Kategori: Uncategorized

  • EGEMENLİK TARTIŞILMAZ,KORUNUR

    EGEMENLİK TARTIŞILMAZ,KORUNUR

    Devlet olmak, toprağın üzerinde durmak değildir. Devlet olmak, toprağın üzerinde irade gösterebilmektir. İrade yoksa, bayrak rüzgârda dalgalanır ama tarih yerinde sayar. Egemenlik bir kelime değildir; egemenlik, her gün yeniden verilen bir karardır ve o karar, rahat zamanlarda değil; baskının, tehdidin ve yalnızlığın arttığı anlarda ölçülür.

    Bugün İran’a söylenenler, diplomatik cümleler değildir. Bu sözler “nezaketle” söylenmiş olsa bile, özünde şunu fısıldar:

    “Gücünden vazgeç, karşılığında varlığına dokunmayalım.”

    Tarih bu pazarlığı iyi bilir. Bu pazarlıkta boyun eğerek kazanan hiç olmamıştır çünkü egemenlik, indirim kabul eden bir değer değildir.

    Bir devletin silahına karıştığınız an, o devletin kararına da karışırsınız. Kararına karıştığınız an, geleceğini yazmaya başlarsınız ve geleceği başkası tarafından yazılan milletler, eninde sonunda kendilerini dipnotta bulur.

    Ben meseleye buradan bakıyorum; soğukkanlı, sakin ve net bir akılla. Bu konu İran meselesi değildir. Bu konu, dünyada kimin sözünün bağlayıcı, kimin varlığının geçici sayıldığı meselesidir.

    Güçlü olmanın bedelini ağır bulanlara da şunu söyleyeyim: Güçsüz olmanın bedeli her zaman daha ağırdır; sadece gecikmeli ödenir.

    Türkiye açısından ise mesele nettir. Komşunun çöküşü güvenlik değildir. Komşunun teslimiyeti istikrar değildir çünkü güç boşluğu diye bir şey yoktur; boşalan her alan, bir başkası tarafından doldurulur.

    Egemenliğini tartışmaya açan bir ülke, haritadan değil; akıldan silinmeye başlar. Bugün “nükleer”, yarın “savunma sanayi”, öbür gün “dış politika”, daha sonra “iç düzen” konuşulur çünkü zincir tek halkayla kırılmaz; ilk halkayla başlar.

    Devlet aklı şunu bilir: Gücün amacı kullanmak değil, kendini kullandırmamaktır.

    Silahın değeri ateş almasıyla değil, ateş almasına gerek kalmamasıyla ölçülür.

    Egemenlik bağırmaz. Egemenlik tehdit etmez. Egemenlik masaya yumruk vurmaz. Egemenlik masanın varlığını kendisiyle anlamlı kılar ve şunu açıkça söylüyorum: Başkasının korkularına göre şekillenen güvenlik anlayışı, bir gün o korkuların rehinesi olur.

    Milletlerin yükselişi, başkalarının ne dediğini iyi duymakla değil; neye rağmen ayakta durduğunu bilmekle başlar.

    Son sözümü tartarak söylüyorum: Egemenlikten bir defa vazgeçen, onu bir daha aynı ağırlıkta geri alamaz çünkü egemenlik kaybedildiğinde toprak gitmez; önce özgüven, sonra irade, en son gelecek gider.

    Türkiye’nin yolu bellidir. Kimsenin çöküşüne umut bağlamaz. Kimsenin iznine güvenmez. Kendi gücünü tehdit için değil, denge için taşır.

    Devlet dediğin;ya kendi aklıyla ayakta durur ya da başkasının planında ayakta tutulur ve tarih, ayakta tutulanları değil, ayakta duranları yazar.

    Gürkan KARAÇAM

  • Ekonomide Yanlış Sorular Soruluyor

    Ekonomide Yanlış Sorular Soruluyor

    Ekonomiler cevaplarla değil, sorularla yönetilir. Yanlış soruların hâkim olduğu bir ülkede en doğru cevaplar bile israf olur. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur: Ekonomi bozulduğu için yanlış sorular sormuyoruz; yanlış sorular sorduğumuz için ekonomi düzelmiyor. Tartışma gürültülü, veri bol, yorum çok; fakat zihinsel derinlik eksik. Çünkü herkes aynı yere bakıyor ama aynı yerden bakmıyor.

    Bugün ekonomi konuşulurken sorulan sorular şunlar: Faiz kaç olmalı? Kur nereye gider? Enflasyon ne zaman düşer? Bunlar ekonomi sorusu değildir; ekonominin ateşini ölçen termometre okumalarıdır. Ateşi ölçmek hastayı iyileştirmez. Rakamlar semptomdur; hastalık zihniyettir. Türkiye’nin asıl meselesi, rakamların bozulması değil; rakamları üreten yapının her krizde aynı yerinden kırılmasıdır.

    Yanlış soru şuradan başlar: “Bu krizi nasıl atlatırız?” Doğru soru şudur: “Neden her krizi aynı şekilde yaşıyoruz?”

    Çünkü Türkiye ekonomisi uzun süredir değer üretme kapasitesi üzerinden değil, idare etme refleksi üzerinden yönetiliyor. Kriz geliyor, ayar yapılıyor; baskı artıyor, müdahale ediliyor; geçici rahatlama oluyor, mesele kapanıyor. Bu bir ekonomi politikası değildir; bu bir erteleme döngüsüdür. Ertelenen sorun büyür, çözülen sorun küçülür.

    Bir başka yanlış soru daha var: “Nasıl büyürüz?” Bu soru eksiktir. Asıl soru şudur: “Ne pahasına büyüyoruz?”

    Büyüme kutsal bir hedef değildir; yönü olmayan büyüme, şişkinliktir. Tüketimle şişen bir ekonomi, üretimle güçlenemez. Şişen şey büyümez; patlamaya yaklaşır. Eğer büyüme; sanayiyi, teknolojiyi, beşerî sermayeyi ve verimliliği yukarı taşımıyorsa, bu büyüme gelecekten borç almaktır.

    Ekonomi tartışmalarındaki en büyük zihinsel hata, para politikasıyla her şeyin çözülebileceği inancıdır. Para, ekonominin kalbi değildir; kan dolaşımıdır. Kalp zayıfsa, kanı hızlandırmak fayda değil zarar üretir. Türkiye’nin sorunu “ne kadar para var?” sorusu değildir; paranın hangi alanlara aktığı ve hangi alanların kuruduğu sorusudur. Para, karakteri olan bir akıştır; nereye yönlendirirseniz ekonomi ona benzer.

    Yanlış soruların en tehlikelisi ise şudur: “Bu yükü toplum ne kadar taşır?” Bu soru çözüm üretmez; tükenmeyi normalleştirir. Doğru soru şudur: Bu yük neden sürekli aynı kesimlerin sırtına biniyor?

    Ekonomi yalnızca gelir dağılımı meselesi değildir; yük dağılımı meselesidir. Yük adil dağılmıyorsa, rakamlar düzelmiş görünse bile toplum yıpranır. Yıpranan toplum, hiçbir reformu uzun süre taşıyamaz.

