Haritayı Kim Çiziyor, Korkuyu Kim Dağıtıyor, Meşruiyeti Kim İmal Ediyor?

Düşünen insan, şunu en baştan cebine koy: Savaş çoğu zaman cephede başlamaz; “haklılık” fabrikasında başlar ve o fabrikanın en güçlü makinesi, tank değil; hikâyedir. Hikâyeyi kim yazarsa, kitlelerin vicdanına o “tamam” dedirtir ve bir kez “Tamam” dedirtti mi; gerisi lojistik, takvim ve medya takibidir.

Şimdi söyle düşünen insan: BOP denilen büyük çerçeve gerçekten “bölgeyi düzeltme” planı mıydı, yoksa bölgeyi yönetilebilir parçalara ayırma operasyonu mu? Bir coğrafyaya “düzen getirme” iddiası ile girip, neden her defasında daha fazla düzensizlik üreten bir düzen kurulur? Düzen kurmak isteyen, neden önce devlet fikrini zayıflatır? Neden sınırların içine değil, zihinlerin içine müdahale eder?

Ve gelelim ilk perdeye… Irak ve Afganistan… Eylem bahaneleri… “Tehdit var” denildi, “acil” denildi, “insanlık” denildi; sonra o acilin içinden kirli çıkar ilişkileri çıktı. Irak dosyaları, “kitle imha silahları” iddiaları, kamuoyuna servis edilen metinler… İngiltere’de “dossier” tartışmaları, sonradan ciddi eleştirilere uğrayan gerekçeler, Chilcot gibi raporların bıraktığı tortu… Bu kısmı artık herkes biliyor: Savaşın gerekçesi, savaşın kendisi kadar tartışmalıydı ama gerekçeler ilizyon tartışmalarına boğuldu.

Düşünen insan söylesene: Hangi haber dili “kanıt” gibi konuştu? Hangi görseller “korku”yu kamu hizmeti diye pazarladı? Kitlelere gerçeği anlatmak mı amaçtı, yoksa kitleleri karar vermeye zorlamak mı?

Al sana bomba gibi bir tanım düşünen insan; Meşruiyet, haklı olma hâli değil; haklı görünme ilizyonudur ve ilizyonu kuran, sahayı da kurar.

İkinci perde: fiili işgal ve çatışmalar. Sahada ne yaşandı? Şehirler yıkıldı, toplumlar parçalandı, devlet kapasitesi eridi, silah dolaşımı arttı, hapishaneler radikalleşmenin laboratuvarına döndü… Peki bu tabloyu gören biri şu soruyu sormaz mı: Bir ülkeyi “terörle mücadele” adına işgal edip, o ülkeyi terör üretir hâle getiriyorsan, mücadele nerede bitiyor, üretim nerede başlıyor?

Üçüncü perde: halk direnişleri, doğan örgütler ve türevleri. Düşünen insan, burada duyguyla değil aklınla bak: İşgal varsa karşı koyuş olur; karşı koyuş varsa onun içine sızan, onu araçsallaştıran, onu markalaştıran yapılar çıkar.

“Direniş” ile “örgüt” aynı şey midir? Değildir. Ama propaganda dili ikisini aynı torbaya koymayı sever. Çünkü torbaya koyunca, her itiraza aynı etiketi yapıştırırsın: “terör”.

Burada ikinci bir tanım ne hoş olur değil mi; Terör kavramı bazen güvenlik tanımı değildir; siyasal etiketleme aracıdır.

Aynı eylem bir yerde “direniş”, başka yerde “terör” diye okunuyorsa, mesele eylemden çok okumayı kimin yaptığıdır.

Dördüncü perde: Avrupa’daki “misilleme” diye görülen saldırılar ve bunların terörizm başlığına konulması. Bu soruyu sakince cevapla düşünen insan: Bir ülkenin toprağı işgal edilirken “operasyon”, o işgalin geri tepmesi Avrupa sokaklarına taşınca “terör” denmesi, kavramın çifte standardı değil midir? Elbette masum sivillerin hedef alınması hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz; ama kamuoyunu şu sorum sarsar mı sence: Savaşın bedelini sadece işgal edilen mi ödeyecek, yoksa işgal eden de “geri tepme”yi tadacak mı?

