Kategori: Uncategorized

  • Kalkanla Gelecek İttifak: SAMP/T ile Enerji Savaşlarında Yeni Saflar

    Kalkanla Gelecek İttifak: SAMP/T ile Enerji Savaşlarında Yeni Saflar

    “Bazı savaşlar mermiyle değil, enerjiyle kazanılır. Ve bazı ittifaklar müttefiklik değil, menfaatler üzerine kurulur.”

    Dünya artık tankların değil, vanaların yönettiği bir çağdan geçiyor. Petrolün, doğal gazın ve enerji geçiş hatlarının adı; jeopolitik. Bu yeni düzenin ortasında Türkiye, sadece coğrafyanın değil, çıkarların da kesişim noktası oldu. İşte bu yüzden bugün sadece Rusya, ABD veya Çin değil, Avrupa’nın geleneksel aktörleri olan Fransa ve İtalya da Türkiye’nin kapısını daha yüksek sesle çalıyor.Çünkü herkes biliyor:

    “Enerji çağında yollar, dostlardan değil rotalardan geçer.”

    İtalya Sessizce Geldi, Fransa SAMP/T ile Kapıda

    Son yıllarda İtalya, Türkiye ile kurduğu ekonomik ve askeri yakınlaşmayı derinleştirdi. Libya’da aynı sahada karşı karşıya gelmemek için diplomasi geliştirdi. Tersane, otomotiv, enerji lojistiği gibi alanlarda Türkiye’ye yanaşan ilk Avrupa ülkesiydi. İşte şimdi sıra Fransa’da…

    Fransa; yıllarca Türkiye ile Doğu Akdeniz’de bilek güreşi yaptı. Ancak bugünlerde hesap değişti. Çünkü Afrika’daki etkinliğini kaybeden Fransa, enerji yollarında yeniden rol almak zorunda. Ve bunun için bir kapı arıyor: O kapının adı Türkiye. O yüzden Fransa şimdi masaya SAMP/T’yi getiriyor. Bu bir hava savunma sistemi değil sadece. Bu bir “ben artık seninle aynı masadayım” deme şekli. Bu bir enerji savaşında “doğru safa geçiyorum” beyanı.

    “Modern dünyada bazı füzeler patlamaz; bazıları sadece taraf seçtirir.”

    SAMP/T: Bir Füze Kalkanı mı, Diplomasi Kartı mı?

    SAMP/T, İtalya ve Fransa ortak üretimi…Türkiye’ye verilmesi demek, eğer anlaşılırsa tabi;

    • ABD’ye karşı Avrupa’nın Türkiye’yi kazanma çabası,

    • Rusya ile daha caydırıcı bir denge kurmak isteyen Ankara’nın elinin güçlenmesi,

    • Ve belki de Doğu Akdeniz’deki buzların çözülmesi anlamına gelir.

    Çünkü sevgili okuyucu:

    “Bazen bir savunma sistemi, bir diplomasi sistemine dönüşür.”

    Enerji Masasında Türkiye’yi Dışlamak Artık İmkânsız

    Türkiye sadece enerji geçiş yolları üzerinde değil, enerji diplomasisinin de merkezinde.

    • Azerbaycan’dan Avrupa’ya uzanan gaz hatları,

    • Karadeniz gazı ve Akdeniz potansiyeli,

    • Rusya ile enerji dengesi,

    • Körfez ülkeleriyle yapılan stratejik işbirlikleri…

    Bunlar Türkiye’yi oyun kuran değil, oyun belirleyen ülke haline getiriyor. Fransa bu gerçeği gördü. Gecikmeli olsa da anladı. Şimdi kalkan uzatıyor. Ve o kalkan sadece hava tehdidine karşı değil; yanlış politik tehditlere karşı da bir siper olacak gibi ve SAMP/T süreci çok şeyi değiştirebilir

    “Bir devlete füze verirsen, geleceğini de ona yatırmış olursun.”

    Sonuç: Yeni Saflar, Yeni Sayfalar

    Fransa, SAMP/T ile Türkiye’ye yaklaşırken, aslında şunu kabul ediyor:

    • “Senin yanında yer almadan enerji masasında kalamam.”

    • “Seni dışlayarak Doğu Akdeniz’de nefes alamam.”

    • “İtalya zaten geldi, ben geç kalırsam masada sandalye bile bulamam.”

    “Görünmeyen ittifaklar, görünür ittifakları boğabilir.”

    Bu yazı sadece bir hava savunma sistemi etrafında dönen pazarlığın değil, geleceğin enerji düzeninde Türkiye’nin kilit rolünün ilanıdır. Fransa’nın vereceği (tabi pazarlık olumlu olursa) SAMP/T belki ateş etmez ama bir devri başlatır.

    “Bazen barut gerekmez, sadece niyetin yönü bile dengeleri değiştirir.”

    Gürkan KARAÇAM

    #fransa #italya #türkiye #abd #ingiltere #teslimolmuyoruz

  • BOĞULAN İTTİFAKLAR: GÖRÜNMEYEN ORTAKLARIN YÜKSELİŞİ

    BOĞULAN İTTİFAKLAR: GÖRÜNMEYEN ORTAKLARIN YÜKSELİŞİ

    “Gerçek ittifaklar, masada değil, mazgallarda kurulur.”

    Bir dönemin alışkanlığıydı: NATO ne derse o olur, Batı ne verirse o alınır, ABD neyi gösterirse ona bakılırdı. Ama artık başka bir çağdayız. Artık Türkiye; emir alan değil, oyun kuran bir aktör. Artık ittifaklar, Brüksel salonlarında değil, İtalya sokaklarında, Çin fabrikalarında, Hazar geçitlerinde kuruluyor ve görünmeyen ittifaklar, görünür olanları sessizce boğuyor.

    İTALYA: NATO’DAN ÖNCE, ANADOLU’YA YANAŞAN AVRUPALI

    İtalya, NATO’nun ABD güdümündeki klasik reflekslerine rağmen Türkiye’ye yaklaşmakta ısrar ediyor. Çünkü İtalya şunu gördü: Enerji, lojistik ve güvenlik haritasında Türkiye ile dost olmayan, gelecekte yalnız kalır.

    Doğu Akdeniz’deki gerilimde Yunanistan yerine Türkiye’yi tercih etti.

    Libya’da Fransa’yla ters düştü, Türkiye’yle ortak zeminde buluştu.

    Enerji hatlarının son halkası olarak Türkiye’yi “Avrupa’nın gaz anahtarı” olarak kodladı.

    “Geleceği görmek isteyen, geçmiş ittifaklara değil; yeni kapılara bakar.”