    Şimdi asıl zor yere gelelim: ÇÖZÜM! Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değil, yeni bir soru mimarisidir. İlk kez buradan bakmak zorundayız.

    BİRİNCİ ÇÖZÜM: Ekonomiyi “kriz yönetimi” dilinden çıkarıp dayanıklılık mimarisi diline taşımak. Dayanıklılık, her darbeye karşı koymak değil; darbenin etkisini sınırlayacak yapıları önceden kurmaktır. Bunun yolu; üretim kapasitesini, tedarik zincirlerini, kritik sektörleri ve insan kaynağını stratejik önceliklere göre yeniden sınıflandırmaktan geçer. Her sektör eşit değildir; her büyüme kalıcı değildir. Strateji, neyi yapacağını değil; neyi yapmayacağını bilme sanatıdır.

    İKİNCİ ÇÖZÜM: Ekonomide karar alma süresini kısaltan ama kural setini kalınlaştıran bir yönetim modeli. Sorun, değişimin olması değil; değişimin öngörülemez olmasıdır. Yatırımcıyı kaçıran faiz değil, belirsizliktir. Yerli üreticiyi zayıflatan maliyet değil, oyun alanının sürekli yeniden çizilmesidir. Kural kalınlığı, keyfiliğin panzehiridir. ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK, SERMAYENİN GİZLİ DİLİDİR.

    ÜÇÜNCÜ ÇÖZÜM: Ekonomiyi yalnızca makro göstergelerle değil, verimlilik–zaman–enerji üçgeniyle ölçmek. Türkiye çok çalışıyor ama az derinleşiyor. Çok harcıyor ama az kalıcı değer üretiyor. Bu bir tembellik sorunu değil, odak sorunudur. Verimlilik artışı, teşvikten değil; doğru ölçekten, doğru uzmanlıktan ve doğru zaman kullanımından gelir. Zamanı boşa harcayan ekonomi, parayı da boşa harcar.

    DÖRDÜNCÜ ÇÖZÜM: Toplumsal yükü yönetilebilir hâle getirmek. Ekonomik reformlar teknik değil, toplumsal sözleşme meseleleridir. Toplum, nereye gittiğini bilmediği bir yola uzun süre katlanmaz. Bu nedenle ekonomik programların dili, sadece rakam anlatmamalı; neden–nasıl–ne kadar süre sorularına açık cevaplar vermelidir. Güven, bütçeyle değil; dürüstlükle inşa edilir. İkna edilemeyen toplum, en doğru politikayı bile sabote eder.

    BEŞİNCİ VE BELKİ DE EN RADİKAL ÇÖZÜM: Ekonomiyi siyasal tartışmanın arka bahçesi olmaktan çıkarmak. Ekonomi, her gün yeniden pozisyon alınacak bir alan değildir. Ekonomi, istikrar ister, sabır ister, tutarlılık ister. Siyasal rekabet ekonomiyi hızlandırmaz; çoğu zaman aşındırır. Ekonomi, bağıranla değil; düşünenle büyür.

    SONUÇ OLARAK MESELE ŞUDUR: Türkiye ekonomisi bilgi eksikliği yaşamıyor; akıl dağınıklığı yaşıyor. YANLIŞ SORULARLA DOĞRU CEVAPLAR ARIYORUZ.

    Oysa doğru soru, yarım cevabı bile kıymetli kılar; yanlış soru ise doğru cevabı bile boşa düşürür. Eğer Türkiye ekonomide gerçekten bir sıçrama yapmak istiyorsa, önce cesur bir şey yapmalıdır: alıştığı soruları terk etmelidir çünkü kader, çoğu zaman cevaplarda değil, ilk soruda gizlidir.

    Gürkan KARAÇAM

  • Ortadoğu Değil, Türkiye Merkezli Yeni Harita Çiziliyor

    Ortadoğu Değil, Türkiye Merkezli Yeni Harita Çiziliyor

    Haritalar çizilmez; haritalar yaşanır. Sınırlar çoğu zaman aynı kalır ama sınırların neye hizmet ettiği değişir. Bugün Suriye sahasında olan biten, bir iç savaşın artçı sarsıntıları değil; bölgesel düzenin kimin omuzlarında taşınacağına dair bir yeniden yazımdır. Bu yeniden yazımın ortasında, kenardan izleyen bir aktör değil, merkezde konumlanan bir ülke olarak Türkiye duruyor. Merkez olmak güçtür; ama merkezde akıllı kalmak daha büyük güçtür.

    Sahada SDG ve YPG yenildi. Fakat aklın terazisi, yenilgiyi sayıyla değil işlevle tartar. Bu yapılar birer silahlı grup olmaktan ziyade, Türkiye’nin güneyinde kurulmak istenen devlet dışı bir düzenin taşıyıcı kolonlarıydı. Silah kadar meşruiyet, çatışma kadar demografi, cephe kadar lojistik üretiyorlardı. Yenilgi tam da burada oldu: silahlar sustuğu için değil, anlam üretme kapasitesi çöktüğü için.

    Bir yapı, anlamını kaybettiği gün yıkılır. Ne var ki jeopolitikte yıkım boşluk yaratır; boşluk ise davettir. Boşluk, sahibini beklemez; dolduranını seçer. Bugün asıl mesele, yenilen bir yapının ardından kimin kazandığı değil, boşalan alanın maliyetinin kime yazıldığıdır. Türkiye için tercih nettir: Ya merkezde oyun kuran olur, ya merkezde yük taşıyan. Oyun kuranlar kural yazar; yük taşıyanlar kural uygular. Aradaki fark askerî değil, mimarîdir.

    Türkiye’nin bugüne kadar sahada ürettiği başarı, güvenliği sağlama becerisidir. Fakat güvenlik bir varış noktası değil, geçiş kapısıdır. Güvenliği sürekli teyakkuz hâli olarak kodlayan her strateji, ülkeyi zamanla yorar. Üstün akıl, tehdidi tekrar tekrar bastırmayı değil, tehdidin geri dönüş maliyetini kalıcı biçimde tehdidin sahipleri için yükseltmeyi hedefler. Tehdit yok edilmez; pahalı hâle getirilir. İşte kalıcı istikrar buradan doğar.

    Sınır dediğimiz şey, bir çizgi değildir; akışların düğümüdür. İnsan, para, propaganda ve silah aynı koridorlardan yürür. Bu yüzden sınırı yönetmek, sadece askerî güçle değil, veriyle, hukukla ve ekonomiyle mümkündür. Amaç daha çok güç kullanmak değil, daha az sürpriz yaşamaktır. Sürprizi azaltan düzen, kendisi için maliyeti düşürür; maliyeti düşüren düzen, stratejik nefes aldırır. Strateji, nefes alan devlet sanatıdır.

    Boşluk yönetimi ise bu resmin kilididir. Türkiye’nin her alanın doğrudan sahibi olması gerekmez; fakat hangi alanın hangi kuralla doldurulacağını belirlemesi gerekir. “Ben yaparım” dili geçicidir; “benim koyduğum standarda göre yapılır” dili kalıcıdır. Standart koyan merkez olur. Merkez, ağırlıkla değil ölçüyle taşınır.

