Kabil’in İşlediği Cinayetten Hz. Âdem’i Sorumlu Tutabilir misiniz?

Zeki insan, düşünceyi yavaşlat ve şu soruyla başla: Suç bireyden koparıldığında hukuk nereye gider? Bir çocuk cinayet işledi diye anne babaya ceza yazıldığında, zinciri nerede keseceğiz?

Bir adım daha atalım: Aileler ne yapsın? Çocuklarını evlatlıktan mı reddetsin? Birilerinin önerdiği örtük çözüm bu mu? “Eğer sorumlu tutulacaksanız, evladınızdan vazgeçin” mi deniyor? Hukuk, aile bağlarını koparmaya mı çağırıyor, yoksa aklı susturmaya mı? Bu yaklaşım, suçun şahsiliği ilkesini yalnızca ihlal etmiyor; onu anlamsızlaştırıyor. Suçu bireyden alıp soy kütüğüne yazmak, hukuku adalet terazisi olmaktan çıkarıp toplu cezalandırma mekanizmasına dönüştürür.

O zaman soralım: Kabil’in işlediği cinayetinden Hz. Âdem’i sorumlu tutabilir miyiz? Tutarsak nereye varırız? Tarihi, yoksulluğu, travmayı, medyayı, dili, ekonomiyi de sanık sandalyesine mi oturtacağız? Yoksa sadece en kolay hedefi mi seçeceğiz?

Mevcut hukuk düzeninde azmettiriciliğin ispatlandığı anda zaten ağır bir suç olduğu açık. Hukuk, fail ile azmettiriciyi ayırabilecek kadar keskindir. Buna rağmen neden “aile de cezalandırılsın” deniyor? Delil bulmak zor geldiği için mi? Sosyal politika üretmek zahmetli olduğu için mi? Eğitimde nitelik, sosyal destek, bağımlılıkla mücadele, medya dili konuşulmasın diye mi? Sert bir cümleyle akıl rahatlatmak, uzun soluklu bir çözümden daha mı cazip?

Zeki insan, asıl sorular şimdi başlıyor. Bu çocuklar hangi iklimde büyüyor? Sabah uyandıklarında önlerinde nasıl bir gelecek resmi var? Sürekli aşağılanan, değersizleştirilen, umutsuzluğa itilen bir zihinden hangi sağduyu beklenir? Devletin görevi suçtan sonra bağırmak mıdır, yoksa suçtan önce o iklimi dağıtmak mı? Yangını çıkaran koşulları görmezden gelip, küle ceza yazmak adalet midir?

Bir de seçici öfke meselesi var. Varlıklı ailelerin çocukları benzer suçlara karıştığında neden “aile de cezalandırılsın” cümlesi aynı yükseklikte kurulmadı? Neden o zaman soy, sop, köken tartışması açılmadı? Demek ki mesele hukuk değil; hedef seçimi. Günah keçisi hazır olduğunda adalet bağırıyor, hazır olmadığında susuyor. Bu sessizlik kime yarıyor?

Uyuşturucu bağımlısı bir çocuğu düşün. O ailenin yükünü düşün. Yeterince yıkım yaşamamışlar gibi bir de cezayla mı sınanacaklar? Çocuğu bağımlılığa iten kolay erişim, denetimsizlik, umutsuzluk, kültürel çürüme konuşulmayacak; bunun yerine “aileni de yak” mı denecek? Bu hangi insani terazide dengede durur? Sorumluluk yukarıdan aşağı mı iner, yoksa aşağıya doğru mu itilir?

Ve en çarpıcı soru: Aileler hukuken ne yapacak? Evlatlıktan reddetme dalgası mı başlayacak? “Devlet beni çocuğumdan sorumlu tutuyor, öyleyse bağımı koparayım” mı diyecekler? Bu, suçu azaltır mı, yoksa daha çok sahipsiz çocuk mu üretir? Sahipsizleşen çocukların suçla temasının artacağını bilmeyen var mı? Hukuk, bağ kurmayı teşvik etmesi gerekirken, kopuşu mu ödüllendirecek?

Mesele ceza değildir zeki insan. Mesele refah devletidir. Eğitimde niteliktir. Medyada dildir. Sinemada ve dizilerde kurulan dünyadır. Çocuğun zihnine her gün hangi kahramanların, hangi şiddet imgelerinin, hangi değerlerin ekildiğidir.

Hızın kutsandığı, düşünmenin küçümsendiği bir kültürde, sağduyu nasıl yeşerecek? Gündemin hızıyla düşünenin düşünme yetisi felce uğrar; felce uğrayan akıldan adalet mi doğar?

Elbette cinayet kabul edilemez. Bu tartışmasızdır. Ama kalıcı çözüm gerçekten bu mu? Aileleri toptan suçlu ilan ederek daha güvenli bir toplum mu kurulacak, yoksa adaletsizlik daha sistemli bir hâle mi gelecek? Hukuku intikamın diliyle konuşturmak mı kolaydır, yoksa hukuku aklın ve merhametin diliyle savunmak mı?

Son soru en ağır olanıdır: Suçu üreten şartları konuşacak cesaret var mı? Yoksa her seferinde bu milletin çocuklarını günah keçisi yapıp sistemi melek ilan etmeye devam mı edilecek?

Gerçek adalet, en yüksek sesle bağıranın değil; en derin soruyu sormaktan kaçınmayanın kurduğu cümlede gizlidir.

Gürkan KARAÇAM

#hukuk #adalet

Yorumlar

Yorum bırakın