    İtalya’nın bu yakınlaşması, NATO’da rahatsızlık yaratıyor. Ama tarih şunu gösterir: Gelecek, cesaretle kurulan yeni ilişkileri ödüllendirir.

    ÇİN: SESSİZ, DERİN VE GÖRÜNMEZ İTTİFAKIN MÜHENDİSİ

    Çin, Türkiye’ye sadece yatırım yapmıyor; ekosistem kuruyor.

    • Otomotiv sektörüne giriş izni aldı.

    • Lojistik koridorları Türk topraklarından geçiriliyor.

    • Türk firmaları Çin finansmanı ile Afrika’ya açılıyor.

    • Dijital altyapıdan enerjiye, sağlık teknolojilerinden yapay zekaya kadar her alanda Çin şirketleri Türkiye ile ortak akıl geliştirmeye başladı.

    “Bir ülkeye üs kurmak önemli değildir, bir ülkenin zihnine sistem kurmak asıl zaferdir.”

    Bu da Batı’yı endişelendiriyor. Ama artık Türkiye’nin tercihi açık: İlişkiler ezberle değil, çıkarla belirlenir. Ve çıkar haritasında Çin, Türkiye’nin görünmeyen ama vazgeçilmez dostudur.

    GÖRÜNMEYEN İTTİFAKLAR: SESSİZ FIRTINALARIN OLUŞUMU

    Artık “müttefik” kelimesi, pasaport rengine göre tanımlanmıyor.Yeni ittifaklar:

    • Coğrafya değil, vizyon ortaklığına dayanıyor.

    • Din değil, çıkar denklemine yaslanıyor.

    • Konferans değil, saha pratiğiyle güçleniyor.

    Bu görünmeyen ittifaklar, görünür yapıları içten çökertiyor.

    “Bir yapının yıkılması için bomba gerekmez; yeni bir yapı inşa etmek yeterlidir.”

    ZENGEZUR: GÖRÜNMEYEN YOLLARIN STRATEJİK KİLİDİ

    Zengezur Koridoru sadece Azerbaycan’la Türkiye’yi değil; Çin’le Avrupa’yı, Rusya’yla Orta Asya’yı, Afrika’yla Pasifik’i Türkiye üzerinden birleştiriyor. Batı için bu kabus gibi.Çünkü bu koridor;

    • AUKUS’un denizden kurmaya çalıştığı çemberi, karadan kırıyor.

    • QUAD’ın Asya merkezli planlarını Kafkasya’dan sabote ediyor.

    • Türkiye’yi sadece bir geçiş ülkesi değil, oyunun ana kumandası haline getiriyor.

    “Bir boğaz, denizi geçirebilir. Ama bir geçit, kaderi değiştirir.”

    SONUÇ: YENİ DÜNYADA HARİTALAR DEĞİL, HAYALLER ÇATIŞIR

    Sevgili okuyucu, dünya artık bir “kutup” değil, bir küme savaşı yaşıyor. İttifaklar NATO kadar resmi değil; ekonomik damarlar kadar organik.

    • Türkiye-Çin arasında adı konmamış ama sahada karşılığı olan bir “akıllı ortaklık” doğdu.

    • İtalya gibi bazı Avrupa ülkeleri bu yeni dengeyi görerek NATO gömleğini gevşetti.

    • Batı, hâlâ kural koymaya çalışırken, doğu oyun kurmaya başladı.

    Ve işin aslı şu: Görünmeyen ittifaklar, görünür olanları yavaş yavaş boğuyor. Savaş toprağın üstünde değil, diplomasinin derin akıntılarında yaşanıyor artık.

    “Bir gün gelecek; ittifaklar duyulmadan kurulacak, ama dünyanın kaderi o sessizlikte yeniden yazılmış olacak.”

    Gürkan KARAÇAM

    #çin #türkiye #italya #abd #ingiltere

  • Suriye İstihbaratı –  “Gölgelerle Savaş: Yeni Suriye’nin Hafızasında Türkiye Neden Olmalı?”

    Suriye İstihbaratı – “Gölgelerle Savaş: Yeni Suriye’nin Hafızasında Türkiye Neden Olmalı?”

    Modern coğrafyaların kaderi artık bombalarla değil, belgelerle; kurşunlarla değil, kuramlarla yazılıyor. Suriye’de görünen savaş bitti. Ama asıl mücadele yeni başlıyor: Kimin aklıyla yaşayacak bu ülke? Kimin gözüyle düşman seçecek? Kimin verisiyle tehdit değerlendirmesi yapacak?

    Yeni bir devlet kurgusu oluşurken, istihbarat yapılanması da yeniden şekilleniyor. Ve bu yapı, yalnızca bir güvenlik kurumu değil, aynı zamanda bir hakikat filtresi olacak. İşte tam bu noktada Türkiye, yalnızca komşu bir ülke değil, aynı zamanda bu yeni hafızanın mimarlarından biri olmak zorundadır.

    “Bir devletin istihbaratı, onun rüyalarını gören değil; kâbuslarını öngören akıldır.”

    Türkiye’nin Bu Süreçteki Stratejik Yükümlülüğü

    Suriye’de kurulacak her yeni yapı, sadece Suriye’nin geleceğini değil, Türkiye’nin iç istikrarını, sınır güvenliğini ve sosyolojik dengelerini de etkileyecektir. Çünkü bir dönem “özgürlük” maskesiyle sahaya sürülen, küresel aktörlerin lojistik destek verdiği yapılanmalar, bugün sahada hâlâ sözde yönetici gibi konumlandırılmak istenmektedir. Bu yapıların dijital hafızası, saha kaynakları, veri bankaları ve nüfuz ağları hala canlıdır. Ve her biri, Suriye’nin yeni istihbarat örgütünde rol kapma telaşındadır.

    “Eğer siz bir coğrafyanın istihbarat haritasında yoksanız, o coğrafyada sizi haritadan silmek isteyen mutlaka vardır.”

    Hangi Güçler, Ne Peşinde?

    Bölgesel Göz

    İsrail merkezli akıl, Suriye içindeki tüm güvenlik yapılanmalarına “karanlık oda” stratejisiyle sızmaya çalışmaktadır. Hedef, direnci olmayan kademelerde sessizce yer almak ve bölgesel güvenlik denklemine içeriden müdahale edebilmektir. Ayrıca, bazı dini ve mezhebi kırılmalar üzerinden “istihbarat meşruiyeti” üretme çabası göz ardı edilmemelidir.

    Atlantik Akıl

    Amerika Birleşik Devletleri, doğrudan kontrol edemediği her yapıya, akademik danışmanlık görünümünde sızma eğilimindedir. Aslında mesele, bilgiye erişmek değil; istihbaratın “tehdit” tanımını yeniden yazmaktır. Böylece Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit eden aktörler “yerel müttefik” kisvesiyle meşrulaştırılmak istenmektedir.

