Bu Ülkede Gerçekten Cehaletten mi Korkuyoruz, Yoksa Zekânın Hak Ettiği Yere Gelmesinden mi?

Bir insan düşünün…

Kendisini anlatmaya kalksa abartı sanılacak bir hayatı olduğu için susmayı tercih eden bir insan. Akademisyen değildir ama yıllar içinde birçok akademisyenden daha fazla bilimsel makale yazmıştır. Yaz kış, uykusunu dört saatin üstüne pek çıkarmamıştır; çünkü zamanı çoğaltmanın yolunun, ihtiyaçtan fazla uykudan kurtulmak olduğunu öğrenmiştir. Her gün bir kitabı bitirmek onun için bir marifet değil, zihnini ayakta tutmanın doğal bir yoludur.Matematik öğretmenliği okumuş, ardından hukuk fakültesini bitirmiştir. Farklı disiplinler aynı zihinde buluşmadan düşüncenin derinleşmeyeceğini fark etmiştir. İstihbarattan kişisel gelişime uzanan pek çok eğitim almış, kitaplar ve şiirler yazmış, kavramlar üzerine çalışmış, çok sayıda gazeteye ve dergiye makale ve şiir yazmıştır. Yakın dövüşle ilgilenmiş, siyah kemer sahibi olmuştur. Yaşına takılmadan, elli yaşında yeniden üçüncü kez öğrenci olmayı göze alarak yüksek lisansa başlamıştır. Çünkü öğrenmenin bir noktada tamamlanmadığını, insanın ancak vazgeçtiğinde durduğunu bilir.

Şimdi şu soruyu sormak gerekir: Böyle bir insan neden rahatsızlık verir?

Rahatsız eden şey başarı değildir. Çünkü başarı uzaktan alkışlanabilir. Rahatsız eden şey, istikrardır. Sessiz, gösterişsiz ama sürekliliği olan bir çaba… Çünkü bu çaba, başkalarının kendileriyle ilgili kurduğu rahat cümleleri bozar. “Zamanım yoktu”yu, “şartlar elvermedi”yi, “bu ülkede olmaz”ı sorgulatır.

İnsanlar çoğu zaman kendilerinden daha fazlasını yapan biriyle karşılaştıklarında farkında olmadan savunmaya geçer. Bu kötü niyet değildir; insan doğasıdır. İlham almak zahmetlidir. Kendine bakmayı gerektirir. Oysa mesafe koymak daha kolaydır. “Ben yapamıyorsam, demek ki yapılmamalı.” Ve eğer biri yapıyorsa, mutlaka bir sebebi vardır; şans, hile, aşırılık… Çünkü aksi hâlde, insan kendi konfor alanıyla yüzleşmek zorunda kalır.

Oysa mesele çok daha sade. Konfor bozulduğunda zihin rahatsız olur. Bu rahatsızlık çoğu zaman yanlışla değil, hareketsizlikle ilgilidir. Düşünen, okuyan, bağ kuran bir insan; sesini yükseltmeden de bulunduğu ortamı değiştirir. Çünkü o insan, farkında olmadan bir soru bırakır: “Sessizce değişen biri mi daha tehlikelidir, hiç değişmeyen bir kalabalık mı?”

Bu ülkede zekâ çoğu zaman yanlış anlaşılır. Zekâ, kibir sanılır. Derinlik, tehdit gibi algılanır. Oysa burada söz konusu olan bir üstünlük iddiası değil, uzun bir emek yolculuğudur. Uykudan, kolaylıktan, ertelemekten vazgeçmenin hikâyesidir bu. Ve bu hikâye, herkese aynı duyguyu vermez. Kimi “ben de yapabilirim” der, kimi sessizce uzaklaşır.Hâsılı; üreten insanlar çoğu zaman yalnız kalır. Bu bir bedel değil, bir sonuçtur. Çünkü üretim, kalabalığın alıştığı ritmi bozar ama zamanla şunu da öğretir: Alkış da, koltuk da, unvan da geçicidir. Kalıcı olan, insanın kendi içinde kurduğu düşünce düzenidir.

Belki de mesele en başından beri şudur: Bu ülkede asıl korkulan cehalet değildir. Cehaletle yaşanır. Asıl zor olan, zekânın hak ettiği yere gelmesidir. Çünkü o zaman kimse başkasını suçlayamaz. Herkes, dönüp kendi yoluna bakmak zorunda kalır ve bu, çoğu insan için en sessiz ama en ağır yüzleşmedir.

Gürkan KARAÇAM

Yorumlar

Yorum bırakın