Peki “geri tepme” başladığında medya dili neden bir anda “sebep”i değil, sadece “sonuç”u konuşur?

NEDEN “BU ŞİDDET NEREDEN DOĞDU?” SORUSU BASTIRILIR? Çünkü SEBEBİ KONUŞURSAN, İLK TAŞI KİMİN ATTIĞI GÖRÜNÜR.

Sonra… “Ne olduysa birden kesildi” dediğin o psikolojik kırılma… Her şeyin bir anda sönümlenmesi… Burada akıl yürütelim mi biraz düşünen insan ve sence olan bitenlerde bir tuhaflık yok mu; İşgalin yoğunluğu azaldıkça, geri tepmenin yoğunluğu niçin düşüyor? Çünkü şiddet, çoğu zaman sahadaki temasın ürünüdür. Temas azalınca şiddet azalır. Ama bu, sorunu çözmek değildir; sadece ateşi başka odaya taşımaktır.Ve bugün…

YPG, DEAŞ, farklı isimler, farklı bayraklar, aynı satranç tahtası… “DEAŞ neden tam bitirilmedi?” diye sorduğunu duyar gibiyim; bu soru tek başına bile bir köşe yazısıdır. Çünkü modern güvenlik düzeninde bazı tehditler “sıfırlanmaz”, yönetilir. Yönetilen tehdit, gerekçe üretir: üs gerekçesi, fon gerekçesi, vekâlet gerekçesi, sınır ötesi varlık gerekçesi, yerel aktörleri hizaya sokma gerekçesi…

Reuters’ın 2025 ortasında aktardığı değerlendirmeler, DEAŞ’ın Irak ve Suriye’de “yeniden canlanma” arayışına dair uyarılar içeriyordu; saldırı sayıları konusunda farklı veri setleri olsa da, tartışma şu eksendeydi: örgüt tamamen bitmedi, hücre mantığıyla yaşadı. Özetle bizim orada daha çok işimiz var ve yine geleceğiz diyor birileri…

Peki o zaman çok daha açık sorayım: Bir örgüt “bitti” denip, yıllar sonra “geri dönüyor” deniyorsa; sorun örgütün kendisi mi, yoksa onu doğuran ekosistemi diri tutan jeopolitik tasarım mı? Bir örgüt bazı dönemlerde “az saldırı” yapıp bazı dönemlerde “yeniden görünür” oluyorsa, bu dalgalanma sadece örgütün kapasitesiyle mi açıklanır; yoksa sahadaki baskı ve boşluk dengesinin bilinçli yönetimiyle mi?

“Güney hattına yerleştirdiler, lazım oldukça kullanıyorlar” iddiası, bölgede düşünen herkesin masasına gelen ağır bir şüphe midir sence… Bak düşünen insan; burada düşüncenin omurgası şudur: Korku, yerel aktörleri hizaya getirmenin en ucuz para birimidir. “Bak, ben çekilirsem bunlar gelir” söylemi, modern dönemin en etkili kontrol cümlesidir. Bu cümleyle aşiretleri, devletleri, sınır hatlarını, hatta kamuoylarını yönetirsin.

Devam edelim, bu cümleler kimlerin işine yarar? Kimler “istikrarın tek garantörü benim” rolüyle bölgede kalıcı olur? Kimler yerel aktörlere “benimle çalışmazsan yalnız kalırsın” baskısı kurar?