    Klasik İngiliz Hamlesi

    İngiltere, az görünür ama çok derin hareket eder. Yerel halkla kültürel bağ kurarak orta kademe istihbarat personelini yönlendirme stratejisi uygulamaktadır. Özellikle İngilizce bilen yerel unsurlara eğitim vererek, gelecekte karar alıcı yapılar üzerinde “entelektüel nüfuz” kurma amacı güdülmektedir.

    Mezhebi Derinlik

    İran, bölgede istihbaratı bir dinî muhafız gibi konumlandırmak istemektedir. Yeni Suriye yapılanmasının “mezhep korumacılığı” temelinde şekillenmesi, sadece iç savaşı körüklemekle kalmaz; aynı zamanda bölgesel barışı da tehdit eder.

    “İstihbarat savaşları, görünmeyen cephelerde yürür; kazananı diplomatik dil değil, sahadaki sessizlik belirler.”

    Türkiye Ne Yapmalı?

    1. Yeni Suriye istihbarat yapılanmasında teknik akıl olmalı. Bu, sadece eğitim ve sistem desteği değil; aynı zamanda ahlaki ve insani güvenlik prensiplerini içeren bir model önerisi anlamına gelir.

    2. Bölgesel tehditleri tespit edebilecek veri paylaşım mekanizmaları kurmalı. Sınır ötesi tehditlerin yerel güvenlik birimlerinde algılanması için ortak analiz merkezleri desteklenmelidir.

    3. Yeni yapının uluslararası hukukla çelişmeyen, fakat bağımsız karar alabilecek refleksler edinmesini sağlamalı. Bu sayede, herhangi bir küresel gücün “arka kapıdan emir veren” değil, “karşılıklı mutabakatla yürüyen” bir ilişki biçimi geliştirilir.

    “Bir devlete güvenmek kolaydır, bir devlete güven vermek zordur; ama en zor olanı, bir devlete güvenlik aklı inşa etmektir.”

    Türkiye Ne Kazanır?

    • Sınır ötesi saldırı riski minimize edilir.

    • Türkiye, bölgesel istihbarat ekolü kurar ve MİT’in prestiji evrenselleşir.

    • Dijital istihbarat ihracatı sayesinde ekonomik ve teknolojik bağımsızlık alanı genişler.

    • Yeni Suriye’de Türk aklı, Türk vicdanı ve Türk dengesi uzun yıllar yankı bulur.

    “Barışı silah değil, bilgi korur. Bilgiyi ise sadece stratejisi olanlar yönetebilir.”

    Sonuç

    Yeni Suriye’nin zihin mimarisi kurulurken, Türkiye orada olmalıdır ki oradadır kanımca. Çünkü biz sadece komşu değiliz; biz aynı toprakların acısını sırtlanmış halklarız. Ve bu acının kalıcı olarak son bulması, ancak adaleti önceleyen bir güvenlik zihniyetiyle mümkündür. Türkiye, bu güvenlik zihniyetinin adıdır.

    “Sınırlarını koruyan ülkeler hayatta kalır. Başkalarının sınırlarını koruyabilenler ise tarihe yön verir.”

    Gürkan KARAÇAM

    #mossad #mı6 #cıa #mit #suriye

  • TANKLAR NEDEN SUSKUN? TÜRKİYE NEDEN AĞIRDAN ALIYOR?

    TANKLAR NEDEN SUSKUN? TÜRKİYE NEDEN AĞIRDAN ALIYOR?

    “Geçmişin tankları bugünün hedef tahtalarıdır; teknoloji değişti, tehdit şekil değiştirdi, ama zafiyet hep aynı yerde bekliyor: ihmalkârlıkta.”

    Dünya değişti. Harpler artık sadece cephede değil, çipte, sinyalde, havada ve hatta görünmeyen alanda yapılıyor. SİHA’lar göklerden ölüm yağdırırken, tanklar ise çoğu zaman kara toprağa gömülen nostaljik demir yığınları gibi kalıyor. Peki soru şu: Türkiye neden yeni nesil tank üretiminde ağırdan alıyor? Ve daha da önemlisi, bu durumun maliyeti ne olur?

    1. Ağırdan Almak mı, Strateji mi?

    Türkiye’nin Altay tankı projesi uzun zamandır gündemde. Lakin proje, motor tedariki, elektronik sistemler ve maliyet unsurlarında dışa bağımlılıkla boğuştu. Bu sebeple ‘ağırdan alma’ çoğu zaman stratejik bir bekleme değil, teknik bir mecburiyetti.

    “Tankı çelik değil, strateji taşır.”

    Almanya motor vermedi, Güney Kore kısmen destek oldu. Bu süreç Türkiye’ye şunu gösterdi: yerli üretim, sadece özgürlük değil; hayatta kalmanın da adıdır. Geç kalmanın bedeli savaşta değil, barışta ödenir; çünkü caydırıcılık barışın sigortasıdır.

    2. SİHA’lar Tanklara Mezar mı Kazdı?

    Evet, SİHA’lar birçok cephede tankları etkisiz hale getirdi. Karabağ’da, Ukrayna’da, hatta Libya çöllerinde bile Bayraktar TB2’ler ağır zırhlıları tek hamlede devirdi. Peki bu, tankın sonu mu? Hayır. Çünkü her devrimin karşısında bir adaptasyon doğar. Tanklar da çağa ayak uydurmak zorunda. Aktif koruma sistemleri (APS), radar destekli savunmalar, lazer önleme teknolojileri sayesinde tanklar tekrar sahaya çıkabilir.

    “Gökten gelen ölüm, yere bağlı zekâyla durdurulur.”

    Bugün İsrail’in Merkava tankları, Rusların T-14 Armata’sı ve Güney Kore’nin K2 Black Panther tankları, aktif savunma sistemleriyle SİHA’lara karşı kısmen dirençli hale getirildi. Türkiye’nin de Altay’ın yeni nesil versiyonlarında ASELSAN destekli modüler savunma sistemleri geliştirdiğini görmek sevindirici. Ama yeterli değil.

    3. Tankı Unutan, Toprağını Unutur

    SİHA’lar tek başına savaşı kazanamaz; kara gücü hâlâ nihai zaferin anahtarıdır. Toprak, ayakla alınır, bayrak, elle dikilir.

    “Gökten vurursun, yerden fethedersin.”

    Bir ülkenin tank kapasitesi sadece zırh değil, psikolojidir. Halkına güven verir, düşmana korku salar. Tank, ilerleme ve tahkimatın sembolüdür. Tanka sahip olmayan bir ülke, sadece savunmada değil; diplomaside de sessiz kalır.