    Demografi, bu satrançta en sessiz ama en kalıcı hamledir. Silahla bastırılan tehditler, demografiyle geri döner. Kalıcı güvenlik, göçün kaosa dönüşmediği; yerel dengenin yeni vekil alanlar üretmediği bir düzen ister. Toprak bir günde kaybedilmez; nüfusla yavaş yavaş elden çıkar. Bu yüzden güvenlik, sosyal dengeyle birlikte düşünülmediğinde eksik kalır.

    Diplomasiye gelince: Diplomasi, sahadaki gücün alternatifi değil, kilididir. Sahada kazanılanı masada savunmak yetmez; sahada kazanılanı kurala dönüştürmek gerekir. Büyük imzalar değil, küçük ama bağlayıcı adımlar kalıcıdır. Diplomasi fotoğraf üretmez; şart üretir. Şart koyabilen, merkezde kalır.

    Algı ise modern düzenin görünmez cephesidir. Haritayı sahada değiştiren, anlatıyı da değiştirmek zorundadır. Türkiye’nin çıkarı, krizlerin parçası gibi görünmek değil, istikrarın kurucusu olarak konuşmaktır. Kavramlar silah kadar etkilidir; yanlış kavram, doğru gücü boşa düşürür. Bu yüzden stratejik iletişim bir süs değil, ulusal güvenliğin parçasıdır.

    Ve en zor olanı: stratejik sabır. Merkez ülke olmak yüksek tempo ister; yüksek tempo yorgunluk üretir. Yorgunluk ise hataya davettir. Üstün akıl, her krize aynı şiddette cevap vermez; zamanı müttefik, aceleyi düşman bilir. Stratejik sabır geri çekilmek değildir; geleceği satın almaktır.

    Son söz şudur: SDG–YPG’nin yenilmesi bir askerî sonuçtur; fakat Türkiye’nin gerçek sınavı şimdi başlıyor. Çünkü yeni harita çiziliyor ve bu harita, kim daha sert vurduysa değil, kim daha kalıcı düzen kurduysa onun lehine şekillenecek. Türkiye bugün merkezde. Merkezde kalmak güç ister; merkezde tükenmeden kalmak ise mimari ister.

    Unutulmamalıdır ki; refleksle konuşanlar günü kazanır; mimariyle konuşanlar ise tarihi…

    Gürkan KARAÇAM

    #suriye #türkiye

  • SÜNNET, BİR MEDENİYETİN GİZLİ TALİMATNAMESİYDİ; BİZ ONU EL KİTABINA ÇEVİRDİK

    SÜNNET, BİR MEDENİYETİN GİZLİ TALİMATNAMESİYDİ; BİZ ONU EL KİTABINA ÇEVİRDİK

    Işık loştu. Oda da çok az insan vardı. Bir şehir, bir toplum, bir gelecek çiziliyordu. Karşısında ne sadece düşman vardı ne de sadece zaman. Karşısında insan vardı.

    Peygamber Efendimiz suyu sağ eliyle içti ama o anda asıl yaptığı şey, bir refleksi değil; bir düzeni, bir ölçüyü, bir dengeyi öğretmekti. Biz suya baktık. O, medeniyete bakıyordu.

    Bugün sünnet denince akla ne geliyor? Beden hareketleri. Günlük ritüeller. Ezberlenmiş davranış kalıpları. Peki soralım: Bir peygamber, sadece davranış standardı mı bırakır; yoksa güç üretme modeli mi?

    HUDEYBİYE SADAKAT TESTİ BİR İBADET MİYDİ? HAYIR. BİR STRATEJİK GERİ ÇEKİLME DOKTRİNİYDİ. ULUSAL GÜVENLİK LİTERATÜRÜNDE ADI NE?

    Zaman kazanma

    Meşruiyet üretme

    Psikolojik üstünlük kurma

    Düşmanı hata yapmaya zorlama

    Bunu bugün bir general yapsa “ustalık” derler. Bir istihbaratçı yapsa “üst düzey planlama” derler. Peygamberimiz yaptı… Biz ise “imtihan” deyip geçtik.

    BEDİR, ASKERİ TARİH AÇISINDAN NEDİR?

    Kuvvet çarpanı yönetimi

    Moral üstünlüğün fiziksel güçten öne geçmesi

    Liderlik psikolojisi

    UHUD NEYDİ?

    Disiplin bozulursa sonucun ne olacağının canlı dersi.

    Komuta zincirinin kırılmasının bedeli…

    HENDEK?

    Asimetrik savunma

    Yenilikçi güvenlik mimarisi

    Düşmanın zihnini kilitleme operasyonu

    MEKKE’NİN FETHİ?

    Hukuki meşruiyet

    Toplumsal barış inşası

    İntikam almadan iktidar kurma sanatı

    Şimdi soruyorum: Bunların hangisi taklit, hangisi strateji?

    Kader meselesine gelelim. Bugün kader, nasıl anlatılıyor? “Olacağı varmış.” “Bekle.” “Karışma.” Oysa Peygamber Efendimizin kader anlayışı şuydu:

    Tedbir al

    Akıl yürüt

    Plan yap

    Sonra sonucu Allah’a bırak

    Bu, modern hukukta öngörülebilirliktir. Ulusal güvenlikte risk analizidir. Psikolojide kontrol algısıdır. Sosyolojide toplumsal düzendir.

    Peki biz ne yaptık? Kaderi, pasifliğin kalkanı yaptık. Şimdi en kritik soruya gelelim: Sünnet neden böyle yanlış anlatıldı? Çünkü akıl tehlikelidir. Düşünen insan ikna edilemeden yönetilemez. Sorgulayan toplum kolayca yönlendirilemez. Oysa şekil ezberletilirse, zihin devre dışı kalır.

    Sünneti strateji olarak anlatsaydık ne olurdu biliyor musun zeki insan? Müslüman, teknoloji üretirdi. Hukuk geliştirirdi. Psikolojiyi okurdu. Toplum mühendisliğini başkasına bırakmazdı. Güvenliğini başkasına emanet etmezdi. Ama böyle olmadı. Çünkü yönetmek için itaat eden ama düşünmeyen kitle daha güvenlidir.

    Şeyh–mürid ilişkisi de buradan doğdu. Peygamberimiz ile sahabe ilişkisinden değil. Çünkü sahabe düşünüyordu. Soru soruyordu. İtiraz ediyordu. Hiçbir kaynakta yazmaz: “Hz. Ebubekir, Peygamberimizin ayak suyunu içti.” Çünkü o ilişki tapınma değil, bilinç ortaklığıydı.

    Bugün Batı ne yapıyor? Sünnetin ahlakını almıyor. Ama aklını alıyor. Stratejisini alıyor. Zaman yönetimini alıyor. Psikolojik savaşı alıyor ve bizi neyle vuruyor? Bizim terk ettiğimiz sünnetle.

    “Kılıcın düşmandan bir arşın uzun olsun” sözü, bugün ne demek biliyor musun?

