Türkiye Küresel Satrançta Risk mi Alıyor?

Dünya Yeni Bir Güç Mücadelesine Girerken Türkiye Neden Hâlâ Bekliyor?

Pasifik’te donanmalar hareket ediyor. Tayvan çevresinde askeri hesaplar yapılıyor. ABD ile Çin arasındaki rekabet giderek daha keskin bir hat çiziyor ve birçok kişi bu tabloyu uzak bir coğrafyanın gerilimi olarak görüyor. Oysa ben öyle düşünmüyorum çünkü çağ değişti ve bugünün savaşları çoğu zaman cephede başlamıyor. Önce zihinlerde başlıyor, sistemlerin içinde ilerliyor ve ancak en son sahaya yansıyor.Bu yüzden Pasifik’te gördüğümüz gerilim sadece bir bölgesel rekabet değildir. O, aslında yeni bir dünya düzeninin doğum sancılarıdır ve tarih bize zaman zaman göstermiştir ki; Zamanı doğru okuyamayan devletler, çoğu zaman tarih kitaplarında bir dipnot olarak kalır.

Pasifik’teki Gerilim Uzak Bir Fırtına mı, Yoksa Yaklaşan Bir Zaman Kırılması mı?

19. yüzyılda Japonya bir karar verdi. Meiji Restorasyonu ile dünyaya entegre oldu, sistemini dönüştürdü ve zamanın ruhunu yakaladı. Oysa aynı dönemde bazı imparatorluklar “denge siyaseti” ile zaman kazandıklarını düşündüler fakat zaman bazen kazanılmaz ve kazandırmaz. Sadece kaybedilir ve kaybettirir.

Sonuç ortadadır. Bir tarafta görece yükselen Japonya, diğer tarafta tarih sahnesinden çekilen imparatorluklar. İşte bugün Pasifik’te yaşanan hareketlilik, Türkiye için tam da böyle bir “zaman kırılmasıdır.” Bu nedenle mesele Tayvan değildir. Mesele donanmalar değildir. Mesele füze menzilleri de değildir. Asıl mesele; Karar mekanizmalarını kim etkiliyor? Çünkü haritalarda güç toprağı gösteriyor olsa da çoğu zaman güç haritalarda değil, karar veren zihinlerde oluşur.

Japonya–ABD–Çin Üçgeninde Asıl Savaş Nerede Veriliyor?

Bugün Japonya–ABD–Çin üçgeninde gördüğümüz tablo klasik bir güç mücadelesi değildir. Bu daha derin bir rekabettir. Bu bir karar mekanizmaları savaşıdır.

ABD mevcut sistemi korumaya çalışıyor. Çin bu sistemi dönüştürmek istiyor. Japonya ise iki güç arasında denge kurmaya çalışıyor. Aynı anda Rusya baskı üretiyor. İran dikkat dağıtıyor ve bütün bu büyük resmin içinde Türkiye ilginç bir noktada duruyor. Evet; Türkiye bu oyunun dışında değil ama henüz tam olarak içinde de değil. İşte mesele tam da burada başlıyor çünkü strateji dünyasında bazen oyunun dışında kalmak bile bir tercihtir fakat ağır bedelleri olur.

Türkiye Bu Büyük Mücadelede Oyuncu mu, Yoksa Bekleyen Bir Güç mü?

Türkiye’nin konumu benzersizdir ve bu doğrudur. NATO üyesidir. Rusya ile konuşabilen nadir ülkelerden biridir. Asya ile ekonomik ilişkiler kurabilmektedir. Orta Doğu’nun merkezinde yer alır ve evet bu tablo teorik olarak büyük bir avantajdır ama strateji de avantaj tek başına yeterli değildir. Avantajın değeri, nasıl kullanıldığıyla ölçülür ve dürüst olmam gerekirse Türkiye bugün bu avantajı büyük bir stratejiye dönüştürmüş görünmüyor. Daha çok denge kurmaya çalışan bir aktör gibi hareket ediyor ve denge siyaseti bazen akıllıca olabilir ama sürekli denge aramak başka bir risk üretir: KARAR VEREMEME RİSKİ.

Türkiye Şu Anda Aslında Görünmeyen Bir Risk mi Alıyor?

Bugün Türkiye’nin aldığı risk askeri değildir. Ekonomik de değildir. Bu risk stratejiktir çünkü Türkiye görece büyük güçler arasındaki rekabette net bir stratejik eksen kuramadan ilerliyor ve bu durum kısa vadede esneklik sağlayabilir fakat uzun vadede farklı bir tablo ortaya çıkar: Belirsizlik. Ve stratejide belirsizlik çoğu zaman avantaj değildir. Aksine çoğu zaman zayıflık olarak okunur. İşte bu yüzden açık söylemem gerekirse Türkiye temkinli davranarak risk almaktan kaçındığını düşünüyor olabilir fakat gerçekte yaptığı şey zamanı risk olarak kullanmaktır ve zaman olarak alınan risklerin bedeli çoğu zaman çok ağır olur.

Türkiye’nin Araf’ta Kalmasının Bedeli Ne Olabilir?