    4. Ne Yapmalı?

    Motor millileştirilmeli: Tüm tank projeleri için motor ve transmisyon sistemleri yerli hale getirilmeden özgürlük olmaz.

    Aktif savunma sistemleri geliştirilmeli: ASELSAN, ROKETSAN gibi kurumlar SİHA’lara karşı tank savunması konusunda daha büyük bütçelerle desteklenmeli.

    Taktik entegrasyon sağlanmalı: Tank-SİHA müşterek harekât kabiliyeti artırılmalı. İnsansız kara araçları (İKA) ile birlikte hareket eden tank birlikleri oluşturulmalı.

    Tank eğitimi modernize edilmeli: Personelin elektronik harp, drone tehdidi ve hibrit savaş koşullarına göre yeniden eğitilmesi elzemdir.

    5. Yapılmazsa Ne Olur?

    Gelecek savaşlar “yüksek teknolojili asimetrik savaşlar” olacak. Tanklar yenilenmezse, düşmanın gölgesinde savaşır, dostun merhametine muhtaç kalırız. Tanklar, yeni dünya düzeninde güncellenmezse sadece müzelerde yaşar; savaş meydanlarında değil.

    “Gelişmeyen zırh, gelişen tehlikeye karşı sessizliğe gömülür.”

    SON SÖZ

    Türkiye; tankı, toprağı ve teknolojiyi bir arada düşünmeli. Geciken adım sadece savunmayı değil, geleceği de hedef tahtasına çevirir. Unutmayalım:

    “Yere sağlam basamayan bir millet, gökten gelen tehdide karşı dua etmekten fazlasını yapamaz.”

    Yarınların meydanlarında var olmak istiyorsak, bugünün tankını geleceğin savaşına göre tasarlamalıyız.

    Gürkan KARAÇAM

    #tank #altay #türkiye

  • Babil’in Küllerinden İstanbul’un Kodlarına: Aşkın Savaşı, Aklın Direnişi

    Babil’in Küllerinden İstanbul’un Kodlarına: Aşkın Savaşı, Aklın Direnişi

    “Bazı kitaplar vardır; yazılmaz, programlanır. Çünkü gerçek hedef sayfalarda değil, satır aralarında gizlidir.”

    İskender Pala’nın Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk romanı, ilk bakışta divan edebiyatının zarafetiyle bezeli bir aşk hikâyesi gibi görünse de, perde gerisi çok daha karışıktır. Bu eser, Türkiye’nin içine doğduğu büyük satranç oyununda bir taş olmaktan çıkıp, zihinsel bir kalkan haline gelme mücadelesidir. Fakat ne yazık ki bu büyük hedef, zaman zaman estetik kaygıların gölgesinde kalmış, anlatı bütünlüğü parçalanmış, okura şifreyi değil süsü sunmuştur.

    “Bir milletin ruhu, sadece yazdıklarıyla değil; yazmadıklarıyla da inşa edilir.”

    Bir Arşiv Uzmanının Kaleminden Roman Değil Rapor

    İskender Pala’nın yıllarca TSK’nın arşivlerinde çalışmış bir akademisyen olarak kaleme aldığı bu roman, edebi bir üretim olmanın ötesinde, zaman zaman devlet hafızasından çıkan sembollerin şifrelenmiş hali gibidir. Satır aralarında istihbaratçı titizliği, devlet aklının kıymığı ve arşiv tozunun kokusu hissedilir. Fakat bu derinlik, sonrasında Pala’nın düşünce dünyasında oluşan ideolojik kaymalara da bir giriş kapısı gibidir. Bir dönem sistem eleştirmeni iken, sonraki yıllarda sisteme entegre olmuş bir akademisyene dönüşmesi; bu kitapta saklı öngörülerin neden tam manasıyla açılmadığını da açıklar. Nazik bir ifadeyle söylemek gerekirse, romanın dili cesur, hedefi yarımdır.

    “Bazı yazarlar devleti anlatır, bazıları devleti anlar. Anlayan, anlatırken eksiltir.”

    Babil, Bizans ve Tel Aviv: Kod Savaşları

    Bu romandaki Babil sadece geçmişin çiviyazılı medeniyeti değildir. Babil bugündür. Babil; yapay zekâya tapan, dijital tanrılar kuran, bireyi bireyin karşısına diken küresel aklın bugünkü adıdır. Babil; bilginin kutsanıp hikmetin gömüldüğü Batı aklıdır.Karşısında İstanbul vardır. İstanbul; aşkın, sezginin, hikmetin ve direnişin adıdır. Bu iki sembol, bugün dünya jeopolitiğinde iki kadim aklın kodlarını temsil eder:

    Doğu Roma’yı yeniden canlandırmak isteyen Bizans torunları,

    Büyük İsrail’i kurmak isteyen Tevrat kodlu yeni güçler.

    Her iki proje de kader coğrafyamız olan Anadolu’dan geçmek zorundadır. Çünkü İstanbul hâlâ merkezdir, hâlâ anahtardır.

    “Kudüs’ü almak isteyen önce İstanbul’u kodlar. Çünkü her yıkım, bir aşkı öldürerek başlar.”

    Türkiye Ne Yapmalı?

    Türkiye artık sadece fiziki savunma değil, zihinsel savunma inşa etmek zorundadır. Bugün kalemle yapılan her hamle, tankla yapılan bir hareket kadar stratejiktir.

    Devlet arşivleri yeniden dijitalleştirilmeli ama bu kez milli epistemoloji ile.

    Edebiyatçılar sadece aşkı değil, kodlanmış savaşları da yazmalı.

    Genç nesil, Babil’in yapay zihinlerine karşı İstanbul’un aşk aklını kuşanmalı.

    TSK, sadece savunma değil, kültürel tahkimat içinde de varlık göstermeli.

    “Bir millet, savaş uçaklarını yaparken eş zamanlı olarak zihin uçurumlarını da kapatmalıdır.”

    İskender Pala’ya Dair Bir Parantez

    Pala’nın erken dönem yazıları, devletin derin katmanlarını okuyan bir duruluğa sahipken; sonrasında yaşanan “makas değişimi”, birçok entelektüel gibi onun da yönünü dönüştürmüştür. Nezaketle ifade etmek gerekirse, bazı söylemler artık eleştiren değil, onaylayan dile evrilmiştir. Bu kırılma, Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk romanının son çeyreğinde kendini açıkça hissettirir. Anlatı cesur başlar, ama sistemsel rahatsızlıklar dile getirilemeden sönümlenir.

    “Bazı kalemler bir dönem çığlıkken, bir dönem fısıltıya döner ve bazı sessizlikler çok daha gürültülüdür.”

