Casusluk dönemi bitti derken kastettiğim şey, ajanların ortadan kaybolması değil; merkezin yer değiştirmesidir. Eskiden istihbarat, gerçekliğin peşinden giderdi. Şimdi gerçeklik, istihbaratın önünden yürüyor gibi gösteriliyor. Oysa yürüyen gerçeklik değil; onun sahne düzenidir. Sahne, ışık, kamera açısı ve alkış işaretleri… Yeni çağın istihbaratı tam olarak bunları kurar.
Somut başlayayım.
Bir olay düşünelim: Büyük bir ifşa ortaya çıkıyor. Belgeler var, isimler var, bağlantılar var. Klasik refleks, “doğru mu yanlış mı?” sorusunu sormaktır. Yeni mimaride ilk soru bu değildir. İlk soru şudur: Bu olay hangi duyguya bağlanacak? Öfkeye mi? Alaya mı? Korkuya mı? Yorgunluğa mı?
Eğer öfkeye bağlanırsa kitleler kısa sürede tükenir. Eğer korkuya bağlanırsa savunma refleksi doğar. Ama eğer alaya bağlanırsa… İşte asıl ustalık burada başlar. Alaya bağlanan gerçek, araştırılmaz. “Komik” olan şey ciddiye alınmaz. Ciddiye alınmayan şey takip edilmez. Takip edilmeyen şey denetlenmez. Denetlenmeyen alan ise kapalı operasyon alanıdır.
Bu yüzden modern istihbarat, yalan üretmekten çok “gülme üretir”. Gülme, çağın en etkili susturucusudur.
Bir başka örnek: “Komplo” etiketi. Bu etiket, sanıldığı gibi yanlış bilgiyle mücadele aracı değildir. Aksine, doğruyla yanlış arasındaki ayrımı anlamsızlaştırma aracıdır. Çünkü bir iddiaya “komplo” dediğin anda, onun doğruluğunu çürütmüş olmazsın; onu konuşmaya değmez ilan etmiş olursun. Bu çok kritik bir farktır. Yanlışlanan iddia hâlâ ciddidir; sadece hatalıdır. Komplo diye etiketlenen iddia ise çocukça, paranoyak, utanılacak bir şey hâline getirilir. Böylece iddiayı savunan değil, iddiayı soran bile savunma pozisyonuna düşer.
Bu noktada istihbarat, gazeteci kılığına girmez; sosyolog kılığına girer. “Toplum psikolojisi”nden, “kolektif paranoya”dan, “bilgi kirliliği”nden bahseder. Dil yumuşaktır, ton bilimseldir, niyet masum görünür. Ama sonuç nettir: Soru sormanın maliyeti yükseltilir. Zihin yorulur. İnsan, “ya yanlış anlaşılırsam” korkusuyla susar.
Bu suskunluk, baskıyla değil; sosyal utançla sağlanır. Ve sosyal utanç, tarihteki en ucuz ve en etkili kontrol mekanizmalarından biridir.
Bir başka somut alan: “Fact-check” kültürü. Gerçek denetimi kulağa çok masum gelir. Kim karşı çıkabilir? Ama mesele şudur: Neyi denetliyorsun, neyi denetlemiyorsun? Hangi iddia hızla mercek altına alınıyor, hangisi haftalarca gündemde kalıyor? Daha da önemlisi: Denetim dili nasıl kuruluyor? Bir iddiayı “yanlış” diye etiketlemekle, “eksik bağlam” diye etiketlemek arasında devasa bir fark vardır. “Eksik bağlam” etiketi, iddiayı tamamen çöpe atmaz; onu belirsizlik çamuruna bulayıp işlevsizleştirir. Okuyucu şu hissi yaşar: “Bu konu net değil, zaten kimse tam bilmiyor.” Net olmayan şeyle kim uğraşır? Uğraşmaz. İşte hedef tam olarak budur: Netliği öldürmek.
Yeni çağın istihbaratı için hakikatin tamamen yok olması gerekmez. Hakikatin bulanık olması yeterlidir.
