Zeki insan, önce fotoğrafı netleştirelim. Suriye’de yıllardır herkes söz sahibi olmak istedi; ama sahada kalıcı düzen kurabilen tek ülke Türkiye oldu. Türkiye bunu ne sloganla ne de masa başı laflarla yaptı. Güvenli alanlar oluşturdu, insanların geri dönmesini sağladı, fiilen sorumluluk aldı. Yani meşruiyetini kimseden “izin alarak” değil, saha gerçeği üreterek kazandı.
ABD de bu noktada şunu gördü: “Kim ne derse desin, Suriye’nin belli bölgelerinde fiili düzeni sağlayan aktör Türkiye’dir.” Bu tespiti içlerine sindirseler de sindirmeseler de tablo bu.
Şimdi asıl soruya gelelim: Rusya, İran, ABD, İngiltere, İsrail ve Çin bu tablodan memnun mu? Hayır, tam değil. Peki rövanş isterler mi? Evet, ama bu rövanş artık tankla, tüfekle değil; ince ayarlı hamlelerle gelir.
Önce basit bir benzetme yapalım: Mahallenin ortasında yıllarca kavga olan bir boş alan düşün. Herkes “burayı ben kontrol edeceğim” diye iddia ediyor; kimi uzaktan bağırıyor, kimi içeride kavga çıkarıyor. Yıllar geçiyor, kimse kalıcı düzen kuramıyor. Sonra biri geliyor, ortalığı toparlıyor, insanların güvenle dolaştığı bir düzen kuruyor. İşte o “biri” şu anda Suriye’nin belli alanlarında Türkiye. Bu durum, o alan üzerinde hak iddia eden eski “mahalle ağalarını” rahatsız ediyor. Bu rahatsızlığın nasıl rövanşa dönüşebileceğine bakalım.
Birinci senaryo: Küçük Ama Sürekli Rahatsızlıklar
Bu senaryoda Rusya ve İran için amaç, büyük çatışma çıkarmak değil; Türkiye’nin işini zorlaştırmak. Saha etrafında zaman zaman gerilimi yükselten hamleler, yerel aktörler üzerinden çıkartılan küçük krizler, “Türkiye burada uzun süre kalamaz” havası oluşturmaya dönük psikolojik baskılar.
Kapıyı kırmıyorlar ama sürekli zili çalıp rahatsız etmeye çalışıyorlar.
Bu iki ülkenin motivasyonu şu: “Bu coğrafyada söz sahibi bizdik, Türkiye alan kazandı; en azından onun işini zorlaştıralım, kendimize nefes alanı açalım.”
İkinci senaryo: Masada Algıyı Değiştirme Girişimi
İngiltere sahaya çok güçlü girmese de masada iyi oynayan ülkelerden biridir. Olası hamle tarzı kabaca şöyle özetlenebilir: Uluslararası raporlar, toplantılar, açıklamalar yoluyla “Türkiye çok öne çıkmasın” havası oluşturmak, farklı ülkelerin kulağına “denge bozuluyor” cümlelerini fısıldamak, Türkiye’yi “sorun çözen” değil “sorun üreten” ülke gibi göstermeye çalışan söylemleri güçlendirmek.
Bunu kavga çıkararak değil, cümlelerle, metinlerle, toplantı notlarıyla yapmaya çalışır.
Sesini yükseltmez ama “kuliste lafıdolaştırır.”
Üçüncü senaryo: Denge Ayarı Yapma Çabası
İsrail, bölgeye her zaman şu gözle bakar: “Benim güvenlik dengemi kim, ne kadar etkiliyor?” Türkiye’nin Suriye’de güçlenmesi, özellikle kuzeyde düzen sağlaması, şu soruyu gündeme getirir: “Bu yeni düzen uzun vadede İsrail’in güvenlik hesabını nasıl etkiler?”
Buna karşı olası tepkiler: Türkiye’nin elini zayıflatabilecek uluslararası girişimlere destek vermek, bazı diplomatik tuşlara basarak Türkiye’yi yalnız bırakmaya yönelik adımlar atmak, gerekli gördüğünde de sessiz kalıp gelişmeleri izlemek.
Yani İsrail’in rövanş tarzı, doğrudan hedef almaktan çok,Türkiye’nin hareket alanını daraltabilecek zeminler oluşturmaktır.
Dördüncü senaryo: Mesafeli Kabul Ve Sınır Çizme
ABD’nin bugün gördüğü tablo şu: Suriye’nin belli kesimlerinde fiili düzeni Türkiye sağlıyor. Bu, sahada oluşmuş bir gerçeklik. Bu gerçeği tamamen yok saymak hem zor hem de pratik değil. Bu yüzden ABD, Türkiye’nin rolünü tamamen reddetmez; ama aynı zamanda Türkiye’nin çok fazla güçlenmesini de istemez.