    Sonuç: Aşk Bir Parola, İstanbul Bir Komuta Merkezidir

    İskender Pala’nın romanını okuyanlar, satırların değil, satır aralarının peşinden gitmelidir. Babil’in ölümcül bilgeliğine karşı, İstanbul’un aşk dolu aklı hâlâ bir stratejidir. Bu kitap eksikleriyle birlikte bir çağrıdır: Uyuyanları uyandırmaz, ama uyanık olanları susturmaz.

    “Babil kuleleri yeniden inşa ediliyor olabilir. Ama İstanbul hâlâ fısıldıyor: Kalbin varsa diren, aşkın varsa yaz, aklın varsa susma!”

    Gürkan KARAÇAM

    #babil #istanbul #bizans #kudüs

  • “Mavi Satranç: Doğu Akdeniz’de Yenilen Fransa, Yükselen Türkiye”

    “Mavi Satranç: Doğu Akdeniz’de Yenilen Fransa, Yükselen Türkiye”

    “Strateji, haritada çizilen değil, kalpte hissedilen sınırları koruma sanatıdır.”

    Doğu Akdeniz artık bir deniz değil, bir satranç tahtası. Piyonların bile vezirleşebildiği bu oyunda, akıl dışı hamlelerin affı yok. Ve şimdi, masada tarih yazılıyor: Kazanan, sadece enerji yataklarını değil, bölgesel liderliği de alacak. Kimin eli kimin cebinde belli olmayan bu oyunda; Amerika ve İngiltere eski dostlarına tokat atarken, Türkiye sessiz ama etkili adımlarla tahtanın merkezini çoktan ele geçirdi. Fransa ise geçmişin şanıyla bugünün gerçekliğini karıştırdı. Napolyon’un hayaletiyle Akdeniz’e inen Macron, jeopolitik kayıplarını hamasetle telafi etmeye çalıştı. Ama tarih her zaman şunu yazar:

    “Rüzgârla gelen, fırtınayla gider.”

    AUKUS Tokadı ve QUAD Yalnızlığı: Fransa’nın Kırılma Noktası

    Avustralya’nın Fransa’dan sipariş ettiği milyar dolarlık denizaltı anlaşmasını, ABD-İngiltere ikilisi gizlice iptal ettirdi. AUKUS kuruldu, Fransa dışlandı. Bu, Paris için sadece ekonomik bir kayıp değil, itibar felaketiydi. QUAD’dan da dışlanınca Fransa, Pasifik’te yalnızlaştı.

    “Avrupa’nın sesi” olma iddiasıyla yola çıkan Macron, Atlantik’in ortasında yönünü kaybetti. Ve işte o anda, Paris’te bazı zihinler şunu sormaya başladı: “Türkiye ile neden bu kadar zıtlaştık?” Çünkü oyun değişmişti. Eski blok siyasetinin yerini akışkan, çok kutuplu stratejiler almıştı. Ve Türkiye, bu yeni düzende sabit kalmayarak, denklemi kendine göre kurmuştu.

    Türkiye’nin Yükselişi: Diplomasiyle Kıta Değiştiren Güç

    Doğu Akdeniz’de kararlı, Kuzey Afrika’da etkili, Kafkasya’da belirleyici olan bir Türkiye var artık. Libya’da kurulan diplomatik ağ, Karabağ zaferine verilen destek, Somali ve Katar’da inşa edilen askeri üsler… Tüm bunlar Türkiye’nin artık sadece bölgesel değil, küresel oyuncu olduğunun göstergesidir.

    “Sınır çizmek için harita değil; etki alanı gerekir.”

    Türkiye’nin bugünkü etkisi, askeri kudretin çok ötesindedir. Ankara, enerji savaşlarını sadece sahada değil, masada da kazanıyor. Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan vizyonu, diplomasiyle tahkim edildi. Yunanistan-Fransa eksenine karşı kurulan İtalya-Türkiye yakınlaşması ise oyunun seyrini değiştirdi.

    Fransa’da Yön Değişikliği Sinyalleri

    Paris, AUKUS şokundan sonra ilk kez Türkiye’ye dair dilini yumuşattı. Diplomatik kanallarda, savunma iş birliği, Libya’da koordinasyon ve enerji paylaşımı gibi başlıklarda Türkiye’yle diyalog arayışları başladı. Bu, Fransa’nın aklını başına almasının ilk işaretiydi. Zira İtalya’nın Türkiye ile geliştirdiği ilişki, Fransa’ya kaybettiği alanları hatırlattı. Fransız medyasında çıkan bazı analizlerde şu satırlar dikkat çekti: “Türkiye’siz Doğu Akdeniz planı kurmak, haritasız seyahate çıkmaktır.” Bu cümle, Paris’in kafasında bir zihinsel dönüşümün başladığını gösteriyor. Çünkü: “Stratejide asıl dönüşüm, haritadan önce kafada başlar.”

    Türkiye Nereye Gidiyor?

    Türkiye artık her cephede diplomatik ve jeopolitik olarak “oyun kurucu” konumundadır. Enerji savaşlarında boru hattı kadar ‘algı hattı’ kurmuş, diplomasi savaşlarında düşmanı değil dengeleri hedef almıştır. Bugün Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e kadar uzanan enerji denkleminde herkes Türkiye’nin pozisyonuna göre hareket etmek zorundadır.

    “Yeni dünya düzeninde, rota çizen değil, rotayı çevirten kazanır.”

    Sonuç: Tahta Kurulur, Zihinler Oynar

    Doğu Akdeniz’de kartlar yeniden dağıtılıyor. Fransa bu kez oyunu seyretmek yerine anlamaya çalışıyor. Anlarsa kazanabilir, anlamazsa yalnızlaşmaya mahkûmdur. Türkiye ise artık sadece bir oyuncu değil, oyunun kurallarını yazan merkezdir.Ve unutulmamalıdır ki:

    “Enerji savaşları doğalgazla değil, doğrudan zihinle kazanılır.”

    O zihin şu anda Ankara’dadır.

    Gürkan KARAÇAM

    #fransa #türkiye #italya

  • “Akdeniz’in Ortasında Satranç: Türkiye Taş Değil Oyun Kurucu!”

    “Akdeniz’in Ortasında Satranç: Türkiye Taş Değil Oyun Kurucu!”

    “Diplomaside kazananlar, savaşmadan zafere ulaşanlardır.Türkiye artık satranç tahtasında piyon değil, şah’a oynayan bir strateji üretiyor.”

    Birileri hâlâ anlamadıysa söyleyelim: Türkiye yeni yüzyılda diplomasiyle savaşan bir devlettir. Ne Batı’nın taşeronu, ne Doğu’nun uydusu. Kendi eksenini kuran, herkesle konuşabilen, kimseye eyvallahı olmayan bir oyun kurucu. Ve şimdi bu yeni jeopolitik satrançta, sahne Akdeniz.

