Zeki insan, bu yazıda “ne oldu?”yu konuşmayacağım; onu zaten konuşuyorlar. Ben “ne değişti?”yi konuşacağım. Çünkü bir liderin alınması bir olaydır; ama “alınabiliyor” fikrinin yerleşmesi bir rejim değişikliğidir. Rejim derken hükümet değil; dünyanın karar alma rejimi.
İlk tanımımı yapayım;
ALINABİLİRLİK EŞİĞİ: Bir devletin, başka bir devletin “egemenlik alanı” dediği şeye fiilen girip sonuç alabilmesidir; daha önemlisi, bunun mümkün sayılmasıdır. Mümkün sayılan şey, tekrar edilmeden bile düzeni değiştirir.
İkinci tanımım daha sert olsun;
HUKUKUN TAŞINABİLİRLİĞİ: Uluslararası hukukun, ilke olmaktan çıkıp “gücün taşıdığı kadar” uygulanabilir hâle gelmesidir. Güç taşıyorsa hukuk var; güç taşımıyorsa hukuk sadece metindir.
Şimdi derine ineyim. Çünkü sıradan analistler “operasyon” anlatır; ben “operasyonun zihin mimarisini” anlatacağım: Bu hamleyle ABD, Maduro’yu mu aldı, yoksa dünyaya şunu mu söyledi: “Kural, benim iradem kadar var.” Ve sence hangisi daha tehlikeli? Bir kişiyi almak mı, “kuralı” almak mı?
Zeki insan, burada acı bir gerçek var: Uluslararası düzenin büyük kısmı, tanktan önce varsayımla ayakta durur. Varsayım şudur: “Bazı şeyler yapılamaz.” O varsayım çöktüğünde, devletlerin en pahalı silahları bile tek başına yetmez; çünkü silahlar hedefi vurur, ama varsayım karar döngüsünü vurur.
Şimdi sana kimsenin cesaret edemediği cümleyi kurayım: Bu Hamlenin Asıl İşlevi Caydırıcılık değil, psikolojik mülkiyet kurmaktır. Yani “ben seni yenebilirim” değil; “ben senin güvenlik tahayyülünün sahibiyim.” Bu sahiplik duygusu bir kez oluştu mu, ülkeler kendilerini korumak için daha fazla silahlanmaz sadece; daha fazla şüphelenir. Şüphe, çağımızın en hızlı çoğalan mühimmatıdır.
Yeni bir tanıma ne dersin:
KOGNİTİF KUŞATMA: Bir ülkenin toprağını değil, karar vericisinin “olabilir-olamaz” sınırlarını öngöremeyeceği hale getirmek. Bu kuşatmayı başaranın , sur yıkmasına gerek kalmaz; kapı kendiliğinden açılır.
Buradan Venezüella’ya tekrar bakalım; ama “ordu ne yaptı” gibi kolay sorularla değil. Zeki insanın sorusu şudur: Bir devletin güvenlik aygıtı hangi anda devleti korumayı bırakıp lideri korumaya başlar? Çünkü çoğu sistem, kritik saniyede devleti değil, kariyerini, mevkiini, ailesini, yarınını düşünür. İşte o saniye de, “devlet” dediğin şeyin ruhu alınır.
BİR BAŞKA TABU: Güvenlik kurumları bazen o kadar “iç tehdit” odaklıdır ki dışarıdan gelen şok, içeride bir “darbe ihtimali” gibi algılanır. Bu durumda refleks şudur: Harekete geçme, teyit bekle. Teyit beklemek disiplin gibi görünür; ama saldırı disiplinle değil, zamanlama ile kazanılır. Zamanı kaybeden, savaşamadan kaybeder.
Şimdi Rusya ve Çin’e geçeyim. Burada sıradan analist “ne yaparlar” diye listeler. Ben başka yerden gireceğim: Onların hamlesi askeri değil, “emsal yönetimi” olacak. Çünkü ABD bir emsal kurduysa, Rusya ve Çin’in ilk hedefi ABD’yi yenmek değil; ABD’nin kurduğu emsalin sahibini tartışmalı hâle getirmek.
EMSAL SAVAŞI: Kurşunla değil, “hangi davranış normal sayılacak” tartışmasıyla yürütülen savaş. Kazanan, sahayı değil, normu yönetir.
ÇİN’İN DİLİ GENELDE ŞUDUR: “Bağırmam; maliyet yazarım.” Bu yüzden Çin’in en spesifik tepkileri çoğunlukla şu yollardan gelir: Latin Amerika’da ABD etkisine karşı kredi, yatırım, altyapı, enerji ve tedarik zinciri üzerinden “alternatif güvenlik” üretmek. Güvenlik bazen asker değildir; bazen sözleşmedir. Çin sözleşme kurar; sözleşme kuran, bağımlılık kurar; bağımlılık kuran, sessiz bir kalkan kurar.
RUSYA’NIN DİLİ DAHA FARKLIDIR: “Ben de emsal üretirim.” Bununla birebir aynı eylemi tekrarlamak zorunda değildir; ama başka coğrafyalarda ABD’nin hassasiyetlerini test eden görünür güç gösterileri, yeni askeri anlaşmalar, enerji üzerinden oynaklık artırma, diplomatik alanda “egemenlik ihlali” dosyasını büyütme, enformasyon alanında “kural yoksa oyun serbest” fikrini yayma gibi hamleler, ABD’nin “meşruiyet zemini”ni kemirir.