    Ekonomide güçlü ol

    Hukukta öngörülebilir ol

    Teknolojide önde ol

    Algıyı yönet

    Veriyi kontrol et

    Çünkü çağ değişti ama sünnet değişmedi. Sadece anlaşılamadı ve şimdi son soru, en tehlikelisi:

    Biz Peygamber Efendimizi yücelttik mi, yoksa onu yararsız hale mi getirdik?

    Belki de asıl uyanış şudur: Sünnet, salt bir ibadetler listesi değil; medeniyet kurma stratejisidir. Ve evet… Sağ elle su içmek kıymetlidir ama asıl sünnet, o suyu içecek güvenli, adil ve güçlü bir dünyayı kurabilmektir.

    Gürkan KARAÇAM

    #sünnet #strateji

  • ZAFERİN ADI KONMADIYSA, ZAFER HENÜZ TAMAMLANMAMIŞTIR

    ZAFERİN ADI KONMADIYSA, ZAFER HENÜZ TAMAMLANMAMIŞTIR

    Suriye’de SDG–PYD’nin yenilmesi, yalnızca bir terör aparatının dağılması değildir. Bu, Türkiye’nin aynı anda ABD’nin, İsrail’in ve İngiltere’nin kurduğu bir vekâlet mimarisini bozmasıdır.

    Haritada bir örgüt silindi; masada bir strateji çöktü. Çünkü SDG–PYD sahada görünen yüzdü fakat arkasındaki akıl çok daha derin, çok daha eskidir. Bu yüzden bu zafer, taktik değil jeopolitik bir kırılmadır.

    Türkiye, ilk kez bu ölçekte, Batı’nın “dolaylı hâkimiyet” modelini sahada yenmiştir. Ne brifinglerle ve demeçlerle durdurulabildi, ne yaptırım tehditleriyle geri çekilmeye zorlanabildi, ne de algı operasyonlarıyla vazgeçirilebildi. İvme buradan doğdu ve Türkiye, kendi iradesiyle oyun bozabileceğini kanıtladı.Ama tarih şunu fısıldar:

    EN TEHLİKELİ AN, DÜŞMANIN SUSTUĞU ANDIR.

    Çünkü görece büyük güçler kaybettiklerinde çekilmezler; şekil değiştirirler. Üniformayı bırakır, kravat takarlar. Haritayı kapatır, rapor açarlar. Cepheyi terk eder, sınıfa girerler. Modern çağda yenilen güç, toprağı değil; zihinleri hedef alır.

    Bugün Suriye’de mesele, kimin kazandığı değildir. Mesele, kazanılan alanın kimin anlamına dönüşeceğidir. Çünkü hiçbir coğrafya “boş” kalmaz. Boşluk, yalnızca başkasının düzeni için davetiye demektir.

    SDG–PYD’nin arkasındaki yapı yenildiğinde, Batı’nın planı da çöktü sanıldı. Oysa plan çökmek için değil, yeri geldiğinde evrilmek için yapılır. Şimdi aynı akıl; sivil toplum, insani yardım, yeniden inşa, akademik programlar, medya dili ve “normalleşme” başlıkları altında yeniden sahaya inecektir, ki inmiş de olabilir. Hem de daha sessiz. Daha sabırlı. Daha kalıcı.

    İşte bu yüzden savaş sonrası dönem, savaşın kendisinden daha zordur.Savaşta düşman nettir. Barışta düşman makul görünür. Bugün Suriye’de kurulacak düzen, artık tankların değil; hikâyelerin mücadelesidir.

    Hangi çocuk hangi dille düşünecek? Hangi genç hangi tarihi “doğal gerçek” sanacak? Hangi toplum hangi bağımlılığı “normal” kabul edecek? Hakikat; Normalin sahibi, geleceğin sahibidir.

    Türkiye’nin SDG–PYD üzerinden ABD–İsrail–İngiltere hattını yenmesi, büyük bir stratejik eşik oluşturdu. Bu eşik doğru yönetilirse, yalnızca Suriye değil; bölgenin zihinsel mimarisi de değişir. Ama bu ivme kurumsallaşmazsa, tarih çok acı bir soruyu sahnenin ortasına bırakır:

    TÜRKİYE BUNU BAŞARAMAZSA, BU SAVAŞI ASLINDA KİMİN İÇİN KAZANMIŞ OLUR?

    Bu soru bir ülke için en tehlikeli sorudur. Çünkü zaferin anlamı belirsizleştiğinde, zafer başkasının planına hizmet etmeye başlar. Bu soru soruluyorsa, bir şeyler eksiktir. Bu soru yayılıyorsa, bir şeyler gecikmiştir. Bu soru cevapsız kalırsa, birileri sessizce kazanmaya başlamıştır.

    Unutulmamalıdır:Devletler bir an da yıkılmaz; önce içleri boşaltılır. Ordular kazandıkları zaman yenilmez; zaferlerinin anlamları çalındığında mağlup olur ve zaferler zaferken kaybedilmez; başkasının cümlesine dönüştürüldüğünde hezimet olur.

    Türkiye’nin elindeki en büyük güç, yalnızca askerî başarı değil; o başarının doğurduğu psikolojik ve tarihsel momenttir. Bu moment, eğitimle, kurumla, ekonomiyle, kültürle ve adaletle kalıcı hâle getirilmezse; kazanılan alan, bir süre sonra başkalarının “yatırım sahasına” dönüşür.

    Bilinen en temel prensip şudur ki; silah alan açar fakat orada kalan akıldır. Müfredatı yazan, sınırı çizenlerden daha uzun yaşayacaktır ve geleceği yönetenler, bugün bağıranlar değil; neyin normal olduğunu belirleyebilenler olacaktır.

    Bu sebeple bilinmelidir ki; Türkiye bu savaşı, yalnızca bir örgütü yenmek için kazanmadı. Türkiye bu savaşı, başkalarının düzenine mecbur kalmamak için kazandı ve Türkiye, işte tam da bu yüzden, bu soruyu sordurmamalıdır.

    Gürkan KARAÇAM

    #suriye #türkiye

  • Silahla Kazanılan Coğrafya Akılla Tutulur, Aksi Propagandadır

    Silahla Kazanılan Coğrafya Akılla Tutulur, Aksi Propagandadır

    Suriye’de SDG–PYD bitti. Bu, haritada görünen bir başarıdan çok daha fazlasıdır. Bu, bir oyunun sona ermesi değil; yeni bir oyunun başlama anıdır. Çünkü gerçek mücadele, silahlar sustuğunda başlar.

    İngiltere ve Amerika bunu yüzyıldır bilir. Onlar askerle girer, okulla kalır. Bombay’dan Bağdat’a, Kabil’den Afrika’ya kadar aynı yöntemi uyguladılar: Önce güvenlik, sonra eğitim; önce alan hâkimiyeti, sonra zihin hâkimiyeti.

    “Emperyalizm artık topla değil, müfredatla yapılır.”

    ABD üniversite açar, İngiltere burs verir, sonra o ülkelerin karar alıcıları yıllar sonra Londra’yı, Washington’ı savunur. Bu bir tesadüf değildir. Bu, sistematik bir akıldır.

    Türkiye bugün Suriye’de SDG–PYD’yi bitirerek askeri safhayı tamamladı ama asıl soru şudur: Bu boşluğu kim dolduracak? Eğer Türkiye doldurmazsa, başkaları doldurur ve o başkaları, asla Türkiye’nin lehine çalışmaz.