    İtalya’nın Sürpriz Hamlesi: Zeytin Dalı mı, Akıl Oyunu mu?

    Son haftalarda gözlerden kaçmayan bir diplomatik temas var: İtalya’nın Türkiye’ye yanaşması. Enerji başlığı altında, Akdeniz’in derinliklerinden Orta Asya’nın kalbine uzanan bu yaklaşım, aslında bir kırılmayı işaret ediyor. Çünkü İtalya biliyor ki:

    “Bu coğrafyada kim Türkiye’yi yok sayarsa, geleceğini sayılarla değil sancılarla yaşar.”

    Avrupa Birliği içinde Fransa’nın Akdeniz’deki “şahinliğiyle”, Almanya’nın diplomatik “sessizliği” arasında sıkışan İtalya, şimdi aklını kullanıyor. Türkiye’siz bir enerji denkleminin fişini çektiğini fark ettiği için fişi prize takmanın peşinde…Ve daha da ilginci: Türk Devletleri Teşkilatı’na göz kırpmaya başladı.

    Fransa: Burnu Havada Başlayanlar, En Alttan Selam Durur

    Bugünlerde Paris’in koridorlarında da ilginç cümleler dolaşıyor. Diplomatlar, “Türkiye ile çatışmak bize kaybettiriyor, konuşalım” diyor. Çünkü Macron’un neo-kolonyal rüyası Afrika’da kâbusa döndü. Türkiye’nin soft power (yumuşak güç) diplomasisi, Fransa’nın “ağır demir yumruğundan” daha etkili çıktı.

    “Tarih, tankla gireni değil; kalplere gireni yazar.”

    Fransa’nın bu “sessiz” dönüşü, Türkiye’nin diplomasiyle kurduğu etkili etraf kuşatmasının bir sonucudur. Ama unutmayalım:

    “Bazı yakınlaşmalar müttefiklik değil, mecburiyettir.Türkiye; dostluk elini uzatır ama bileğini kimseye kaptırmaz.”

    Satranç Tahtasında Yeni Diziliş: Türkiye Oyunu Baştan Yazıyor

    İtalya Türkiye’ye yaklaşırken, Fransa yumuşama sinyali verirken; Almanya hâlâ temkinli, İngiltere-ABD ise rotasını bulmaya çalışıyor. Bu tabloyu gören bir göz, şu gerçeği haykırır:

    “Türkiye, artık kıta diplomasisinin pasif alıcısı değil;haritayı çizen, pusulayı eline alan akıl gücüdür.”

    Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan, Libya’da deniz yetki alanı anlaşması, Azerbaycan’da Karabağ zaferi, Orta Koridor’da Türk dünyası entegrasyonu derken Türkiye’nin tüm hamleleri, aynı büyük stratejinin parçalarıdır: Enerjiyle barışan, diplomasiyle büyüyen bir Türkiye.

    Türkiye Ne Yaptı da Bu Kadar Fark Yarattı?

    • Konuştu ama boyun eğmedi.

    • Anlaştı ama teslim olmadı.

    • İttifak kurdu ama bağımlı olmadı.

    “Gerçek diplomasi, hem davet alıp hem daveti veren olmaktır.Türkiye şimdi masa kuruyor, davet çıkarıyor, kuralları yazıyor.”

    Yunanistan’ın ve GKRY’nin Fransa desteğiyle çevreleme planı çöktü. Türkiye, oyun dışı bırakılmak istenirken, oyunun merkezine yerleşti. Bir zamanlar “yalnızlaştırılmış ülke” diye suçlanan Türkiye, şimdi başkent başkent gezilerek başkentine koşularak ziyaret ediliyor.

    Sonuç: Yeni Çağda Akıl, Silah Kadar Etkilidir

    Bugün yaşananlar bize şunu gösteriyor: “Coğrafya kaderdir, ama kaderi değiştirenler sadece savaşçılar değil, stratejistlerdir.”

    Ve Türkiye artık sadece sınırlarını değil; etki alanlarını da koruyan bir akla sahip. Fransa yaklaşmak zorunda kalıyor, İtalya destek arıyor, ABD bile “Türkiye’nin rızası olmadan adım atamayız” diyor. Bu tabloyu gören herkes artık şu cümleyi kurmak zorunda:

    “Türkiye susarak değil, stratejiyle konuşuyor.”

    Dipnot niyetine;

    Bir devletin büyüklüğü, yalnızca ordusunun gücünde değil; karar masasında kaç ülkenin onu beklediğinde gizlidir. Bugün Akdeniz’de, Kafkasya’da, Orta Asya’da, Afrika’da ve Avrupa’da masalar kuruluyor.Ve her masada Türkiye’yi “ikna etmeden ilerleyemeyiz” cümlesi yankılanıyor.

    Gürkan KARAÇAM

    #türkiye #süpergüç

  • Ateşkesin Ardındaki Gerçek: Yeni İttifaklar, Sessiz Çatışmalar ve Türkiye İçin Tarihi Fırsatlar

    Ateşkesin Ardındaki Gerçek: Yeni İttifaklar, Sessiz Çatışmalar ve Türkiye İçin Tarihi Fırsatlar

    Barut kokusu yerini diplomasi parfümüne bırakır gibi oldu. İran-İsrail-ABD üçgeninde çatışma değil, anlaşma konuşuluyor. Ateşkesle birlikte “barış” kelimesi daha çok telaffuz ediliyor ama bu barış, kalıcı huzurun değil, yeni pozisyon alışların ilanı. Zira diplomasi, savaşın başka araçlarla devamıdır. Bu ateşkes, yalnızca Ortadoğu’yu değil, Avrupa’yı da kıpırdattı. Yakında daha net göreceğiz: İtalya, artık yalnızca Akdeniz’in değil, Türkiye’nin stratejik çizgisinde yer alma arayışında. Roma’nın Ankara’ya yakın mesajları, sahadaki askeri tatbikatlarda görülen dostane jestler, liman-koridor diplomasisi derken; İtalya’nın Türkiye’ye yönelişi sürpriz değil. Çünkü!

    “Zaman, güç merkezlerinin yer değiştirdiği andır.”

    Ve o zaman geldi.

