki insan, yoksa gücün kognitif kamuflajını mı?

    Satırlarımı sana bilgi vermek için değil, bazı kelimeler kulağına her geldiğinde artık irkil diye yazdım. Çünkü çağımızda savaşlar cephede kazanılmıyor, insanlara neyi sorgulamayacağı öğretildiğinde kazanılıyor.

    Ve unutma zeki insan…En büyük istihbarat başarısı, düşmana yanlış bilgi vermek değil, düşmana doğru soruyu hiç sordurmamaktır.

    Gürkan KARAÇAM

    #istihbarat #strateji #kognitifhegemonya #soru