Devletler genellikle güçlerini kaybettikleri gün değil, zamanı yanlış okudukları an yenilir. Çünkü tarih, zayıfları değil; gecikenleri affetmez. Strateji bu yüzden geleceği tahmin etme oyunu değildir. Strateji, zamanın hangi noktada kırılacağını sezip iradeyi o kırılma noktasına yerleştirme sanatıdır. Zamanı okuyamayan güç, gücünü taşımayı da beceremez.
Ulusal güvenlik çoğu kez silahlar, sınırlar ve sayılar üzerinden tartışılır. Oysa asıl güvenlik, devletin ne zaman neyi yapmayacağını bilmesidir. Aşırı refleks, zayıflığın; ölçülü sessizlik ise derinliğin işaretidir. Güvenlik, korkunun büyütülmesiyle değil, belirsizliğin yönetilmesiyle sağlanır. Belirsizliği yönetemeyen devlet, kendi toplumuna tehdit üretmeye başlar.
İstihbarat tam bu noktada devreye girer. Ama istihbarat, veri toplama faaliyeti değildir. Veri, herkesin ulaşabildiği ham maddedir. İstihbarat ise verinin anlam, bağlam ve zaman içinde süzülmüş hâlidir. Bilgi çokluğu akıl üretmez; hatta çoğu zaman aklı felç eder.
Devletler bilgiyle değil, doğru yorumlanmış sessizliklerle ayakta kalır. Bu yorumlama kapasitesi yoksa hukuk bile işlevini yitirir. Çünkü hukuk yalnızca kurallar bütünü değildir; gücün kendini sınırlama iradesidir. Kendini sınırlayamayan güç, önce keyfileşir, sonra meşruiyetini kaybeder. Meşruiyetini kaybeden her güç, eninde sonunda sertliğe yaslanır. Sertlik arttıkça adalet azalır; adalet azaldıkça devlet, kendi toplumuyla arasına mesafe koyar. O mesafe büyüdüğünde, düşman artık dışarıda değil, içeridedir.
Bu yüzden eğitim meselesi sadece pedagojik bir tartışma değildir; varoluşsal bir güvenlik meselesidir. Eğitim, bireye bilgi yüklemek için değil; devlete nasıl düşünen bir toplumla devam edeceğini belirlemek için vardır. Ezberleyen toplumlar itaat eder; düşünen toplumlar sorumluluk alır. Sorumluluk almayan bir toplumun güvenliği, sürekli baskı gerektirir. Baskıyla ayakta duran hiçbir düzen kalıcı değildir.
İşte tam bu noktada bütün parçaları bir araya getiren esas kavram ortaya çıkar: kognitif mimari. Kognitif mimari, kurumların değil; aklın organizasyonudur. Strateji yön gösterir, güvenlik alan açar, istihbarat derinlik kazandırır, hukuk meşruiyet üretir, eğitim süreklilik sağlar. Ama bunlar tek bir zihinsel mimariye bağlanmadığında, devlet çok şey yapar ama hiçbir şeyi tam yapamaz.
Türkiye’nin temel meselesi güç eksikliği değildir. Türkiye’nin meselesi, gücün akla, aklın sisteme, sistemin de medeniyet sürekliliğine bağlanıp bağlanmadığıdır. Parça parça doğrularla yürüyen devletler, bütünlüklü krizlere yenilir. Oysa bütünlüklü akıl, krizleri avantaja dönüştürür.
Gerçek çözüm yeni kurumlar kurmak değil; mevcut kurumları aynı zihinsel koordinatlarda konuşturmaktır. Aynı dili değil; aynı aklı paylaşmaktır. Çünkü devletler konuşarak değil, aynı şeyi düşündüklerinde güçlü olur. Düşünce dağınıksa, karar dağılır; karar dağınıksa, gelecek başkalarının inisiyatifine kalır.
Sonunda geriye tek bir hakikat kalır: Devletler yıkılmaz; zihinsel tutarlılıklarını kaybettiklerinde çözülür. Zaman beklemez. Güç affetmez. Tarih tekrar etmez. Ama doğru akıl, her çağda kendine yer açar.
Türkiye’nin ihtiyacı tam olarak budur: Zamanı okuyan, gücü sınırlayan, bilgiyi süzen, hukuku meşruiyet üreten, eğitimi akıl inşa eden tek parça bir devlet zihni. Egemenlik tam da burada başlar. Haritada değil; zihinde.
Gürkan KARAÇAM

Yorum bırakın