EPSTEIN DOSYASI: SUÇUN KENDİSİNDEN ÇOK, SİSİN MİMARİSİ

Bu mesele “bir ada skandalı” diye anlatıldığında, asıl mekanizma ıskalanır. Çünkü burada konuşulması gereken şey yalnızca suçun vahşeti değil; suçun etrafına örülen bilgi sisinin nasıl bir ulusal güvenlik problemi hâline geldiğidir. Bazı dosyalar vardır: İçeriği kirli olduğu kadar, dolaşıma sokuluş biçimi de stratejiktir. Epstein başlığı tam olarak böyle bir dosyadır; hem içeride suç vardır, hem dışarıda algı operasyonu. Ve bazen en büyük operasyon, suçu değil; suçun konuşulma şeklini yönetmektir.

İstihbarat dünyasında “gizlemek” çoğu zaman ilkel bir yöntemdir. Modern yöntem şudur: Hakikati saklamaz, hakikatin etrafına gürültü koyarsın. İnsan zihni, tek bir doğruyu taşımakta zorlanır; ama yüz tane iddiayı aynı anda görünce daha hızlı yorulur. Yorulan zihin “kanıt” aramaz; “hikâye” seçer. İşte bu yüzden, kanıtlanabilir suçların yanına bir anda kanıtsız ve grotesk iddialar eklenir; ritüel, kanibalizm, şeytanlaştırma gibi uç anlatılar dolaşıma sokulur. Bu, gerçeği güçlendirmez; gerçeği aşırılaştırarak itibarsızlaştırır. Sonunda ortaya şu çıkartma yapılır: “Bu dosyayı konuşan herkes komplo kuruyor.” Böylece gerçek mağdurların adalet arayışı, bir propaganda çamuruna gömülür.

Ulusal güvenlik açısından bakınca mesele daha da netleşir: Böyle dosyalar, yalnızca bireysel suçların değil, şantaj mimarisinin potansiyel altyapısıdır. Şantaj, istihbaratın en ucuz ama en etkili silahıdır; çünkü hedefi ikna etmeye çalışmaz, hedefi yönetilebilir hâle getirir. Yönetilebilirlik ise çoğu zaman para ile değil, utanç ve korku ile satın alınır. Eğer bir ağ, güçlü insanları aynı fotoğraf karesinde, aynı uçuş manifestosunda, aynı “tanışıklık” zincirinde toplayabiliyorsa, artık o ağ bir suç örgütü olmaktan çıkıp politik ve bürokratik karar mekanizmalarını etkileyebilen bir basınca dönüşür. Bu noktada ada, ev, uçak, davet; hepsi aynı şeyin farklı yüzleridir: bağ kurma, kayıt alma, ilişki üretme, gerektiğinde de ilişkiyi silaha çevirme.

“Peki neden şimdi?” sorusu burada asıl kilittir. Çünkü bazı konular, kendiliğinden popüler olmaz; popülerleştirilir. Bazen seçim dönemleri, bazen büyük kriz eşikleri, bazen yeni ittifak arayışları, bazen de kurumlar arası güç mücadeleleri… Böyle anlarda toplumun dikkati bir yöne akıtılır: Dikkat nereye giderse, enerji oraya gider. Enerji nereye giderse, itiraz kapasitesi orada tükenir. İşin sinematik tarafı şudur: Kitleler bir skandalın peşinde koşarken, gerçek politik-ekonomik kararlar sessizlikte alınır. Bu örtme bazen “bir şeyi saklamak” için değil; bir şeyi rahatça yapmak içindir.

Gürültü, sadece perde değildir; aynı zamanda alıştırma aracıdır.Kognitif mimari açısından mesele daha da sertleşir: Zihin, sürekli şok içeriklerle beslenirse, bir süre sonra “tehdit algısı” kalıcılaşır. Kalıcı tehdit algısı iki sonuç üretir: Ya paranoya ve komplo bağımlılığı, ya da tam tersi; duyarsızlık ve teslimiyet. İkisi de iyi değildir. İkisi de karar kalitesini düşürür. Toplumun bilişsel altyapısı bozulduğunda, artık hakikat “kanıtla” değil, “tarafla” seçilir.