Muhtemel yaklaşım: Türkiye ile ilişkileri tamamen bozmayacak ama sürekli pazarlık alanı bırakacak bir çizgi izlemek, “Evet sen sahada varsın ama bazı sınırların olmalı” mesajını zaman zaman hatırlatmak, gerek gördüğünde Türkiye’nin adımlarını yavaşlatacak siyasi baskı unsurları kullanmak.
Kısaca: ABD, Türkiye’nin meşruiyetini sahadaki başarıyla kazanmış olduğunu görüyor; ama “bu rol ne kadar büyümeli?” sorusunu sürekli masada tutmak istiyor.
Beşinci senaryo: Sessiz İzleme Ve Çıkar Hesabı
Çin’in Suriye’deki ilgisi, doğrudan toprak kontrolü ya da askeri nüfuzdan çok, uzun vadeli ekonomik ve siyasi dengelerle ilgilidir.
Muhtemel tavrı: Türkiye’nin bölgede güçlenmesini bir “risk” değil, izlenmesi gereken bir parametre olarak görmek, gerekirse Rusya ve İran’la olan ilişkileri üzerinden bu dengeyi kendi lehine çevirmeye çalışmak, Türkiye ile de köprüleri açık tutarak, gelecekte oluşabilecek ticari ve siyasi işbirliklerine zemin bırakmak.
Çin, yüksek sesle sahaya girmez; daha çok “kim nerede duruyor, kiminle ne zaman işbirliği yapılır” hesabına bakar. Rövanş anlamında en sert oyuncu olmayabilir; ama uzun vadeli denge oyununda hesaba katılması gereken aktördür.
Altıncı senaryo: Hepsinin Ortak Hedefi Türkiye’yi Yıpratma, ama Açık Çatışmadan Kaçınma
Tüm bu ülkelerin ortak noktası şudur: Türkiye’nin Suriye’de bu kadar sorumluluk alması kendi planlarıyla çelişiyor. Ama hiçbiri Türkiye ile doğrudan çatışmayı göze almak istemiyor. Bu nedenle ortak eğilim:Türkiye’yi sahada değil, masada yormaya çalışma, küçük gerilimlerle karar alma süreçlerini zorlaştırma, zamanı lehlerine kullanarak Türkiye’nin kararlılığını test etme.
Burada kritik nokta şu: Türkiye bu oyunu duyguyla değil, soğukkanlı akılla okumak zorunda.
Türkiye’nin pozisyonu: Saha Gerçekliği Ve Sorumluluk
Bütün bu senaryoların merkezinde değişmeyen tek gerçek şu: Türkiye, Suriye’de belli alanlarda fiili düzeni sağlayan, insanların geri döndüğü, günlük hayatın yeniden kurulmaya çalışıldığı bir yapı kurdu. Bu yapı, kağıt üzerindeki toplantılardan değil; sahadaki fiili uygulamalardan doğdu.
Bu da Türkiye’ye iki şey kazandırdı:
1. Sorumluluk: “Burada düzeni sen kurdun, o zaman devamını da sen sağlamak zorundasın.”
2. Söz hakkı: “Bu masada benim de sözüm var, çünkü sahada ben varım.”
ABD başta olmak üzere birçok aktör, bu tabloyu görüyor. Kabul etseler de etmeseler de, sahadaki gerçeklik kağıt üzerindeki hesapların önüne geçmiş durumda.
Bundan sonra ne yapılmalı?
Artık mesele “kim haklı, kim haksız” tartışması değil. Mesele şu: Türkiye, sahada elde ettiği bu fiili gerçeği, gereksiz çıkışlara girmeden, duygusal iniş çıkışlara kapılmadan, geniş bir bakış açısıyla, soğukkanlı bir şekilde yönetmek zorunda. Yani kavram kısaca şu: Bugünden sonrası “hamle yapma” dönemi değil, “hamlelerin sonuçlarını ferasetle yönetme” dönemidir.
Türkiye sahada kazandı. Şimdi bu kazanımı uzun vadeli istikrara dönüştürme zamanı. Zeki insan, bütün bu tabloyu özetleyen cümleyi en sona sakladım;
Sahada gerçeklik kuran ülke, masada söz hakkını zaten almıştır; bundan sonrası, o gerçekliği duyguyla değil ferasetle taşıyabilme imtihanıdır.
Gürkan KARAÇAM

Yorum bırakın