    Fransa Kapıda, Almanya Zincirde

    Fransa’nın ise bu ittifak çizgisine çok yakında katılması şaşırtıcı olmaz. Zira Macron’un Fransa’sı, Afrika’da nüfuz kaybetti, Ortadoğu’da etkisizleşti, Pasifik’te ise kıyıdan izleyici kaldı. Şimdi Avrupa’daki ağırlığını koruyabilmesi için yeni bir “denge aktörüne” ihtiyacı var. Ve Fransa, bu dengeyi Almanya’da değil, Türkiye’de görüyor. Çünkü Almanya artık Atlantik’ten ayrı düşünecek durumda değil. Washington ne derse onu yapıyor. Öyle ki; Berlin, bir devlet aklından çok, bir merkez dışı ajans gibi davranıyor. Bu gidişle Almanya’nın adı haritada kalsa da stratejik bağımsızlığı rafa kalkacak.

    ABD: Büyük Yapacağım Derken Küçülten Liderlik

    Amerika cephesinde ise tablo düşündürücü: Trump yeniden sahaya çıktığında “ABD’yi yeniden büyük yapacağım” sloganını taşısa da, muhtemelen ABD’yi yalnızlaştıran bir lider olarak tarihe geçecek. Zira dünya artık 1990’ların tek kutuplu dünyası değil. Otoriterleşen liderlik, içe kapanmacı ekonomi ve çıkar odaklı diplomasi; ABD’yi küresel lider değil, küresel çıkar koalisyonlarının dışında kalan bir dev yapabilir.

    Çin: Durdurulamayacak Bir Dalgaya Dönüşüyor

    Bu esnada Çin ise sessiz ama derin bir şekilde ilerliyor. Altyapı yatırımları, finansal yayılım, dijital gözetim gücü ve yapay zekâ ile desteklenen stratejisiyle; sadece fiziksel değil, zihinsel alanı da kuşatıyor. Çin, artık sadece üretim değil; yönlendirme gücüne de sahip. Durdurulabilir mi? Belki sınırlandırılabilir. Ama durdurulamaz bir dalgaya dönüştüğü açık. Ve dalgalar karşısında ayakta kalmak için kıyıda değil, merkezde durmak gerekir.

    Türkiye: Risklerle Fırsatlar Eşiğinde

    Tüm bu gelişmelerin ortasında Türkiye, ya yön verecek ya yönlenecek. Önümüzdeki dönem, Türkiye için tarihi bir eşiktir. Ateşkes sonrası kurulan yeni denklemlerde, dengede kalmak değil, denge kuran olmak şarttır. Zira büyük fırtınalar, pusulası sağlam olan gemileri öne çıkarır.

    Türkiye; Akdeniz’de İtalya’yla, Kuzey Afrika ve Levant’ta Fransa’yla, Orta Asya’da Türk devletleriyle yeni açılımlar yapabilir. Ancak aynı zamanda içeride güçlü durmak, birliği sağlamak ve stratejik aklı kurumsallaştırmak zorundadır.Çünkü!

    “Tarihi fırsatlar, çoğu zaman hayati risklerin gölgesinde doğar.”

    Ve o gölge şimdi Türkiye’nin üzerine düşmüş durumda.

    Son Söz Yerine: Yeni Yüzyıl, Yeni Duruş

    Önümüzdeki yıllar, klasik müttefiklik tanımını yerle bir edecek. İttifaklar değişecek, roller kayacak, alışkanlıklar altüst olacak. Ama bu kargaşanın içinden çıkacak olan ülkeler, önceden görenler ve zamanı stratejiye dönüştürenler olacak.

    Bugün İtalya, yarın Fransa. Almanya ise zincirlerinden kurtulamadığı sürece, yalnızca geçmişindeki ağırlığın altında ezilecek. Çin büyüyecek, ABD belki yalnızlaşacak. Ama Türkiye, kendi rotasını kendi çizen bir ülke olursa, sadece bölgesel değil, küresel oyun kurucu olur. Ve bu rol; coğrafyanın değil, aklın hakkıdır.

    Gürkan KARAÇAM

    #türkiye #abd #çin #italya #almanya #fransa

  • Anadolu Kıskaca Gelmez: Haritanın Çevresinden Gelen Mesajlar

    Anadolu Kıskaca Gelmez: Haritanın Çevresinden Gelen Mesajlar

    “Bir milletin coğrafyası, o milletin hem sınavıdır hem silahı.”

    Yeryüzünün tam kalbinde bir ülke… Üç kıtanın kavşağında, üç denizin kucağında, enerjinin tam geçiş noktasında…

    Türkiye sadece bir ülke değil, jeopolitik bir geçit, stratejik bir merkez, tarihsel bir sırt hattıdır. Son yıllarda haritalara dikkatle bakanlar, bir “tesadüfler zinciri” değil, bir stratejik dizilim görecektir. Türkiye’nin etrafı bir satranç tahtası gibi düzenleniyor. Üsler kuruluyor, askerler yer değiştiriyor, limanlar derinleştiriliyor, silolar büyütülüyor.

    Amaç ne? Güya “istikrar” içinmiş… Oysa her taş, Türk yüzyılının önünü kesmek için döşeniyor.

    Harita Yalan Söylemez

    Bugün baktığımızda, Türkiye’nin çevresinde bir yarım ay şeklinde dizilmiş ABD üsleri göze çarpıyor:

    • Batıda: Dedeağaç, Girit, Bulgaristan, Romanya

    • Kuzeyde: Karadeniz üslenmeleri, radar sistemleri

    • Güneyde: Suriye’nin kuzeyindeki geçici tesisler, Irak’ın kuzeyindeki hareketlilik

    • Ortadoğu’da: Ürdün, Katar, BAE, Bahreyn

    • Doğuda: Afganistan kalıntıları, Pakistan hattı

    Bu tablo, bir “savunma refleksi” değil; bir çevreleme stratejisidir. Ve açık söyleyelim:

    “Küresel akıl, Türkiye’yi dostlukla değil, dengeyle terbiye etmek istiyor.”

    Amaç: Türkiye’yi Çerçevelemek, Boğmadan Boyunduruğa Almak

    Bu üslerin varlığı; iki büyük stratejik gayeye hizmet ediyor:

    1. Türkiye’nin bağımsız güç olma iddiasını dengelemek. Çünkü Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatı, Mavi Vatan, SİHA teknolojisi, savunma sanayi bağımsızlığı gibi çıkışları, ABD merkezli küresel düzen için “kontrol dışılık”tır.

    2. Rusya, İran ve Çin hattına karşı bir ileri karakol oluşturmak. Ancak bunu yaparken Türkiye’nin zeminini kullanmak istiyor ama Türkiye’yi denklem dışında bırakarak. Yani plan şu!

    “Anadolu’nun gövdesini kullan ama ruhunu devreden çıkar.”

    Türkiye Uyuyor mu? Hayır. Bilakis Haritayı Tersine Çeviriyor

    Türkiye bu tabloyu sadece izlemiyor. Haritaya bakıp “ne oluyor?” diyen değil, haritaya yön veren ülke olma yolunda ilerliyor.