Stratejik kararsızlık hemen bedel ödetmez ama zamanla birikir ve bu maliyet genellikle üç şekilde ortaya çıkar.

Birincisi: Jeopolitik baskı artar. Demem o ki; Kararsız görülen ülkeler görece büyük güçlerin rekabet alanına dönüşür.

İkincisi: Etki alanı daralır ve bu strateji üretemeyen ülkelerin başkalarının stratejisinin uygulama sahasına dönüşmesi demektir.

Üçüncüsü ise daha derindir: Zihinsel bağımlılık. Sonuçta bir ülke kendi stratejik kavramlarını üretemezse, başkalarının kavramlarıyla düşünmeye başlar ki; o noktada bağımlılık sadece ekonomik değil, zihinsel hâle gelir.

Türkiye Neden Bu Kadar Tedirgin Davranıyor?

Türkiye’nin temkinli davranmasının elbette sebepleri vardır. Ekonomik kırılganlıklar. Bölgesel krizler. NATO dengesi. Rusya ilişkileri. Orta Doğu riskleri ve evet bunların hepsi gerçek fakat strateji de başka bir gerçek daha vardır. Aşırı temkin bazen strateji değil korkunun diplomatik versiyonudur ve tam da bu yüzden devletler çoğu zaman savaşta değil, karar anında kaybeder.

Bugün bazı işaretler şunu gösteriyor: Türkiye büyük resmi görüyor fakat o resmin içine kendi çizgisini henüz tam olarak yerleştirebilmiş değil.

Türkiye’nin Asıl Meselesi Silah mı, Yoksa Zihinsel Egemenlik mi?

Çağımızda dünya yeni bir savaş biçimine girmiştir. Algı savaşları. Teknoloji savaşları. Anlatı savaşları ve zihin savaşları.

Bu nedenle modern çağın en büyük gücü artık yalnızca askeri kapasite değildir. Rakibin nasıl düşüneceğini ya da düşünmesi gerektiğini belirleyebilmektir.

Evet bir ülke görece güçlü ordular kurabilir ama kendi hikâyesini yazamıyorsa, başkalarının hikâyesinin içinde sıradan bir oyuncu olmaktan kurtulamaz.

Bu yüzden bugün zihinsel egemenliğin sahadaki karşılığı sadece diplomasi ya da görece güçlü ordulara sahip olmaktan ibaret değildir. Güç ve egemenlik; bunlara paralel doktrin üretmektir.Türkiye’nin savunma sanayiinde yakaladığı ivme bu açıdan da elbette önemli bir başlangıçtır fakat bu başarı; yapay zekâdan veri güvenliğine, enerji koridorlarından finansal teknolojilere kadar kendi kavramlarımızla desteklenmezse, askeri güç sadece bir enstrüman olarak kalır. Yani bir orkestra olur fakat orkestra şefi olamaz.

Türkiye Bu Büyük Oyunda Ne Yapmalı?

Türkiye için asıl mesele taraf seçmek değildir. Mesele kendi eksenini kurmaktır ve bu ne Batı’ya karşı olmak demektir. Ne de Doğu’ya yönelmek anlamına gelir. Bu çok daha derin bir meseledir. Bu, Türkiye’nin kendi stratejik aklını üretebilmesidir. Elzem olan budur çünkü STRATEJİK AKIL İTHAL EDİLEMEZ. İNŞA EDİLİR.

Ayrıca kendi eksenini kurmak dünyadan kopmak da değildir. Tam tersine bu; Batı ile eşitler arası bir ilişki kurarken, Doğu ile fırsat temelli ortaklık geliştirebilen vazgeçilmez bir merkez hâline gelmektir.

Sözün özü Türkiye artık bir “denge unsuru” olmakla yetinmemelidir. Kuralların yazıldığı masada oyunun kurucularından biri olmalıdır.

Son Soru: Türkiye Zaman mı Kazanıyor, Yoksa Geleceğini mi Kaybediyor?

Bugün dünya yeni bir düzen arıyor bu kesin. ABD görece küresel sistemi korumaya çalışıyor. Çin sistemi dönüştürmek istiyor. Rusya baskı üretiyor. İran dikkat dağıtıyor. Japonya denge arıyor ve malesef Türkiye hâlâ bir karar vermiş gibi görünmüyor.

Evet hâlâ zaman kazanıyor gibi görünebilir fakat stratejik açıdan zaman kazanmak her zaman kazandırmaz ve bazen zaman kazanmak sadece kaybetmenin makyajlanmış halidir ve bu kaybetmenin bedeli çoğu zaman çok ağır olur. Ayrıca kendi hikâyesini yazmak yerine başkasının senaryosunda zaman kazanmaya çalışanların ödeyeceği bedel de yalnızca toprak kaybı değildir. Asıl kayıp gelecektir.

Küresel Strateji ve Jeopolitik
Zihinsel Egemenlik ve Kognitif Savaş
Türkiye’nin Büyük Stratejisi
Yeni Dünya Düzeni Analizleri
Stratejik Akıl ve Devlet Yönetimi

Yorumlar

Yorum bırakın