Düşünen insan, cevapları sloganlarda değil, askeri haritalarda, üs noktalarında, petrol ve gaz hatlarında, sınır kapılarında, eğitim programlarında arar, ki aradığından eminim…

Gelelim “Avustralya olayı” diye köpürtülen yeni döneme… 2025 Aralık ayında Sydney’de Bondi Beach’te bir Hanuka etkinliğini hedef alan saldırı, yetkililerce “İslam Devleti esinli terör” olarak ele alındı; Reuters ve Al Jazeera gibi kaynaklarda saldırganların kimliklerine ve soruşturmanın seyrine dair ayrıntılar yer aldı. Burada kritik olan, tekil olayın kendisinden ziyade şu büyük soru: Bir örgüt, Irak ve Suriye merkezli “toprak hakimiyeti” dönemi tarihe karıştıktan sonra, nasıl oluyor da küresel ilham veren bir marka gibi yaşamaya devam ediyor? İLGİNÇTİR; CFR GİBİ KURUMLARIN da TAM BU “İLHAM VE İDEOLOJİ” ve “KÜRESEL TEHDİT” DÖNÜŞÜMLERİ MASADAYKEN…

Yani mesele sadece “kim nereden çıktı” değil; mesele şu: Kimin hikâyesi, hangi kıtada hangi zihin boşluğuna tutunuyor? Ve neden şimdi…

Ve İsrail ile Hindistan hattı… Halkların yakınlığı, devletlerin stratejik işbirliği, teknoloji, savunma ve istihbarat alanlarındaki derinleşme… Bu eksen, bölgeyi sadece Orta Doğu üzerinden değil, Hint-Pasifik üzerinden de okuma zorunluluğunu dayatıyor. Çünkü yeni dünya düzeninde sahne tek değil: Orta Doğu’da açılan parantez, Pasifik’te kapanıyor; Avrupa’daki güvenlik dili, Akdeniz’deki enerji diliyle birleşiyor; Kızıldeniz’den çıkan dalga, Doğu Akdeniz’e vuruyor.

Ve bir ülke, tam bu satrançta şunu görüyor: Terörü yüceltmeden, teröristi meşrulaştırmadan, tehdidi doğru isimlendirerek hareket etmek zorunda. Çünkü bir devlet için en büyük tuzak, tehdidin kendisi değil; tehdidin etrafına örülen ahlaki sistir. Sis çöktü mü, devletin her hamlesi tartışmalı hâle getirilir; sınır güvenliği bile “saldırganlık” diye paketlenir; terörle mücadele bile “terörle aynılaştırma” propagandasına kurban edilir. O yüzden soralım: Birileri tartışmayı “kişilere” sıkıştırıp medya da parlatarak bir ülkenin devlet aklını zora sokmaya neden çalışır? Yoksa asıl amaçları büyük resmi yani örgüt ekosistemini, vekâlet düzenini, sınır ötesi oyun kurucuları görünmez kılmak mı?

Son bir tanım daha, hem de en sarsıcısı: Kognitif hegemonya, toprağı değil; “gerçek” kavramını işgal etmektir.

Gerçek kavramı işgal edilince, toplumlar kanıtla değil hisle yönetilir. Hisle yönetilince, siyaset akılla değil refleksle yürür. Refleksle yürüyen her ülke, başkasının takvimine göre koşar.

Ve şimdi final sorusu düşünen insan: Bu kadar örüntü varken, hâlâ her şeyi “tesadüf” diye mi okuyacağız? Irak’ta gerekçe üretimi, sahada devletlerin zayıflaması, örgütlerin türemesi, geri tepmenin Avrupa’ya taşınması, sonra çatışma yoğunluğu düşünce dalganın sönmesi, bugün örgütün hücre mantığıyla “bitmeyen tehdit” olarak kalması, küresel ilham saldırıları… Bunlar birbirinden kopuk manşetler mi, yoksa aynı dosyanın farklı sayfaları mı?

Benim cevabım net: Kim haritayı çiziyorsa, korkuyu da dağıtıyor; kim korkuyu dağıtıyorsa, meşruiyeti de imal ediyor ve devlet dediğin, bu imalatı bozabildiği ölçüde devlettir: Sahada tedbir, masada akıl, zihinlerde hikâye üstünlüğü… Çünkü ARTIK SAVAŞ, “KİM DAHA ÇOK VURUR” SORUSU DEĞİL; KİM DAHA ÇOK İNANDIRIR SORUSUDUR.

Gürkan KARAÇAM

#sis #israil #abd #ingiltere #deaş #pyd #türkiye

Yorumlar

Yorum bırakın