Ama zeki insan, SON KATMAN şudur: Çin ve Rusya’nın tepkisi yalnızca ABD’ye değil, dünyanın geri kalanına mesaj taşıyacaktır. Mesaj şu olacaktır: “ABD kural tanımazsa, biz de kendi kuralımızı daha rahat yazarız.” Bu cümle, görece küçük ve orta ölçekli devletlerin en büyük korkusudur. Çünkü görece küçük devletlerin sigortası hukuktur; hukuk işlevsizleşirse, sigorta yanar.
ŞİMDİ NATO’YA GELELİM. Burada “duygusal iklim”; aslında ittifakların görünmeyen motorudur. NATO kararları yalnızca çıkarlarla değil, hissiyatla da alınır: tehdit algısı, birlik hissi, güven hissi, utanç hissi, meydan okuma hissi.
İTTİFAK PSİKOLOJİSİ: Üyelerin aynı tehdide aynı duyguyla bakabildiği ölçüde ittifakın çalışması. Duygular ayrışırsa, maddeler kâğıtta kalır.
Bu olay NATO’da nasıl bir duygusal iklim üretir?
BİRİNCİSİ, güç sarhoşluğu ve rahatsızlık aynı anda doğar. Bazı başkentler, “ABD hâlâ yapabiliyor” diyerek rahatlar. Bazıları “ABD bunu yapabiliyorsa, yarın bizi de bir krizin içine çekebilir” diyerek huzursuz olur. Aynı eylem, bir üyede güven üretirken diğerinde risk üretir. Bu, ittifak için tehlikeli bir çatlak duygusudur.
İKİNCİSİ, meşruiyet yorgunluğu artar. NATO ülkeleri yıllardır “kural temelli düzen” dili kullanır. Eğer sahadaki gerçeklik bu dili zorluyorsa, ittifak içinde şu sessiz soru büyür: “Biz hangi ilkeyi savunuyoruz ve hangi çıkarı?” Bu soru açıkça sorulmaz; ama toplantı odasında havayı ağırlaştırır. Ağır hava, karar hızını düşürür. Karar hızı düştüğünde, caydırıcılık düşer.
ÜÇÜNCÜSÜ, duygusal kutuplaşma oluşur: “Sertlik isteyenler” ve “kontrol isteyenler.” Sertlik isteyenler, “emsale karşı emsal” arar. Kontrol isteyenler, “tırmanma riski”nden korkar. Bu ikisi aynı masada oturur, ama aynı dünyada yaşamaz. Aynı dünyada yaşamayanlar, aynı stratejiyi üretemez.
DÖRDÜNCÜSÜ, NATO’nun iç kamuoyu baskısı devreye girer. Çünkü NATO sadece devletlerden değil, toplumların algısından da beslenir. Toplumlar şunu sorar: “Madem kural böyle kırılıyor, yarın savaş çıkar mı? Biz bedel öder miyiz?” Bu soru yükselirse, bazı hükümetler daha temkinli davranır. Temkin artarsa, ittifakın “tek vücut” görüntüsü zayıflar.
Zeki insan, burada bir paradoks var bence: Bu hamle kısa vadede ABD’nin gücünü gösterirken orta vadede NATO’nun içinde “meşruiyet-düzen” tartışmasını büyütürse, ABD’nin gücü kolektif güç olmaktan çıkar, yalnız güç olur. Yalnız güç, daha fazla kas göstermek zorunda kalır. Daha fazla kas göstermek zorunda kalan güç, daha fazla cephe açar. Daha fazla cephe açan güç, eninde sonunda maliyetle yüzleşir.
Şimdi en sert tanımımı yapıyorum:
MEŞRUİYET ENFLASYONU: Bir ihlalin, “istisna” diye sunulup zamanla “yöntem”e dönüşmesidir. Yöntemleşen ihlal, başkalarına da lisans verir. Lisans verilen dünyada hukuk, korunma kalkanı değil; propaganda cümlesi olur.
Ve final sorularımı kimsenin söylemeye cesaret edemediği yerden soruyorum:
Eğer bir lider alınabiliyorsa, “dokunulmazlık” diye öğretilen şey neydi; bir ilke mi, yoksa geçici bir nezaket mi? ABD bugün “ben yaparım” diyebiliyorsa, Rusya ve Çin yarın “biz de yaparız” dediğinde kimin itirazı “kural” sayılacak?NATO bu olayı bir “güç gösterisi” olarak alkışlarsa, yarın aynı emsal Avrupa’nın kapısına geldiğinde hangi yüzle “hukuk” diyecek? Ve en tehlikelisi: Dünya artık “yapılamaz” dediği şeylerin yapılabildiğini gördüyse, liderler karar alırken hukuku mu düşünecek, yoksa “Acaba sıra bende mi?” duygusunu mu?
Zeki insan, bugün alınan Maduro değil yalnızca. Bugün alınan, dünyanın “kural” diye bildiği şeyin dokunulmazlığıdır. Dokunulmazlık gittiğinde geriye ne kalır? Sadece sıralar.
Ve o sıralar, her başkentte, herkesin zihninde sessizce belirleniyor olabilir.
Gürkan KARAÇAM
#maduro #abd #çin #rusya #ingiltere

Yorum bırakın