    “Boş bırakılan her zihin, bir gün başkasının karargâhı olur.”

    İşte tam bu noktada Türkiye’nin farkı ortaya çıkmalıdır. Biz İngiltere’nin yaptığını kopyalamak zorunda değiliz. ABD’nin yöntemini taklit etmek zorunda da değiliz. Biz daha iyisini yapabiliriz çünkü Türkiye’nin elinde onların sahip olmadığı bir şey var: coğrafi bağ, kültürel yakınlık, tarihsel hafıza ve samimiyet.

    Türkiye Suriye’de üniversite açarsa; işgalci gibi değil, kurucu gibi durur, vesayetçi gibi değil, rehber gibi konuşur, sömüren gibi değil, istikrar üreten gibi kalır.

    “Silah korku üretir, eğitim sadakat.”

    Bir üniversite; bir terör örgütünün yıllarca kuramadığı ağı tek dönemde dağıtır. Bir fakülte; bin propaganda videosundan daha etkilidir. Bugün üniversite sıralarında oturan gençler, yarın SDG’nin yeniden adlandırılmış versiyonlarına yüz vermez çünkü akıl kazandığında, radikalizm alıcı bulamaz.

    ABD ve İngiltere bunu kendi çıkarları için yaptı. Türkiye ise bunu bölgesel barış için yapabilir. Aradaki fark tam da budur.

    “Büyük devletler sadece kazanmaz; kazandığını anlamlı kılar.”

    Türkiye Suriye’de üniversite açarsa; terör geri dönemez, dış istihbarat alan kaybeder, göç kalıcı biçimde durur ve Türkiye ise sessiz ama derin bir güç inşa eder. Bu, romantik bir idealizm değil. Bu, sert bir gerçekçiliktir.

    Silahla kazanılan coğrafya ya akılla tutulur ya da bir gün başkasının laboratuvarı olur. Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat var ve bu fırsat, SİHA ile yakalandı; tebeşirle devam ettirilmelidir.

    Gürkan KARAÇAM

    #suriye #üniversite

  • GÜÇ BAĞIRMAZ; İNKÂR EDER ve  DEVLETLER TAM DA ORADA KAYBETMEYE BAŞLAR

    GÜÇ BAĞIRMAZ; İNKÂR EDER ve DEVLETLER TAM DA ORADA KAYBETMEYE BAŞLAR

    Devletler bir anda yıkılmaz. Devletler, zayıflıklarını kabullenme cesaretini kaybettikleri anda çözülmeye başlar. Çöküş dediğim şey bir patlama değil; bir inkâr disiplinidir. Haritalar yerinde durur, bayraklar dalgalanır fakat karar alma mekanizması gerçeği duymamaya başladığı an, devlet artık kendini yönetemiyordur. Kendini susturuyordur.

    Çin Halk Cumhuriyeti bugün dünyaya güç gösteriyor. Üretimle, ticaretle, teknolojiyle, disiplinle. Fakat tarihin en tehlikeli anı, bir devletin güçlü olduğu an değildir; gücünün kendisini mutlak sandığı andır. Çünkü mutlaklık iddiası, esnekliği öldürür. Esnekliği olmayan yapı ayakta durur gibi görünür ama ilk çoklu baskıda çatlar.

    Çin’in meselesi askeri değil; yapısaldır. Yaşlanan nüfus, borçlanmış yerel yönetimler, teknoloji kuşatması, deniz yollarındaki baskı… Bunların hiçbiri tek başına yıkıcı değildir. Yıkıcı olan, bu baskıların aynı anda etik ve kimlik temelli bir fay hattıyla çakışmasıdır.

    Doğu Türkistan tam da bu yüzden bir “bölge” değildir. Bir test alanıdır. Çin’in tek kimlikli devlet anlatısının sınandığı yer burasıdır. Bu nedenle uygulanan politika bastırma değil; kimliği işlevsizleştirme çabasıdır. Kısa vadede sessizlik üretir. Uzun vadede ise devlet hafızasına kaydedilmiş, silinmeyen bir stratejik gerilim biriktirir.

    Burada kritik ayrımı yapmam gerekir: Doğu Türkistan kendi başına bir çöküş üretemez. Ama Doğu Türkistan, Çin zayıflamaya başladığında açılacak dosyanın başlığıdır.

    Devletler ahlâk nedeniyle değil, çıkarları yeniden hesaplandığında dosya açar. Bu gerçeği görmeden yapılan her yorum, romantiktir; stratejik değildir.

    Çin çöker mi? Sorusu yanlış sorudur. Doğru soru şudur: Çin aynı anda kaç krizi yönetebilir?

    Tarih bize şunu öğretir: Büyük yapılar, tek bir darbeyle değil; eşzamanlı çoklu baskılarla dağılır. Ve bu baskıların en tehlikeli olanı, silah değil; meşruiyet aşınmasıdır. İşte tam bu noktada Türkiye’nin pozisyonu belirleyici hâle gelir.Türkiye için doğru yer, ne bağıranların kürsüsü ne de susanların köşesidir. Doğru yer, masayı devirmeden ağırlık koyabilenlerin yeridir.

    Türkiye’nin gücü yüksek sesle konuşmakta değil; aynı anda ilkeyi, çıkarı ve zamanı yönetebilmesindedir.

    Türkiye bu dosyada iki büyük hatadan kaçınmalıdır.

    BİRİNCİSİ, meseleyi yalnızca duygusal zemine hapsetmek. Bu, kısa vadede alkış getirir ama sonuç üretemez.

    İKİNCİSİ, tamamen sessizleşmek. Bu da ilkeyi aşındırır ve uzun vadede stratejik inandırıcılığı yok eder.

    Devlet aklı ne bağırır ne susar. Dosya üretir ve Çin’le kavga etmek Türkiye’nin çıkarına değildir. Ama Çin’le ilişkiyi bağımlılık ilişkisine dönüştürmek de Türkiye’yi zayıflatır. İlke, ancak kaldıraç varsa sonuç üretir. Kaldıraç yoksa ilke, yalnız bir kelimedir.

    Türkiye İçin Uygulanabilir ve Gerçekçi Adımlar

    1. Söylem Disiplini

    KAMUSAL DİL EVRENSEL OLMALI; insan onuru, aile bütünlüğü, inanç ve kültürel haklar. Rejim hedef alınmaz; uygulama hedef alınır. Sertlik kapalı kanalda, tutarlılık açık alanda korunur.

    2. Dosya İnşası

    SOYUT SLOGANLAR DEĞİL; isimli, tarihli, belgeli vakalar. Aile birleşimi, seyahat, eğitim ve keyfi tutuklama dosyaları. Dosyası olmayan devlet, masada ağırlık koyamaz.

    3. Ekonomik Kaldıraç

    TİCARET SÜRDÜRÜLÜR; fakat kritik altyapı, veri ve teknoloji alanlarında tek ülkeye bağımlılık sınırlandırılır. Bağımlı olan, hakkını da hakları da savunamaz.

