Yazar: GÜRKAN KARAÇAM

  • Eksen Değiştiren Pakistan ve Batı’nın Sessiz Yerçekimi: Toronto Pistinde Duran Uçak

    Eksen Değiştiren Pakistan ve Batı’nın Sessiz Yerçekimi: Toronto Pistinde Duran Uçak

    Zeki insan, gel baştan alalım. Ama hızlı değil; doğru yerden alalım. Çünkü Toronto’ya inen bir uçağın geri dönememesiyle, Pakistan’ın geri dönülemez bir eşiğe gelmesi arasında sanıldığından daha kısa bir mesafe var.

    Soruyu en başa koyalım: Bir havayolu mürettebatı neden birlikte iltica eder? Bir kişi korkabilir; peki bir ekip neden aynı anda, aynı yerde, aynı kararla hareket eder? Cevabı kolaycı açıklamalarda aramayalım. Zeki insan bilir: Maaş bahanedir, ekonomi arka plandır, bireysel kaygı ise vitrindir.

    Asıl mesele şudur: Bir devlet, yetiştirdiği insanı neden tutamaz? Pakistan’da olan tam olarak budur. Devlet ayakta duruyor, bayrak dalgalanıyor, ordu güçlü görünüyor; ama içeride geleceğe inanç zayıflıyor. Bu bir çöküş değildir; bu bir sessiz boşalmadır. Boşalma gürültü yapmaz, manşet olmaz ama devlet kapasitesini içten içe kemirir. “Dördüncü vaka” deniyor. Zeki insan burada durur ve sorar: Dört kez tekrar eden şey hâlâ olay mıdır, yoksa desen mi?

    Desen varsa tesadüf yoktur. Desen varsa sorun kaçanlarda değil, tutamayan sistemdedir. Desen varsa artık birey konuşulmaz, rejim konuşulur.

    Peki mürettebat neden inişten sonra çekildi? Çünkü panik yok, hesap var. Çünkü hukuku biliyorlar. Çünkü sorumluluk tamamlandıktan sonra verilen kararın hukuki değeri yüksek.

    Panik anlıktır; hesap süreklidir. Zeki insan şunu fark eder: Bu bir korku patlaması değil, disipline edilmiş korkudur. Şimdi kritik soruya gelelim: Neden Kanada?Neden doğrudan ABD değil, neden daha sert refleksleri olan merkezler değil?Çünkü Kanada “bağırmaz”; dinler. Çünkü Kanada “gürültü üretmez”; dosya büyütür. Çünkü Kanada, sert operasyonun değil, “uzun sabrın ülkesidir” .Zeki insan buradan şunu okur: Bu bir kaçış değil, bir bekleme ve park etme hamlesidir. Bilgi taşındığında hemen tüketilmez; değerlenmesi beklenir.

    Şimdi gelelim herkesin sorduğu ama çoğunun yanlış yerden sorduğu soruya: ABD ve İngiltere parmağı olabilir mi? Akıl ile komployu ayıralım. Elde “yaptılar” diyecek doğrudan kanıt yok ama daha önemli bir şey var: ÇIKAR UYUMU.

    ABD ve İngiltere Pakistan’ı kaybetmek istemiyor. Çünkü Pakistan; Çin’in Kuşak-Yol hattında, Hindistan denkleminin tam ortasında, Nükleer kapasiteye sahip, İslam dünyasında sembolik ağırlığı olan bir ülke.

    Peki Batı bu tür ülkeleri nasıl “geri kazanır”?

    Tankla değil. Darbeyle değil. Genellikle kapı açarak. Yangını “çıkarmayabilir” ama yangın varken itfaiyeyi kendi sokağında tutar. Bu bir operasyon değil; stratejik yerçekimidir. Devletler insan kaçırmaz fakat kaçmak isteyen insanlara nereye gidebileceklerini hatırlatırlatırlar ama asıl belirleyici soru şudur: İnsanlar neden bu hatırlatmayı ciddiye alıyor? Cevap içeridedir.

    Pakistan eksen değiştiriyor. Batı ile denge siyaseti, yerini Çin’e daha sert bir yaslanmaya bırakıyor. Devlet “tek yön” diyor; sistemin içindeki eğitimli kadrolar ise denge arıyor.

    Devlet bir eksene kilitlenirken, insanlar çoklu çıkış planı yapıyor ve bu çelişki büyüdükçe, Toronto pistleri doluyor.

