Dünya bugün büyük bir paradoksun içinde yaşıyor: Hiç bu kadar çok “başarılı birey” olmamıştı ama hiç bu kadar başarısız toplumlar da görülmemişti. İnsanlar yükseliyor, sistemler çöküyor. Kariyerler ilerliyor, adalet geriliyor. Çocuklar “iyi” okullara giriyor, ama toplum sınıfta kalıyor. Bu bir tesadüf değil. Bu, zihinsel bir kopuşun sonucudur.
“Bir toplum, bireysel kurtuluşları çoğalttıkça kolektif çöküşünü hızlandırır.”
Bugün en yaygın savunma cümlesi şudur: “Ben kendi alanımı çözdüm.” Çocuğunu iyi bir okula sokan, eğitimi çözüldü sanıyor. Kendi çevresinde saygı gören, adalet meselesini rafa kaldırıyor. Ekonomik olarak ayakta duran, yoksulluğu soyut bir istatistik gibi izliyor. Bu yaklaşım ilk bakışta makul görünür ama tam da bu makullük, sistemleri içten içe çürüten şeydir çünkü toplumlar, en çok görece makul gerekçelerle çöker.
“Felaketler, radikal kötülüklerle değil; makul sessizliklerle büyür.”
Asıl sorun cehalet değildir. Cehalet görünürdür, tartışılır, ezberi terk ederek aşılır. Asıl sorun, eğitimli sessizliktir. Yanlışı görebilecek donanıma sahip olup, o yanlış karşısında susmayı tercih eden akıldır. Bugün dünya, bilgi eksikliğinden değil; bilginin ahlâkî ve zihinsel sorumluluğa dönüşememesinden krize girmiştir.
“Bilgi, sorumlulukla birleşmediğinde sadece konfor üretir.”
Toplumlar genellikle zalimlerden değil, “işini bilen ama sesini çıkarmayanlardan” zarar görür. Çünkü zalimler sınırlıdır ama sessiz kalanlar çoğunluktur. Burada kritik bir kırılma vardır: İnsanlar artık kendilerini sistemin parçası olarak görmüyor. “Ben farklıyım” diyor. “Ben bilinçliyim”, “Ben entelektüelim”, “Benim tahsilim var.” Oysa sistemler, sadece bilinçsizler tarafından ayakta tutulmaz. Bilinçli olup susanlar tarafından da taşınır.
“Bir düzeni en uzun süre ayakta tutan şey, ona karşı çıkabileceklerin suskunluğudur.”
PEKİ ÇÖZÜM NEREDE?
Çözüm, büyük devrim çağrılarında değil. Çözüm, zihinsel mimarinin yeniden kurulmasında.
İlk adım şudur: Bireysel başarıyı, toplumsal sorumluluğun yerine koymayı bırakmak çünkü kişisel kurtuluş, kamusal çöküşü telafi edemez. Aksine, çoğu zaman onu hızlandırır.
İkinci adım: Seyirci ahlâkını terk etmek. Yanlışı görmek yetmez; yanlış karşısında nerede durulduğu belirleyicidir. Sessizlik, tarafsızlık değildir. Sessizlik, mevcut duruma verilen onaydır.
“Sessiz kalanlar, sonuçlara da ortaktır.”
Üçüncü adım: Küçük ama sistematik itirazlar geliştirmek. Herkes dünyayı değiştiremez ama herkes bulunduğu alanın dilini değiştirebilir. Yanlışı normalleştirmemek, liyakati savunmak, doğruyu gündelik hayatta yalnız bırakmamak… Toplumlar tam da bu küçük tutumların toplamıyla dönüşür.
Dördüncü adım: Konforun kutsallığını sorgulamak. Hiçbir tarihsel dönüşüm konfor alanları korunarak gerçekleşmemiştir. Bedel ödemekten kaçılan her an, geleceğin bedelini büyütür.
“Konforunu koruyanlar düzeni sürdürür, risk alanlar tarihi değiştirir.”
VE SON ADIM: Sorumluluğu ertelememek. “Bir gün” denilen her cümle, mevcut düzenin lehine çalışır. Değişim, hazır hissettiğinde değil; artık kaçamayacağını fark ettiğinde başlar.
Bugün dünyayı değiştirmeye çağırmak romantik bulunuyor. “Gerçekçi değil” deniyor. Oysa gerçekçi olmayan, mevcut gidişatın sürdürülebileceğine inanmak. Unutulmasın bugün çocuklarını kurtaran ama dünyayı umursamayanlar, uzun vadede çocuklarını da kurtaramaz çünkü çöken toplumlar, en güvenli sandığımız alanlara bile sızar.
Artık soru “Kim suçlu?” değildir. Bu soru zihni rahatlatır ama hiçbir şeyi değiştirmez. Asıl soru şudur: Bugün, bulunduğun yerde, hangi yanlışın ortağı olmamayı seçiyorsun?
“Dünya, kötüler yüzünden değil; sıranın kendisine geldiğini fark etmeyenler yüzünden değişmez.”
Bu yüzden gerçek şudur: Bu düzeni değiştirecek olan “birileri” yoktur ve bu cümlem bir motivasyon cümlesi değildir; soğuk, sert, kaçışı olmayan bir hakikattir. ÇÖZÜM SENDE!
Gürkan KARAÇAM

Yorum bırakın