    4. Türk Dünyası Koordinasyonu

    Tekil çıkışlar yerine ortak insani çerçeve. Kültür, burs, akademi ve dil üzerinden kimliğin sürekliliğini sağlayan ağlar. Kimliği yaşatmak, çatışmadan daha kalıcıdır.

    5. İç Güvenlik ve Hukuk

    Türkiye’de yaşayan Uygur topluluğu için net hukuk güvencesi sağlanmalı mevcut düzenlemelerde gerekli ve özenli değişiklikler yapılabilir. Provokasyon alanları kapatılır, dosya dış aktörlerin oyun sahası olmaktan çıkarılır.

    6. Zamanlama Aklı

    Her söz her an söylenmez. Küresel konjonktür, ABD Çin gerilimi ve bölgesel krizlerle eş zamanlı okuma yapılır. Hakikat; zamanlamayı bilmeyen, haklıyken kaybeder.

    SON CÜMLEM ŞUDUR;

    Devletler en çok düşmanlarından değil, görmezden geldikleri zayıflıklarından zarar görür. Doğu Türkistan bu zayıflığın adıdır. Türkiye’nin görevi bağırmak değil; bu zayıflığı stratejiye dönüştürmeden önce görünür kılmak ve masada ağırlık koyacak aklı inşa etmektir. Elbette stratejisi olmalıdır fakat gizli ve sessiz…

    Gürkan KARAÇAM

    #çin #doğutürkistan #türkiye

  • ABD ÇÖKÜYOR: BİR DEVLETİN DEĞİL,                                “BİRLEŞİK” OLMA FİKRİNİN DAĞILIŞI

    ABD ÇÖKÜYOR: BİR DEVLETİN DEĞİL, “BİRLEŞİK” OLMA FİKRİNİN DAĞILIŞI

    Bir imparatorluk tam olarak ne zaman çöker? Borsalar kapandığında mı, asker sokaktan çekildiğinde mi, bayraklar indirildiğinde mi? Hayır. Bunlar sonuçtur. Çöküş çok daha önce başlar; kimsenin fark etmek istemediği bir yerde: karar alma kabiliyetinin felç olduğu noktada.

    Bugün açıkça konuşalım: Amerika Birleşik Devletleri askeri olarak ayakta, ekonomik olarak dönen, teknolojik olarak parlayan bir ülke olabilir. Ama devlet olma refleksi çökmüş bir yapı, haritada ne kadar büyük görünürse görünsün, tarih açısından bitmiş sayılır.

    Şu soruyla başlayayım: Bir ülke, kendi başkentini korumakta zorlanıyorsa, dünyayı nasıl “düzenleyebilir”? Kongre binasının basıldığı gün ABD sadece bir güvenlik zaafı yaşamadı; egemenlik algısını kaybetti. Çünkü mesele binaya girilmesi değil, devletin şu gerçeği fiilen itiraf etmesiydi: “Ben kendi içimde anlaşamıyorum.”

    Devlet dediğin, anlaşmazlıkları yöneten mekanizmadır. Anlaşmazlığın kendisi hâline gelen yapı artık devlet değildir; kriz kulübüdür.Bir ülke düşünelim: Eyaletleri federal kararları tanımamak için hukuki manevralar geliştiriyor. Göç politikası yüzünden Texas ile Washington fiilen karşı cephelerde duruyor. Kaliforniya kendi ekonomik ve çevresel normlarını “ülke üstü” gibi dayatıyor. Florida, merkezî kültürel dili reddediyor. Peki soralım: Ortak yasa yoksa, ortak gelecek nasıl olur? Aynı pasaportu taşıyan ama aynı geleceğe imza atmayan insanlar hâlâ aynı devletin yurttaşı mıdır?

    Borç meselesine gelelim. ABD’nin borcu artık ekonomik bir veri değil; siyasi bir silah. Borç tavanı tartışmaları her seferinde aynı tiyatroyu üretiyor: “Kapatıyoruz… kapatmıyoruz… uzatıyoruz.” Bu bir ekonomi yönetimi değil; zaman satın almanın en panik hali. Para basılıyor, faizle oynanıyor, piyasa sakinleştiriliyor. Ama kimse şu soruya cevap vermiyor: Üretim nerede? Sanayi nerede? Orta sınıf nerede? Bir ülkenin orta sınıfı eriyorsa, orada demokrasi de sadece takvimsel bir ayrıntıdır.

    Dolar hâlâ güçlü deniyor. Doğru. Ama güçlü olduğu için değil, henüz alternatifi tam oturmadığı için. Doların rezerv para olması bir ekonomik gerçek değil; jeopolitik alışkanlık. Alışkanlıklar bir gecede yıkılmaz ama bir noktadan sonra terk edilir. Kim terk eder? Müttefikler. Sessizce. Swap anlaşmalarıyla, yerel para ticaretiyle, alternatif ödeme sistemleriyle. Kimse “doları bırakıyoruz” demez. “Daha pratik çözümler arıyoruz” der. İmparatorluklar işte bu cümlelerle çözülür.

    Askerî güce bakalım. ABD dünyanın her yerinde var ama hiçbir yerde hikâyesi yok. Afganistan’dan apar topar çıkış, bir askeri yenilgi değil; stratejik itiraftı. “Ne yaptığımızı bilmiyoruz.” Irak, Suriye, Libya… Hepsinde ortak soru: “Peki sonra ne olacak?” Bu sorunun cevabı yoksa, orada güç değil refleks vardır. Refleksle kurulan imparatorluklar bir refleksle dağılır.

    Toplum cephesine bakalım. ABD bugün tek bir toplum değil; birbirinden nefret eden paralel evrenler. Aynı olay, aynı görüntü, aynı veri… Ama iki farklı gerçeklik. Bir kesim için “özgürlük”, diğer kesim için “tehdit”. Bir kesim için “hak”, diğeri için “ihanet”. Ortak hakikat yoksa, ortak hukuk da olmaz. Ortak hukuk yoksa, devlet yalnızca üniforma giymiş bir arabulucuya dönüşür.

    Ve en tehlikelisi: Elit–halk kopuşu. Silikon Vadisi başka bir dünyada yaşıyor, Detroit başka. Wall Street başka bir dil konuşuyor, kırsal Amerika başka. Karar vericiler sonuçlara dokunmuyor. Bedeli ödeyenler karara katılmıyor. Bu noktada halk artık “düzeltme” istemez. İntikam ister. Popülizm burada doğar. Popülizm, bir ideoloji değil; sisteme kesilen faturadır.

    Şimdi asıl kritik noktaya geleyim. “Birleşik” olmak ne demektir? Aynı bayrak mı? Hayır. Aynı çıkar mı? O da değil. Birleşik olmak, birlikte kalmanın maliyetine katlanmayı kabul etmek demektir. ABD’de artık kimse bu maliyeti ödemek istemiyor. Eyaletler soruyor: “Neden başkasının yükünü taşıyorum?” Gruplar soruyor: “Neden başkasının değerini tolere ediyorum?” Bu sorular sorulmaya başlandığında geri dönüş yoktur.