    • İHA’larımız sadece gökyüzünü değil, denklem üstünlüğünü ele geçiriyor.

    • MİT, istihbarat tarihinde yeni bir çağ açıyor.

    • Denizlerdeki güç projeksiyonu, Akdeniz ve Karadeniz’de dengeyi Türkiye’ye yaklaştırıyor.

    • Libya, Azerbaycan, Katar, Somali gibi alanlardaki etkinlik, kuşatmayı içeriden kırma stratejisine dönüştü.

    Yani Türkiye, çevresine bakıp içe kapanan değil; çevresini aşarak çemberin dışına çıkan bir akılla hareket ediyor.

    “Haritayı çizenler sanır ki biz sadece bakarız; oysa biz haritanın pusulasını değiştiren milletiz.”

    Savunma Artık Siper Kazmak Değil, Zihin Açmaktır

    Türkiye, bu çevreleme oyununa karşı 5 katmanlı bir stratejik savunma modeli geliştiriyor:

    1. Askerî caydırıcılık: Uzun menzilli füzeler, elektromanyetik harp sistemleri, hava savunma şemsiyesi

    2. Jeopolitik yayılım: TDT, Afrika açılımı, Orta Asya ortaklıkları

    3. Enerji bağımsızlığı: TANAP, TürkAkım, nükleer projeler

    4. İstihbarat üstünlüğü: MİT’in operasyonel kapasitesi

    5. Toplumsal bilinç ve medya savunması: Algı savaşına karşı milletin direnci

    Çünkü artık güvenlik, sadece “sınırdan giren düşmana” karşı değil; ekranlardan giren zihinsel işgale karşı da kuruluyor.

    “Tanklar sınırda durabilir ama medya topu beynin içine düşer. Türkiye bu gerçeğin çoktan farkında.”

    Son Söz: Kuşatılan Değil, Kuşatan Olmanın Vaktidir

    Türkiye artık bir şeyi net görüyor:

    “Bizi kuşatmaya çalışanlar, aslında bizden korktukları için bunu yapıyor.”

    Bu çevresel üslenme, Türkiye’yi durdurma çabasıysa… Türkiye buna cevaben; “Anadolu Seddini” değil, “Türk Kemerini” kuruyor. Ve bu kez oyunu değil, oyunun kurallarını değiştiriyor. Çünkü strateji; hamle yapmak değil, rakibe hamle yaptığını zannettirip, aslında oyunu kendi zeminine çekmektir, Hilal Taktiği yani…

    Gürkan KARAÇAM

    #abd #üsleri #türkiye #farkında

  • “Vurulan Tesis Değil, Şekillenen Dünya: ABD Tiyatrosu, İran Oyunu ve Türkiye’ye Açılan Akıl Çağı”

    “Vurulan Tesis Değil, Şekillenen Dünya: ABD Tiyatrosu, İran Oyunu ve Türkiye’ye Açılan Akıl Çağı”

    Gerçek güç, bir ülkeyi yıkmak değil; onu tehdit gibi gösterip sistemin içinde tutmaktır. Ve gerçek strateji, ateşi büyütmek değil; yangını yöneten olmaktır.

    ABD, İran’ı vurdu. Dünya “savaş” dedi. İsrail alkışladı, İngiltere gölge oyununu “seyretti”. Ama aslında vurulan bir ülke değil; mesaj verilen bir düzen vardı.

    İran Neden Parçalanmaz?

    Çünkü:

    İran parçalanırsa, İsrail tehditten mahrum kalır.(Tehdit olmazsa bütçeler, politikalar, işgal stratejileri sorgulanır.)

    İran giderse, ABD Orta Doğu’daki askeri varlığını meşrulaştıramaz.

    İran yıkılırsa, Rusya ve Çin bölgeye daha çok sızar.

    “Bazen düşmanı yok etmek değil, canlı tutmak daha kazançlıdır.”

    İran, kontrollü bir problem olarak sistemin içinde tutulur. Ne tamamen kazanır, ne tamamen kaybeder. Tam bir “jeopolitik köstebek döngüsü.

    Türkiye’nin Akkuyu’su da Vurulmaz. Neden mi?

    Çünkü:

    • Türkiye NATO üyesidir ve ayrıca Rusya ile enerji ve nükleer teknoloji partneridir.

    • Akkuyu vurulursa, Rusya’ya savaş ilanı gibi algılanır.

    • Bu da sadece bölgesel değil, küresel yangın çıkarır.

    Ayrıca:

    • Türkiye; Karadeniz, Orta Doğu, Kafkasya ve Balkanlar dengesinde tek kilit ülkedir.

    • Bu kilidi kıran, sistemi çökertebilir.

    “Kilit taşı yerinden oynarsa, bütün kubbe çöker.”

    O yüzden Türkiye tehdit edilemez, kullanılmaya ya da yönetilmeye çalışılır ki bu pek mümkün değil… Fakat Türkiye aklını kullanırsa, artık yöneten değil yönlendiren olur ki kullandığı kanaatindeyim…

    ABD, İsrail ve İngiltere Neyi Hedefliyor?

    Savaş değil.Sadece dengeyi yeniden kurmak.Yani:

    İran’a “fazla ileri gitme” mesajı,

    İsrail’e “yanındayız” sigortası,

    Körfez ülkelerine “hala ben patronum” fısıltısı,

    Türkiye’ye “dengeye sadık kal” uyarısı ki Türkiye mesajı almış gorüntüsü vererek yoluna devam ediyor…Ve Türkiye, sadece izleyen değil, oyunu yeniden kuran güç olma noktasında ısrarcı…

    Türkiye İmkanları ve Zaman?

    • İran’la açık kanal,

    • İsrail’le kontrollü temas,

    • ABD ile stratejik pazarlık,

    • Rusya ile enerji dengesi,

    • Çin ile yumuşak ekonomik hat.

    Hepsi bir araya gelince doğan fırsat şudur:

    “Savaşanlar yıpranırken, konuşanlar yükselir.”

    Ankara, bu tabloda sadece konuşan değil, yön veren akıl olmalıdır ki hedefi ıskalayacağını düşünmüyorum…

    SON SÖZ

    “Düşmanı yok etmek değil, kontrol etmektir asıl strateji , dahi Sistem çökerse herkes kaybeder; ama denge bozulursa Türkiye kazanır ve ateşin ortasında akıl yürütmek, tarihin yönünü çevirmektir.”

    Şimdi soralım:

    Dostlar alışverişte gördü mü?

    Evet.

    Ama bu kez alışverişi yöneten çok büyük ihtimalle Türkiye olur…

    Gürkan KARAÇAM