SAVAŞLAR TOPRAK İÇİN Mİ? YOKSA AKIL, TOPRAĞI SADECE SAHNE OLARAK MI KULLANIYOR?

Zeki insan şunu bilir: Bir çağ, savaşı nasıl anlatıyorsa; gerçeği de anlatısında o şekilde gizliyordur. Toprak denildiğinde göz hizasında haritalar belirir. Sınırlar, renkler, bayraklar… Oysa bugünün savaşları haritayla başlamaz; haritayı okuyan aklın ayarlarıyla başlar.

Şimdi en rahatsız edici soruları sorayım. Savaşlar gerçekten toprak için mi? Eğer öyleyse, neden kazananlar sınır çizmek yerine ulusların hanelerine borç yazıyor? Eğer öyleyse, neden savaş bitiyor ama ülkeler hâlâ kendi kararlarını alamıyor? Eğer öyleyse, neden toprağını koruduğunu sanan toplumlar, geleceğini kaybediyor?

Demek ki mesele toprağın kendisi değil. Toprak, yalnızca hikâyenin ön kapağı. Zeki insan fark eder: Modern savaşta ilk düşen şey bina değildir; kavramdır. Kim düşman, kim dost; Ne savunma, ne saldırı; Ne özgürlük, ne işgal ve bu ayrımlar bulandırıldığında, ne topa ne de mermiye gerek kalmaz. Toplum kendi kendini kilitler ve kilitlenen bir akıl, yıkılmış surlardan daha savunmasızdır.

Bugün “enerji için savaşılıyor” denir. Petrol, gaz, maden… Peki enerjiye sahip olup da kendi politikasını belirleyemeyen ülkeler neden sürekli kriz yaşıyor? Enerji fakiri olup da küresel masalarda sözü geçen ülkeler nasıl olur da istikrar ihraç eder?

Buradan anlaşılan şudur: Enerji, savaşın sebebi değil; bağımlılığın yakıtıdır. Asıl hedef, kimin hangi kararı alacağıdır. Zeki insan tam burada şu soruları sormadan geçemez: Bir insan, kendi çıkarına olmayan bir savaşta neden ölür? Bir toplum, neden başkasının hesabı için yıkıma razı olur?

Çünkü ona, bunun kendi hikâyesi olduğu öğretilmiştir. Yani ikna edilmiştir.

İkna, modern çağın en etkili silahıdır ve bu silah, en çok “haklılık” ambalajı giydirilerek çalıştırılır. Bu yüzden bugün savaşlar cephede değil; müfredatta, manşette, kredi sözleşmesinde, aşağılayan dilde yürür. Yoksa silah konuştuğunda, iş çoktan bitmiştir. Çünkü silah, teslim alınmış bir aklın son cümlesidir.

Zeki insan bilir: Vekâlet denen şey, orduların devri değil; iradelerin kiralanmasıdır. Bir toplumun çocukları, başka bir aklın hedefleri için ölmeye ikna edilmişse; orada toprak kaybedilmeden çok önce ülke kaybedilmiştir ve bu noktada rahatsız edici sorular kaçınılmazdır: Kendi parasını yönetemeyen bir ülkenin toprağı gerçekten kime aittir? Kendi gençlerine gelecek sunamayan bir düzen, neyi savunmaktadır? Kendi değerlerini küçümseyen bir toplumun düşmana ihtiyacı var mıdır? Kendi aklını savunamayan bir halk, sınırını kimle koruyacaktır?

Zeki insan, savaşın gürültüsüne bakıp aldanmaz. Sessizce kurulan mimariyi izler. Hangi kavramların parlatıldığını, hangilerinin susturulduğunu takip eder çünkü bilir ki bir toplum, hangi kelimelerle düşünüyorsa; o kelimelerin sahibine hizmet eder ve tam da bu yüzden bazı ülkeler savaştan hiç kurtulamaz. Çünkü asıl düşman onların şehirlerini değil, zihinlerindeki tüm siperleri çoktan ele geçirmiştir. Barış gelmez; çünkü mesele harita değildir. Mesele, kimin düşüneceği ve kimin karar vereceğidir.

Zeki insan için son sorum sanırım en ağır olanıdır: Toprak için savaştığını sananlar, akıllarını kaybettiklerinin farkında mı?

Zeki insan burada durur ve şunu söyler: Toprağı savunmak cesaret ister ama aklı savunmak, çelikten bir irade… Ve ne yazık ki; bugün insanlık, haritaya bakarken kendi düşünme yetisini devrettiğini hâlâ fark edemiyor.

Sonuç olarak savaşlar en basit hâliyle toprak için değil, kendi aklını mutlak sanan bir zihnin, başka bir aklın varlığına tahammül edememesi yüzünden çıkar; kibir, bu tahammülsüzlüğün duygusu, tahakküm ise onun kurumsallaşmış biçimidir; bir akıl kendini merkez, karşısındakini nesne gördüğü anda müzakere anlamını yitirir, ikna yerini dayatmaya bırakır ve şiddet meşruiyet kazanır; bu yüzden savaş, çıkar çatışmasından çok önce üstünlük iddiasının, güvenlik söyleminden çok önce haklılık tekelinin, toprak işgalinden çok önce başkasının seçeneklerini yok etme arzusunun sonucudur.

Gürkan KARAÇAM

#savaş #akıl

Yorumlar

Yorum bırakın