Bazen bir ülkenin en önemli meseleleri büyük krizlerde değil, en sıradan görünen zorunluluklarda ortaya çıkar. Araç muayenesi gibi. Kimse bunu konuşmak istemez ama herkes yaşar ve yaşanan her zorunlu deneyim, devletin vatandaşla kurduğu ilişkinin sessiz bir ölçümüdür.TÜVTÜRK tartışması tam da bu yüzden önemlidir. Çünkü mesele bir şirketin adı değildir. Mesele şudur: Devlet, zorunlu bir hizmeti vatandaş için daha adil, daha anlaşılır ve daha güven veren hâle nasıl getirir?
“Zorunlu olan, karmaşık olmak zorunda değildir.”
Bugün hissedilen rahatsızlık, teknik bir ayrıntıdan çok daha fazlasıdır. İnsanlar aslında şunu söylüyor: Bu sistemde kendimi muhatap hissediyor muyum, yoksa sadece mecbur muyum? Bu soruya verilen cevap, kamulaştırma çağrılarını da rekabet taleplerini de doğuruyor. O hâlde meseleyi doğru yerden ele almak gerekir.
Önce kamulaştırma…
Kamulaştırma, vatandaşın zihninde “devlet sahip çıksın” beklentisidir. Devletin görünür olmasını, sorumluluğu üstlenmesini, adalet hissini güçlendirmesini ister. Stratejik alanlarda bu son derece meşru bir beklentidir ama burada kritik bir nokta vardır: Sorun gerçekten kimin işlettiği mi, yoksa nasıl işletildiği mi?
Eğer sorun; tek seçenek olması, fiyatın gerekçesinin bilinmemesi ve itiraz yolunun zayıf olmasıysa, aynı sistemi devletin işletmesi tek başına çözüm olmaz. Çünkü vatandaş için değişen sadece tabeladır.
“Yöntem değişmeden, sonuç değişmez.”
Peki rekabet?
Rekabet ilk bakışta cazip bir çözümdür. Daha çok seçenek, daha iyi hizmet beklentisi doğurur ama zorunlu hizmetlerde rekabet kontrolsüz bırakılırsa bu kez başka bir sorun çıkar: Karmaşa. Vatandaşın korunmadığı, standartların net olmadığı bir rekabet, adalet üretemez. O zaman doğru soru şu değildir: Kamulaştırma mı, rekabet mi? Doğru soru: Devlet bu alanı nasıl akıllıca düzenler?
Çözüm aslında oldukça nettir ve karmaşık değildir.
BİR: Devlet, oyunun kurallarını net koyar.Standartlar açık olur. Hangi kriterle karar verildiği, neden geçildiği ya da kalındığı anlaşılır olur. Vatandaş “neden” sorusunun cevabını görür.
İKİ: Rekabet varsa, kamu yararıyla sınırlı olur.Birden fazla işletmeci olabilir ama hepsi aynı kurallara tabidir. Fiyatlar keyfî değildir, üst sınırları bellidir. Denetim düzenli ve görünürdür.
ÜÇ: İtiraz gerçek bir hak olur.Vatandaşın itirazı bir dilekçe yükü değil, sistemin doğal parçası hâline gelir. İtiraz edildiğinde ne olacağı, kimin bakacağı, ne kadar sürede sonuçlanacağı önceden bellidir.
DÖRT: Devlet, hakem rolünü üstlenir.Her şeyi kendisi yapmak zorunda kalmaz ama her şeyin nasıl yapılacağını belirler. Gerekirse müdahale eder, gerekirse geri çeker, gerekirse kamulaştırır. Bu baştan tanımlıdır; sürpriz değildir.
“Devletin gücü, her işi yapmasında değil; her işin adil yapılmasını sağlamasındadır.”
Bu yaklaşım, kamulaştırmayı da rekabeti de doğru yerine koyar. Kamulaştırma bir tehdit değil, son güvence olur. Rekabet bir amaç değil, araç hâline gelir. Vatandaş ise neyin neden olduğunu bilir.
İşin ulusal güvenlik boyutu da burada başlar. Çünkü güvenlik sadece sınırda değil, gündelik hayatta inşa edilir. Vatandaş, zorunlu bir hizmette adalet görüyorsa devlete güvenir. Güven varsa kriz anında refleks vardır. Güven yoksa en güçlü söylem bile karşılık bulmaz, ki DIŞ GÜÇLER büyütecek sorun ister; Gezi Olaylarında olduğu gibi bir ağaç meselesinden bin “anlam” çıkaranlar , bir polis memurumuzun ölümüne sebep olanlardan neler çıkarmaz.
Eğitim meselesi de bu zincirin en önemli halkasıdır. Çünkü bu sistemler, sorgulayan bireyler olmadan ayakta kalamaz. Eğitim; “neden böyle?” demeyi öğrettiği ölçüde devleti güçlendirir. Neden böyle , neden şimdi , kimin işine yarar vesaire sorularını soramayan zihinler birer istihbarat ürünü olan sosyal medya akımlarının gürültüsünde kaybolur.
“Düşünen vatandaş, devlete yük değil; devletin sigortasıdır.”
Kanımca TÜVTÜRK tartışması bize şunu öğretir ya da öğretmelidir: Daha iyi bir devlet mümkündür ve bu, bağırarak değil akıllıca tasarlayarak olur. Bu bağlamda kamulaştırma da rekabet de cevap olabilir.
Ama asıl cevap şudur:Zorunlu hizmetlerde devlet, vatandaşa mecburiyet değil adalet hissettirmelidir.Bunu başaran bir sistem için ise kimse sokaklarda slogan atarak aparat olmaz. Herkes sadece şunu der:
“Tamam artık; DEVLET benim , DEVLET BENİM”
GÜRKAN KARAÇAM

Yorum bırakın