    2032 bir tarih değil, bir eşiktir. ABD o tarihe kadar yıkılmış olmayacak, belki de yıkılmış olacak. Ama “Birleşik Devletler” fikri fiilen bitmiş olacak. İsim duracak, yapı duracak, ordu duracak ya da kim bilir belki de onlar da durmayacak. Ama birlik, sadece anayasa kitaplarında veya tarih anlatılarında kalacak. Tarih bunu daha önce de gördü. Roma yıkılmadan hemen önce Romalılar da Romalı olmaktan vazgeçmişti. Fatih’in işini de bu kolaylaştırmamış mıydı zaten…

    Ve dünya bunu izliyor. Türkiye de izliyor. Çünkü mesele ABD’nin çöküşü değil; küresel hiyerarşinin yeniden yazılması. Güç merkezleri kayarken, aklı olanlar ses çıkarmadan pozisyon alırken gürültü, çökenlerden gelecektir.

    Bu yazım bir kehanet değil. Bir temenni hiç değil. Bu, olan biteni birleştirerek okuma denemesidir.Ve tarih şunu öğretir:

    Bir imparatorluk çökerken bağırmaz. Bağıranlar ise çöktüğünü inkâr edenlerdir.

    Gürkan KARAÇAM

    #abd #çöküyor

  • SİLAHLARIN DEĞİL,       AKLIN GALİP GELDİĞİ YER

    SİLAHLARIN DEĞİL, AKLIN GALİP GELDİĞİ YER

    Bu coğrafyada herkes yenilgiyi patlama sesiyle arar. Oysa gerçek yenilgiler sessiz olur. Haritalar değişmez, bayraklar inmediği hâlde oyun biter.

    Bugün PYD ve SDG için yaşanan tam olarak budur. “Yenilmediler, terk edildiler” deniyor. Hayır. Bu, meseleyi yüzeyden okumaktır. PYD ve SDG yenilmedi değil; yenildi. Çünkü artık kimse onları savunmuyor, kimse onlar adına risk almıyor ve en önemlisi kimse onlar üzerinden gelecek kurmuyor.

    Bu yenilginin sebebi tek başına askerî baskı değildir. Asıl sebep, Türkiye’nin oyunu silah düzleminden çıkarıp meşruiyet ve denklem düzlemine taşımasıdır. Türkiye başından beri şunu yaptı: Devlet dışı aktörlerle geçici sonuçlar değil, devletlerle kalıcı denge kurdu. Bu hamle, sahadaki bütün vekil yapıları anlamsızlaştırdı. Çünkü devlet–devlet zeminine geçildiği anda vekiller otomatik olarak yük hâline gelir.

    İşte bu noktada şu soru belirleyici oldu: ABD, İsrail ve İngiltere PYD ve SDG’yi neden savunamadı? Cevap basit ama derindir: Savunmak artık kazandırmıyordu.

    Amerika Birleşik Devletleri açısından PYD ve SDG hiçbir zaman müttefik olmadı; işlevsel araçlardı. ABD, araçlarını kaybetmez; işlevi biten araçları bırakır. Türkiye’nin kararlılığı, Suriye’de devlet restorasyonunun güçlenmesi ve bu yapıların Türkiye’yi doğrudan karşısına alan bir maliyet üretmeye başlaması, Washington için net bir tablo oluşturdu: PYD/SDG’yi savunmak, Türkiye’yi karşıya almak demekti. Bu denklemde kazanç yoktu. ABD savunamadı değil; savunmayı rasyonel bulmadı. Bu, bir yenilginin yenilmedim diyerek kabulüdür.

    İsrail için mesele daha soğuk ve daha sessizdi. İsrail hiçbir zaman bu yapılarla duygusal bağ kurmadı. Onlar İsrail için bir süreliğine “uzak risk” üretme aracıydı. Ancak bu araç, Türkiye gibi bir gücü doğrudan karşıya alan, öngörülemez sonuçlar doğuran bir noktaya evrildiğinde İsrail açısından da risk hâline geldi. İsrail için kuzeyde kalıcı bir istikrarsızlık, kontrol edilebilir olmaktan çıktığı anda anlamını yitirir. Bu yüzden İsrail için sessiz kalmak bir zorunluluk oldu. Bu sessizlik basit bir zayıflık değil; kaybedilmiş bir yatırımdan en az zararla çekilme refleksidir.

    Birleşik Krallık ise her zamanki gibi görünmeden oynadı. Londra’nın geleneği açıktır: Sahada değil, dengede var olur. Türkiye’nin kurduğu yeni denklemde PYD ve SDG artık denge unsuru olmaktan çıkmıştı. Denge üretemeyen yapı savunulamaz. İngiltere’nin geri planda kalışı, oyunun bittiğini ilk anlayanlardan biri olduğunun göstergesidir.

    Bu üç aktörün ortak noktası şudur: Hiçbiri yenilmiş bir yapıya yatırım yapmaz ve PYD–SDG tam olarak bu noktada yenildi.

    Bu yenilginin ikinci katmanı Rusya’dır. Uzun süre Rusya’nın Suriye’de kalıcı olduğu söylendi. Oysa Rusya kalıcı olmadı; dengeye zorlandı. Türkiye Rusya’yı cephede ezmeye çalışmadı. Onu Batı ile arasında kalabileceği bir köprüye itti. Rusya’ya açık bir düşmanlık değil, sınırlı bir manevra alanı bırakıldı. Böylece Rusya sahada genişleyemedi, masada ise tek başına kaldı. Bu, kaba güçle değil; akıl ve zamanla yapılan bir püskürtmedir. Bu denge Batı için de kabul edilebilir hâle geldi. Çünkü Türkiye’nin kurduğu köprü, Rusya–Batı çatışmasını büyütmedi; yönetilebilir kıldı. Böylece Türkiye hem Rusya’yı sınırladı hem Batı ile bağlarını koparmadı. Bu, çok az devletin başarabileceği bir denge oyunudur.

    Üçüncü ve en hassas katman İran’dır. İran bu coğrafyada doğrudan karşıya alınmaz. Çünkü İran’ı sert hedef almak, İran halkını da hedef almak demektir. Türk devlet aklı bunu yüzyıllardır bilir. Kasr-ı Şirin bu yüzden sadece bir anlaşma değildir; Türk zihninde sınırı aşmadan sınırlama ilkesidir. Türkiye bugün İran’la tam olarak bunu yapmaktadır. Sertleşmeden, aşağılamadan, halkı küstürmeden… İran’ın vekil kapasitesi daraltılırken İran devleti denklem dışına itilmektedir. Bu ince diplomasi sayesinde İran tepki veren ama belirleyemeyen bir pozisyona itilmiştir.

    Suriye’de kapanan alanın Irak’a kayma ihtimali elbette vardır. Ancak bu, eski gücün geri gelişi değil; yenilginin tortusudur. İsim değiştiren yapılar, sivil vitrinler, yumuşak söylemler görülebilir. Ama bunlar belirleyici değildir. Belirleyici olan Türkiye’nin bu süreçte rehavete kapılmaması, devletler arası mekanizmaları kalıcılaştırması ve iç cephedeki sakinliği korumasıdır. Çünkü modern tehditler patlayarak değil, yorarak kazanır.