O anda adalet de zayıflar, hukuk da. Çünkü hukuk, duygunun üzerine değil; delilin üzerine kurulur. Delil konuşulmadığı yerde, hukukun yerini slogan alır.Hukuk sabotajı tam da burada devreye girer. Bir dosyayı hukuken etkisizleştirmenin en pratik yolu, onu “konuşulamaz” hâle getirmektir. Bunun da en kestirme yolu, dosyayı aşırı iddialarla şişirip kamuoyunda “akıl dışı” damgası yemesini sağlamaktır. Böylece savcılar ve mahkemeler değil belki, ama kamuoyu “Bu işin sonu yok” hissine sürüklenir. Sonrası yorgunluk: “Zaten kimseye bir şey olmaz.” Yorgunluk ise sistemin en büyük zırhıdır. Çünkü adalet, sadece mahkeme salonunda değil; toplumun ısrarlı hafızasında yaşar. Hafıza kırılırsa, suç tekrar eder.

Kimlerin işine yarıyor?” sorusunun cevabı tek bir kimlikte, tek bir lobide, tek bir ülkede aranırsa hata yapılır. Büyük dosyaların gerçek sahipleri çoğu zaman “etiket” taşımaz; ağ taşır. Ağ dediğim şey; medya, teknoloji, finans, siyaset, bürokrasi, istihbarat ve hukuk hattının birbiriyle temasıdır. Bu temasın içinde herkes birbirini sever demek değildir; çoğu zaman birbirini kullanır, birbirinden korkar, birbirini dengelemeye çalışır.

Dolayısıyla bu dosyanın bir anda popülerleşmesi, tek bir elin değil; çoğu zaman çoklu çıkarların aynı anda hizalanmasının sonucudur. Bir taraf gündem yönetir, bir taraf rakip yıpratır, bir taraf dikkat dağıtır, bir taraf mağduru itibarsızlaştırır, bir taraf da kendi dosyasını görünmezleştirir.

Bu yüzden doğru okuma şudur: Meseleyi “en korkunç iddia” üzerinden değil; en doğrulanabilir veri üzerinden yürütmek gerekir. Uç iddialar zihni esir alır; doğrulanabilir veriler zihni özgürleştirir. Bir olayın içine ne kadar çok mit enjekte edilirse, o olayın içindeki gerçek o kadar kolay boğulur.

Hakikatin düşmanı bazen yalan değildir; yalanın çokluğudur.Ne yapılabilir? Önce zihinsel disiplin: “Gördüm, duydum, paylaştım” zinciri yerine “duydum, kanıt aradım, bağlam sordum, öyle konuştum” zinciri. Sonra hukuki disiplin: İsim listeleriyle değil, delil standardıyla konuşmak. Sonra güvenlik disiplini: Bu tür dosyaların toplumu nasıl kutuplaştırdığını fark edip, kutuplaşmayı değil hesap verilebilirliği büyütmek. Ve nihayet etik disiplin: Mağdurların acısını bir siyasi menzile taşıyıp araçsallaştırmamak; çünkü araçsallaştırılan her acı, bir sonraki acının önünü açar.

Bazen en büyük cesaret, en büyük iddiayı atmak değil; en büyük gürültünün içinde kanıtı sabırla savunmaktır. Bu dosya bir kez daha şunu gösteriyor: Karanlık ağlar, sadece suç işleyerek değil; zihni dağıtarak da kazanır. O yüzden asıl mücadele, “kim daha yüksek bağıracak” mücadelesi değil; “kim daha soğukkanlı, daha delilci, daha adalet merkezli kalacak” mücadelesidir.

Hakikat, bağırana değil; direnerek ayıklayana görünür.

Gürkan KARAÇAM

Yorumlar

Yorum bırakın