Ekonomiler cevaplarla değil, sorularla yönetilir. Yanlış soruların hâkim olduğu bir ülkede en doğru cevaplar bile israf olur. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur: Ekonomi bozulduğu için yanlış sorular sormuyoruz; yanlış sorular sorduğumuz için ekonomi düzelmiyor. Tartışma gürültülü, veri bol, yorum çok; fakat zihinsel derinlik eksik. Çünkü herkes aynı yere bakıyor ama aynı yerden bakmıyor.
Bugün ekonomi konuşulurken sorulan sorular şunlar: Faiz kaç olmalı? Kur nereye gider? Enflasyon ne zaman düşer? Bunlar ekonomi sorusu değildir; ekonominin ateşini ölçen termometre okumalarıdır. Ateşi ölçmek hastayı iyileştirmez. Rakamlar semptomdur; hastalık zihniyettir. Türkiye’nin asıl meselesi, rakamların bozulması değil; rakamları üreten yapının her krizde aynı yerinden kırılmasıdır.
Yanlış soru şuradan başlar: “Bu krizi nasıl atlatırız?” Doğru soru şudur: “Neden her krizi aynı şekilde yaşıyoruz?”
Çünkü Türkiye ekonomisi uzun süredir değer üretme kapasitesi üzerinden değil, idare etme refleksi üzerinden yönetiliyor. Kriz geliyor, ayar yapılıyor; baskı artıyor, müdahale ediliyor; geçici rahatlama oluyor, mesele kapanıyor. Bu bir ekonomi politikası değildir; bu bir erteleme döngüsüdür. Ertelenen sorun büyür, çözülen sorun küçülür.
Bir başka yanlış soru daha var: “Nasıl büyürüz?” Bu soru eksiktir. Asıl soru şudur: “Ne pahasına büyüyoruz?”
Büyüme kutsal bir hedef değildir; yönü olmayan büyüme, şişkinliktir. Tüketimle şişen bir ekonomi, üretimle güçlenemez. Şişen şey büyümez; patlamaya yaklaşır. Eğer büyüme; sanayiyi, teknolojiyi, beşerî sermayeyi ve verimliliği yukarı taşımıyorsa, bu büyüme gelecekten borç almaktır.
Ekonomi tartışmalarındaki en büyük zihinsel hata, para politikasıyla her şeyin çözülebileceği inancıdır. Para, ekonominin kalbi değildir; kan dolaşımıdır. Kalp zayıfsa, kanı hızlandırmak fayda değil zarar üretir. Türkiye’nin sorunu “ne kadar para var?” sorusu değildir; paranın hangi alanlara aktığı ve hangi alanların kuruduğu sorusudur. Para, karakteri olan bir akıştır; nereye yönlendirirseniz ekonomi ona benzer.
Yanlış soruların en tehlikelisi ise şudur: “Bu yükü toplum ne kadar taşır?” Bu soru çözüm üretmez; tükenmeyi normalleştirir. Doğru soru şudur: Bu yük neden sürekli aynı kesimlerin sırtına biniyor?
Ekonomi yalnızca gelir dağılımı meselesi değildir; yük dağılımı meselesidir. Yük adil dağılmıyorsa, rakamlar düzelmiş görünse bile toplum yıpranır. Yıpranan toplum, hiçbir reformu uzun süre taşıyamaz.
Şimdi asıl zor yere gelelim: ÇÖZÜM! Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değil, yeni bir soru mimarisidir. İlk kez buradan bakmak zorundayız.
BİRİNCİ ÇÖZÜM: Ekonomiyi “kriz yönetimi” dilinden çıkarıp dayanıklılık mimarisi diline taşımak. Dayanıklılık, her darbeye karşı koymak değil; darbenin etkisini sınırlayacak yapıları önceden kurmaktır. Bunun yolu; üretim kapasitesini, tedarik zincirlerini, kritik sektörleri ve insan kaynağını stratejik önceliklere göre yeniden sınıflandırmaktan geçer. Her sektör eşit değildir; her büyüme kalıcı değildir. Strateji, neyi yapacağını değil; neyi yapmayacağını bilme sanatıdır.
İKİNCİ ÇÖZÜM: Ekonomide karar alma süresini kısaltan ama kural setini kalınlaştıran bir yönetim modeli. Sorun, değişimin olması değil; değişimin öngörülemez olmasıdır. Yatırımcıyı kaçıran faiz değil, belirsizliktir. Yerli üreticiyi zayıflatan maliyet değil, oyun alanının sürekli yeniden çizilmesidir. Kural kalınlığı, keyfiliğin panzehiridir. ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK, SERMAYENİN GİZLİ DİLİDİR.
ÜÇÜNCÜ ÇÖZÜM: Ekonomiyi yalnızca makro göstergelerle değil, verimlilik–zaman–enerji üçgeniyle ölçmek. Türkiye çok çalışıyor ama az derinleşiyor. Çok harcıyor ama az kalıcı değer üretiyor. Bu bir tembellik sorunu değil, odak sorunudur. Verimlilik artışı, teşvikten değil; doğru ölçekten, doğru uzmanlıktan ve doğru zaman kullanımından gelir. Zamanı boşa harcayan ekonomi, parayı da boşa harcar.
DÖRDÜNCÜ ÇÖZÜM: Toplumsal yükü yönetilebilir hâle getirmek. Ekonomik reformlar teknik değil, toplumsal sözleşme meseleleridir. Toplum, nereye gittiğini bilmediği bir yola uzun süre katlanmaz. Bu nedenle ekonomik programların dili, sadece rakam anlatmamalı; neden–nasıl–ne kadar süre sorularına açık cevaplar vermelidir. Güven, bütçeyle değil; dürüstlükle inşa edilir. İkna edilemeyen toplum, en doğru politikayı bile sabote eder.
BEŞİNCİ VE BELKİ DE EN RADİKAL ÇÖZÜM: Ekonomiyi siyasal tartışmanın arka bahçesi olmaktan çıkarmak. Ekonomi, her gün yeniden pozisyon alınacak bir alan değildir. Ekonomi, istikrar ister, sabır ister, tutarlılık ister. Siyasal rekabet ekonomiyi hızlandırmaz; çoğu zaman aşındırır. Ekonomi, bağıranla değil; düşünenle büyür.
SONUÇ OLARAK MESELE ŞUDUR: Türkiye ekonomisi bilgi eksikliği yaşamıyor; akıl dağınıklığı yaşıyor. YANLIŞ SORULARLA DOĞRU CEVAPLAR ARIYORUZ.
Oysa doğru soru, yarım cevabı bile kıymetli kılar; yanlış soru ise doğru cevabı bile boşa düşürür. Eğer Türkiye ekonomide gerçekten bir sıçrama yapmak istiyorsa, önce cesur bir şey yapmalıdır: alıştığı soruları terk etmelidir çünkü kader, çoğu zaman cevaplarda değil, ilk soruda gizlidir.
Gürkan KARAÇAM

Yorum bırakın