    Ben bütün tabloya baktığımda şunu net görüyorum: Türkiye bu coğrafyada ilk kez sadece savunmadı; oyunu dönüştürdü. PYD ve SDG yenildi çünkü arkalarındaki güçler artık onlar için risk almıyor. Rusya püskürtüldü çünkü karşıya alınmadan sınırlandı. İran geriletildi çünkü halk küstürülmeden denklemin dışına itildi. Batı sessiz kaldı çünkü kurulan dengeyi bozmak artık maliyetliydi.

    Bu bir askerî zafer yazısı değil. Bu, aklın sessiz zaferinin kaydıdır ve sözü de buradan, daha önce kimse tarafından söylenmemiş bir cümleyi kurarak bitiriyorum;

    “Bir devletin gücü, kaç cephede savaştığıyla değil; kaç aktörü aynı anda konuşamaz hâle getirdiğiyle ölçülür. Bugün konuşamayanlar yenilmiştir. Bizim gücümüz, zamana hükmeden devlet aklındadır.”

    Gürkan KARAÇAM

    #suriye #türkiye

  • DEVLETİN KARA AKLI:        Suç, İnkâr ve Hayatta Kalmanın Sessiz Mimarisi

    DEVLETİN KARA AKLI: Suç, İnkâr ve Hayatta Kalmanın Sessiz Mimarisi

    Ben devleti anlatırken ahlâkı dışarıda bırakırım; çünkü ahlâk, bireyin vicdanına aittir, devletin ise zamanı vardır. Zamanla kurulan her yapı, önce var olmayı öğrenir. Var olmanın dili temiz değildir; düzenlidir. Düzen dediğim şey ise her zaman görünür kurallardan ibaret olmaz. Görünür olan, anlatılabilir olandır. Devletler anlatılanla değil, sonuçla yaşar.

    Suç, toplum için bir sapmadır; devlet için bir sinyaldir. Bir yerde suç varsa, orada yalnızca bozulma değil, bir güç akışı vardır. Güç akışı dediğim şey; resmî kanalların taşıyamadığı, hukukun tarif edemediği, ama gerçeğin inatla var ettiği hareketliliktir. Devlet bu hareketliliği yok etmeye kalktığı an körleşir. Kör bir devlet temiz olabilir; ama uzun ömürlü olamaz. Temizlik, güçsüzlerin erdemidir. Güç ise erdemle değil, dengeyle ayakta durur. “Devlet neden suçu bitirmiyor?” sorusu masum görünür; fakat yanıltıcıdır.

    Suç tamamen bittiğinde, devlet yalnızca hukukla hareket etmek zorunda kalır. Hukuk barış zamanlarının dilidir. Oysa dünya barıştan ibaret değildir; sadece savaşın biçimi değişmiştir. Bugün kurşun dolaşmaz; belirsizlik dolaşır. Belirsizlik, modern çağın en sofistike silahıdır. Suç bu silahın cephanesidir. Ne tamamen sahiplidir ne tamamen yabancı. Tam da bu yüzden etkilidir.

    Terör denilen şey, silahlı bir örgütten ibaret değildir. Terör, süreklilik kazanan korkudur. Korku süreklilik kazandığında, toplum refleks üretir. Refleks rızaya dönüşür. Rıza, yetkiyi genişletir. Genişleyen yetki, devleti sertleştirir. Sertlik, hayatta kalmanın bedelidir. Bu zinciri kopardığınız an, devlet ya çözülür ya da başkalarının stratejisine eklemlenir.

    Bu yüzden bazı tehditler yok edilir gibi yapılır ama bütünüyle silinmez. Devlet bilineni tercih eder; bilinmeyeni değil. Bilinen tehdit yönetilebilir, bilinmeyen ise felakettir.

    Organize suç meselesi, ahlâkçı anlatıların en çok tökezlediği yerdir. Çünkü organize suç, yalnızca karanlık bir şiddet alanı değil; kriz zamanlarının ekonomik refleksidir. Kayıt dışı ekonomi, resmî sistemin kilitlendiği anlarda devreye giren ikinci dolaşım sistemidir. Ambargoların delindiği, yaptırımların aşıldığı, diplomatik kapıların kapandığı anlarda para bir yerlerden akmak zorundadır. Para akmazsa devlet donar. Donan devlet çözülür. Bu yüzden yeraltı tamamen kazınmaz; sadece haritası değiştirilir. “Temizlik” diye sunulan şeylerin çoğu, aslında kontrolün el değiştirmesidir.

    İstihbarat burada bir bilgi toplama faaliyeti değildir; belirsizliği yönetme sanatıdır. Bilgi araçtır. Asıl mesele, kaosun ölçülebilir hale getirilmesidir. Ölçülen kaos yönlendirilebilir olur. Yönlendirilen kaos, stratejiye dönüşür. Suç bu dönüşümün en verimli hammaddesidir; çünkü gerçektir ama resmî değildir. Gerçek olduğu için etkilidir, resmî olmadığı için inkâr edilebilir. İnkâr edilebilirlik, gücün sigortasıdır. “Ben yapmadım” deme imkânı olmayan bir güç, güç değildir; hedeftir.

    “Derin devlet” denilen şey bu yüzden bir efsane değil, bir işleyiştir. Görünür devlet düzeni sağlar; görünmeyen devlet düzenin çökmesini engeller. Hukukun yetişemediği, siyasetin karar alamadığı, zamanın daraldığı anlarda devreye giren yedek bilinçtir bu. Hukuk dışı değildir; hukukun henüz ulaşamadığı yerde hareket eder. Barış zamanında susar. Kriz anında konuşur. Suskunluğu, yokluğundan değil; ihtiyaç duymamasındandır. Çünkü gerçek güç, kendini ilan etmez.

    Türkiye bu denklemin teorisi değil, pratiğidir. Coğrafya burada bir kavram değil; kaderdir. Tehditler akademik değildir; sınırda kalmaz, sokağa iner, eve girer. Böyle bir zeminde devlet ya kirlenmeyi yönetir ya da temiz kalıp başkalarının oyun alanına dönüşür. Bazı yapılarla açık çatışma yürütülür, bazıları dengede tutulur, bazıları sessizce tasfiye edilir. Bu bir ahlâk tercihi değil; bir hesaplamadır. Yanlış hesap, devletler için hata değil; sondur.

    Ben bu satırları suçu savunmak için yazmıyorum. Ama masal anlatmak için de yazmıyorum. Suçsuz bir dünya yoktur. Sadece suçu kimin, ne kadar ve ne amaçla yönettiği vardır. Devletler suçu sevmez; ama onsuz da yaşayamaz. Çünkü suç, kontrol edildiğinde bir tehdit değil; bir göstergedir. Kontrol edilemediğinde ise yıkımdır.

    Eğer bu satırlarım huzurunu bozduysa, sebebi sert olması değildir. Sebebi, zihninin zaten bildiği bir gerçeği, ilk kez bu kadar çıplak görmesidir.

    Rahatsız eden çoğu zaman yanlış olan değil gerçeğin artık inkâr edilemeyecek kadar netleşmesidir.

    Gürkan KARAÇAM

    #derindevlet #suç #dünya