    Bir de işin psikolojik boyutu var: Açık baskı korkutur ama tutar. Belirsiz baskı ise kaçış üretir. “Bugün değilse yarın sıra bana mı?” sorusu sorulmaya başlandığında, sadakat değil hayatta kalma refleksi devreye girer. Toplu iltica bu yüzden olur. Yalnız giden hikâyesini bozar; birlikte giden anlatıyı kilitler. Bu hukuk bilgisi değil, rejim hafızasıdır.

    PIA burada bir havayolu değildir; aynadır. Aynaya bakıp “uçak neden kalkmadı?” diye soranlar, asıl soruyu kaçırır. Asıl soru şudur: Neden kimse uçağa binmek istemiyor?

    Ve şimdi büyük resmi koyalım masaya. Bir ülkede pilotlar ve mürettebat sistematik biçimde iltica ediyorsa, mesele maaş değildir. Mesele ekonomi hiç değildir. Mesele şudur: Yarın kimin feda edileceğini bugün kimin bildiği.

    Zeki insan bu haberi böyle okur , yani; Havacılık diye başlamaz. İltica diye bitirmez.

    Devlet kapasitesi, eksen değişimi ve küresel yerçekimi olarak okur ve son notu düşer: Devletler bir gecede yıkılmaz ama insanlarını tutamadıkları gün çözülmeye başlarlar.

    Gürkan KARAÇAM

    #pakistan #pilot #kanada #çin #abd #ingiltere

  • SAĞ OL, VAR OL, DAĞ OL: BİR CÜMLENİN TAŞIYABİLECEĞİ EN AĞIR AKIL

    SAĞ OL, VAR OL, DAĞ OL: BİR CÜMLENİN TAŞIYABİLECEĞİ EN AĞIR AKIL

    Zeki insan, gel birlikte duralım. Çünkü bazı cümleler süs olsun diye kurulmaz; zihni hizaya sokmak için kurulur.

    Sağ ol, var ol, dağ ol” da onlardan biri. Bir nezaket kalıbı mı sandın? Hayır. Bu, bir ulusun kognitif savunma refleksinin üç kelimelik özetidir. Ben bu ifadeyi duyduğumda hayranlıkla alkışlamadım; refleks olarak sordum:

    NEDEN SAĞ?

    NEDEN VAR?

    NEDEN DAĞ?

    Ve NEDEN BU SIRAYLA?

    Önce tanımı koyalım, zeki insan. Sağ olmak; yaşamak değildir. Sağ olmak, algının berrak, aklın sızdırmaz olmasıdır. Bugün saldırılar sınırdan değil zihinlerden başlarken, sağlığın biyolojik bir mesele olduğunu sanmak saflıktır. Algısı bozulan toplum, karar alma yetisini kaybeder. Karar alamayan yapı, düşmana ihtiyaç duymadan çöker. O yüzden “sağ ol” bir temenni değil, bir güvenlik ön koşuludur.

    Peki VAR OLmak ne demek? Bayrak sallamak mı, kalabalık olmak mı, görünür olmak mı? Hayır. Var olmak, kavram üretmektir. Başkasının diliyle konuşan, başkasının kelimeleriyle düşünen bir yapı fiziksel olarak vardır ama stratejik olarak yoktur. Kognitif hegemonya tam burada kurulur. Kim tanımı yapıyorsa, geleceği de o inşa eder.Var oldemek; edilgen kabul alanından çık, referans noktası ol demektir.

    Şimdi geldik en kritik kelimeye: DAĞ OL. Zeki insan, dağ neden seçilir hiç düşündün mü? Neden “güçlü ol” değil?Neden “sert ol” değil? Çünkü güç tüketilir, sertlik kırılır. Ama dağ dayanır. Dağ panik yapmaz, pozisyon değiştirmez, rüzgâra göre şekil almaz. Uzun vadeli baskıya direnç üretir. İşte bu yüzden “DAĞ OLdemek; kriz anında savrulma, uzun vadede aşınma, kısa vadede heyecana kapılma demektir. Bu hem devletler hem bireyler için geçerlidir.

    Şimdi tabloyu tamamlayalım. Sağ değilsen var olamazsın.Var değilsen dağ olamazsın. Dağ değilsen ilk fırtınada yıkılırsın. Bu bir slogan zinciri değil; akıl silsilesidir. Romantik değildir, ajitasyon hiç değildir. Soğukkanlıdır. Stratejiktir. Ve rahatsız edici derecede nettir.

