Suriye’de SDG–PYD’nin yenilmesi, yalnızca bir terör aparatının dağılması değildir. Bu, Türkiye’nin aynı anda ABD’nin, İsrail’in ve İngiltere’nin kurduğu bir vekâlet mimarisini bozmasıdır.
Haritada bir örgüt silindi; masada bir strateji çöktü. Çünkü SDG–PYD sahada görünen yüzdü fakat arkasındaki akıl çok daha derin, çok daha eskidir. Bu yüzden bu zafer, taktik değil jeopolitik bir kırılmadır.
Türkiye, ilk kez bu ölçekte, Batı’nın “dolaylı hâkimiyet” modelini sahada yenmiştir. Ne brifinglerle ve demeçlerle durdurulabildi, ne yaptırım tehditleriyle geri çekilmeye zorlanabildi, ne de algı operasyonlarıyla vazgeçirilebildi. İvme buradan doğdu ve Türkiye, kendi iradesiyle oyun bozabileceğini kanıtladı.Ama tarih şunu fısıldar:
EN TEHLİKELİ AN, DÜŞMANIN SUSTUĞU ANDIR.
Çünkü görece büyük güçler kaybettiklerinde çekilmezler; şekil değiştirirler. Üniformayı bırakır, kravat takarlar. Haritayı kapatır, rapor açarlar. Cepheyi terk eder, sınıfa girerler. Modern çağda yenilen güç, toprağı değil; zihinleri hedef alır.
Bugün Suriye’de mesele, kimin kazandığı değildir. Mesele, kazanılan alanın kimin anlamına dönüşeceğidir. Çünkü hiçbir coğrafya “boş” kalmaz. Boşluk, yalnızca başkasının düzeni için davetiye demektir.
SDG–PYD’nin arkasındaki yapı yenildiğinde, Batı’nın planı da çöktü sanıldı. Oysa plan çökmek için değil, yeri geldiğinde evrilmek için yapılır. Şimdi aynı akıl; sivil toplum, insani yardım, yeniden inşa, akademik programlar, medya dili ve “normalleşme” başlıkları altında yeniden sahaya inecektir, ki inmiş de olabilir. Hem de daha sessiz. Daha sabırlı. Daha kalıcı.
İşte bu yüzden savaş sonrası dönem, savaşın kendisinden daha zordur.Savaşta düşman nettir. Barışta düşman makul görünür. Bugün Suriye’de kurulacak düzen, artık tankların değil; hikâyelerin mücadelesidir.
Hangi çocuk hangi dille düşünecek? Hangi genç hangi tarihi “doğal gerçek” sanacak? Hangi toplum hangi bağımlılığı “normal” kabul edecek? Hakikat; Normalin sahibi, geleceğin sahibidir.
Türkiye’nin SDG–PYD üzerinden ABD–İsrail–İngiltere hattını yenmesi, büyük bir stratejik eşik oluşturdu. Bu eşik doğru yönetilirse, yalnızca Suriye değil; bölgenin zihinsel mimarisi de değişir. Ama bu ivme kurumsallaşmazsa, tarih çok acı bir soruyu sahnenin ortasına bırakır:
TÜRKİYE BUNU BAŞARAMAZSA, BU SAVAŞI ASLINDA KİMİN İÇİN KAZANMIŞ OLUR?
Bu soru bir ülke için en tehlikeli sorudur. Çünkü zaferin anlamı belirsizleştiğinde, zafer başkasının planına hizmet etmeye başlar. Bu soru soruluyorsa, bir şeyler eksiktir. Bu soru yayılıyorsa, bir şeyler gecikmiştir. Bu soru cevapsız kalırsa, birileri sessizce kazanmaya başlamıştır.
Unutulmamalıdır:Devletler bir an da yıkılmaz; önce içleri boşaltılır. Ordular kazandıkları zaman yenilmez; zaferlerinin anlamları çalındığında mağlup olur ve zaferler zaferken kaybedilmez; başkasının cümlesine dönüştürüldüğünde hezimet olur.
Türkiye’nin elindeki en büyük güç, yalnızca askerî başarı değil; o başarının doğurduğu psikolojik ve tarihsel momenttir. Bu moment, eğitimle, kurumla, ekonomiyle, kültürle ve adaletle kalıcı hâle getirilmezse; kazanılan alan, bir süre sonra başkalarının “yatırım sahasına” dönüşür.
Bilinen en temel prensip şudur ki; silah alan açar fakat orada kalan akıldır. Müfredatı yazan, sınırı çizenlerden daha uzun yaşayacaktır ve geleceği yönetenler, bugün bağıranlar değil; neyin normal olduğunu belirleyebilenler olacaktır.
Bu sebeple bilinmelidir ki; Türkiye bu savaşı, yalnızca bir örgütü yenmek için kazanmadı. Türkiye bu savaşı, başkalarının düzenine mecbur kalmamak için kazandı ve Türkiye, işte tam da bu yüzden, bu soruyu sordurmamalıdır.
Gürkan KARAÇAM
#suriye #türkiye

Yorum bırakın