Zeki insan, tarihin büyük felaketlerini tek tek isimlerle açıklamaya çalışmanın kolaycılık olduğunu bilir. Çünkü tarih, tek bir yüzle değil; o yüzü mümkün kılan aynalarla yazılır. Bir toplum kimi çağırır, kimi iter ve asıl belirleyici olan da iterken hangi dili kullandığıdır. Ölçen bir dil mi, aşağılayan bir dil mi? İşte kader, tam burada sessizce mühürlenir.
Zeki insan, genç bir adamın ressam olmak istemesini hatırlar. Adolf Hitler için kapı başka türlü kapanabilirdi. Yönlendirilebilirdi, eğitilebilirdi, en azından insan onurunu zedelemeden geri çevrilebilirdi. Olabilirdi ama olmadı. Olmayan yalnızca bir sanat kariyeri değildi; ahlâk ile zekâ arasında kurulması gereken köprü de kurulmadı. Aşağılama tekrarlandı, dışlanma normalleştirildi. Zihin keskinleşti ve yönünü kaybetti. Sonuç olarak güç, onarmanın değil rövanşın aracı hâline geldi. Sonrası herkesin malumu, bir insanlık enkazı.
Zeki insan, İtalya’da da bir başka yolu görür. Benito Mussolini gazeteci olmak istedi, entelektüel olmak istedi, kabul görmedi. Olabilirdi ve fikirle derinleşebilirdi ama olmadı. Aşağılama, kognitif mimaride ahlâk kolonlarını çökertti. Güç, ideoloji kisvesiyle kutsandı. Sistem, kendisine yer vermediklerini yerinden eden bir aklı sahneye çıkardı. Faşizm, bir ideoloji olmaktan önce; toplumsal dilin zehirli bir sonucuydu.
Zeki insan, “görece olumlu” diye parlatılan örneklerin de masum olmadığını görür. Winston Churchill defalarca başarısız oldu, alaya alındı, dışlandı. Olabilirdi, tamamen silinebilirdi ama olmadı. Ancak bu hikâye, saf bir erdem masalı da değildir. Güç geldiğinde, insanlığı kurtaran kararlar kadar, sömürgeci aklın sert mirasını da taşıdı.
Demek ki mesele, sadece “iyi” ya da “kötü” olmak değil; sistemin ürettiği aklın hangi alanlarda yıkım, hangi alanlarda onarım yaptığıdır. Görece olumlu sonuçlar bile, kusursuz bir ahlâkın ürünü değildir.
Zeki insan, askerî dehaların da kenara itilebildiğini bilir ve Charles de Gaulle’nın Cezayir yaklaşımını da elbette tasvip etmez. Charles de Gaulle görmezden gelindi, bekletildi. Farklı da olabilirdi, tarihin dipnotu da olabilirdi ama olmadı. Burada da sistem, kapıyı tamamen kilitlemedi. Demek ki sistemin küçük bir adaleti bile, büyük bir felaketi engelleyebilir.
Zeki insan, bütün bu örnekleri tek bir potada eritir ve şunu görür: Aynı “olmaz”lar, aynı reddedişler, aynı dışlanmalar… Ama sonuçlar bambaşka. Fark nerede başlar? Kognitif mimaride. Ahlâk, bu mimarinin taşıyıcı kolonuysa; aşağılama, yıkıcı darbedir. Aşağılama zekâyı keskinleştirir; fakat yönünü bozar.
İşte bıçağın hikâyesi burada başlar.Zeki insan bilir: Bıçak aslında bir demirdir, bir çeliktir. Tarla sürer, ekmek keser, hayat kurtarır ama ona vura vura keskinleştirenler vardır. Sonra o bıçak dönüp onları kestiğinde ağlarlar. Demiri suçlamak kolaydır; çekiçi hatırlamak zor. Çekiç bazen bir jüri masasıdır, bazen bir parti teşkilatı, bazen susan bir kalabalık, bazen de “bizden değilsin” diyen bir dildir.
Zeki insan şimdi de bugüne bakar. Talip oldukları yerlere, kokuşmuş çarkların arasında ezilerek gelemeyenler, görece zeki ve donanımlı insanlar vardır. Onlara hangi dili öğretiyoruz? Sabır mı, suskunluk mu, yoksa aşağılanmayı normalleştirmek mi? Her aşağılayıcı cümle, zihinde bir hesap açar. O hesap kapanmaz; devreder. Devreden hesaplar bir gün tahsil edilir. Tahsilat bazen reform olur, bazen diktatörlük.
Hangisi olacağını ne belirler? Kesinlikle alkış değil; AHLÂK!
Zeki insan, toplumların canavarlarını bir gecede doğurmadığını da bilir. Onları küçük küçük besler: görmezden gelerek, alay ederek, kayırarak, susarak büyütür onları. Sonra canavarlar güçlenir ve aynaya bakar. Aynada tek bir yüz yoktur aslında; bir toplumun dili vardır. Peki o ayna kırıldığında, o parçalar kimin ya da kimlerin elini kesecektir?
Zeki insan, en sona en ağır soruyu bırakır: Bugün yer vermediklerimiz yarın kimlerin yerini alacak? Ve daha sarsıcı olanı: Bugün çarkların altında ezilen o görece zeki ve donanımlı insanlar, yarın kimlerin cellâdı olacak?
Toplum ya da adına sistem dediğimiz mekanizma, zekâyı ahlâkla terbiye etmezse; zekâ sistemi terbiye etmeye kalkar ve o terbiye, çoğu zaman vahşice yapılır.
Gürkan KARAÇAM
#zorbalık

Yorum bırakın