Algoritmalar bu işin görünmeyen askerleridir. Bir içeriği yasaklamazlar; sadece yavaşlatırlar. Önüne engel koymazlar; yanına dikkat dağıtıcılar koyarlar. Bir iddianın yanına, onunla hiçbir ilgisi olmayan ama daha duygusal, daha eğlenceli, daha kışkırtıcı içerikler eklenir. İnsan zihni sınırlıdır. Aynı anda iki derin meseleye odaklanamaz. Böylece ciddi konu, hafif gürültünün içinde kaybolur. Kimse “yasaklandı” diyemez. Ama kimse de “ulaşabildim” diyemez.
Bu mimaride en tehlikeli şey, açık yalan değildir. Açık yalan kolay yakalanır. En tehlikeli şey, önemsizleştirilmiş doğrudur.
Bir de “UZMAN” meselesi var. Yeni çağda uzmanlık, bilgi derinliğiyle değil; ekran uyumuyla ölçülür. Kısa konuşan, net cümleler kuran, tereddüt göstermeyen, ses tonunu iyi ayarlayan kişi “güvenilir” kabul edilir. Oysa gerçek hayatta derin bilgi tereddüt doğurur. Tereddüt, cümleleri uzatır. Uzun cümleler algoritmaya yenilir. Algoritmaya yenilen uzman, sahneden düşer. Sahneye kalan ise genellikle en az bilen ama en iyi konuşandır.
Bu, tesadüf değildir. Bu, gerçekliğin tasarımında bilginin değil, sunumun esas alınmasının doğal sonucudur.
Buraya kadar anlattıklarım şunu gösteriyor: İstihbarat artık sadece rakibin planlarını çalmaya odaklanmıyor; rakibin düşünme ritmini bozuyor. Ritmi bozulan akıl, kendi kendini sabote eder. Yanlış kararlar alır. Yanlış zamanda konuşur. Yanlış kişilere güvenir. Ve en kötüsü, bütün bunları kendi seçimi sanır.
PEKİ SAVUNMA?
Savunma, “doğru bilgi” stoklamak değildir. Doğru bilgi çağında yaşamıyoruz. Savunma, doğru sırayı kurabilmektir. Hangi bilgi önce, hangisi sonra? Hangi duyguya kapılmadan, hangi soruyu sormalıyım? Bu bir zihinsel eğitim meselesidir; teknik değil.
Bir toplum, her iddiaya aynı hızla tepki veriyorsa savunmasızdır. Her şeye aynı düzeyde öfkelenen, aynı düzeyde gülen, aynı düzeyde korkan toplumlar kolay yönlendirilir.
Zihinsel egemenlik, duygu skalasını koruyabilmektir.
Ne her şeye inanmak ne de her şeye gülmek… İkisi de teslimiyettir. Biri saf teslimiyet, diğeri kibirli teslimiyet.
Yeni çağda en stratejik soru şudur:“Bu bilgi bende hangi duyguyu üretmek için karşıma çıktı?” Bu soruyu sorabilen zihin, manipülasyondan bir adım uzaklaşır. Çünkü istihbaratın yeni silahı bilgi değil; duygudur. Duyguyu yöneten, anlamı yönetir. Anlamı yöneten, davranışı yönetir. Davranışı yöneten ise artık orduya ihtiyaç duymaz.
Son cümlem net olsun: Yeni çağda gerçeklik kaybolmadı. Gerçeklik tasarlandı. Ve tasarlanmış bir gerçeklikte özgürlük, “bilgiye erişim” değil; düşünme disiplinidir. Düşünme disiplini olmayan toplumlar, en doğru bilgiye bile yanlış yerden bakar. Yanlış yerden bakılan hakikat ise hakikat olmaktan çıkar; sadece dekor olur.
İstihbarat artık bilgi toplamıyor.Gerçekliği sahneliyor.Ve sahneyi alkışlayan kalabalık, çoğu zaman oyunun parçası olduğunu fark etmiyor.
Gürkan KARAÇAM

Yorum bırakın