    Ben bu cümleye bakınca bir kişiyi değil, bir zihniyet haritasını görüyorum. Kime ait olduğundan çok, neden böyle kurulduğu ilgimi çekiyor. Çünkü bazı cümleler sahibinden bağımsızlaşır; milletin refleksi hâline gelir.

    Zeki insan, şunu unutma: Kutlamak kolaydır.Tekrarlamak rahattır. Ama çözümlemek akıl ister.

    Sağ kalmak istiyorsan zihnini koru. Var olmak istiyorsan kavram üret. Dağ olmak istiyorsan karakter inşa et. Gerisi…. Söylenir. Ama tutmaz.

    Gürkan KARAÇAM

    #sağol #varol #dağol #kognitifhegemonya #teslimolmuyoruz

  • Dil Takvimden Çıkınca: UNESCO Neyi Çerçeveliyor, Biz Nerede Durmalıyız?

    Dil Takvimden Çıkınca: UNESCO Neyi Çerçeveliyor, Biz Nerede Durmalıyız?

    Zeki insan, bir gün ilan edildiğinde gerçekten bir gün mü ilan edilir, yoksa bir alan mı sınırlandırılır?

    UNESCO “kutlanacak tarih” sunmaz; kavramsal çerçeve kurar. Tanım yapar. Tanım, masum değildir. TANIM: Bir şeyi adlandırırken, onun nereden başlayıp nerede biteceğini de belirleme yetkisidir. Türk yazısı Orhun’la başlamadı; Orhun’da devlet aklıyla ilan edildi. Bu ayrımı neden görmezden gelirler? Çünkü mesele “ilk örnek” değil, merkez olma iddiasıdır. Merkezsen, referans sensin; referanssan, akış senden geçer.

    Peki UNESCO neden şimdi?

    Çünkü dil birliği, hafıza birliği üretir. Hafıza birliği: Toplumların geçmişi aynı yerden okuması. Bu ne doğurur? Gelecek reflekslerinin senkronizasyonunu. Aynı kavramlarla düşünenler, aynı krizlerde benzer tepkiler verir. İşte asıl oyun burada başlar.

    Yükselen bir anlam havzası görmezden gelinirse ne olur?

    Kontrol dışı kalır. O halde ne yapılır?Tanınır. Çerçevelenir. Sistemin içine alınır. Bu, dışlamak değil; yönetilebilir kılmaktır. UNESCO’nun yaptığı budur: Kültür jesti mi? Hayır. Evrensel iyi niyet mi? Yetersiz bir açıklama.

    Bu, zihinsel sınır çizimidir. Sınır çizilen yerde kim harita çizer? Haritayı çizen, yolu da tarif eder.

    Türkiye ne yapmalı?

    Kutlama hattında mı kalmalı? Edilgen kabul alanında mı beklemeli? Yoksa üçüncü bir yer mi var?

    Üçüncü yer şudur: Kavram üreten, dili yöneten, çerçeveyi kendisi çizen özne olmak.

    Özne: Tanımlanan değil, tanımlayan. Kabul edilen değil, referans alınan.

    Soruyu sertleştirelim: Dilini başkası tanımlarken, sen geleceğini tanımlayabilir misin? Takvimde yer açılırken, zihin haritasında merkezde misin? Yoksa “tanınmış ama yönlendirilmiş” bir alanda mı duruyorsun?

    Kutlamak kolaydır. Okumak akıl ister. Yön vermek ise irade.

    Bugün ilan edilen şey bir gün değil;yarın tartışılacak olan merkez meselesidir. Merkez kim? Haritayı kim çiziyor?

    Ve en kritik soru: Biz bu oyunda nerede durmayı seçiyoruz?

    Gürkan KARAÇAM

    #türk #nemutlutürkümdiyene

  • Fail Kim, Sen Kimsin?

    Fail Kim, Sen Kimsin?

    Zeki insan, baştan anlaşalım. Bu bir duygu yazısı değil. Bu bir taraf yazısı hiç değil. Bu bir akıl okuması.

    Çünkü çağımızda mesele “ne oldu?” değil, neden böyle sunuldu? İlk soruyla başlayalım:

    Neden şiddet aynı şiddet değil? Neden bir yerde “terör”, başka bir yerde “bireysel trajedi”?

    Bu ayrım ahlaki değil. Bu ayrım yapısal.

    Tanımı en baştan detaya girmeden net koyalım: Terör, sivilleri korkutmak için kullanılan şiddettir ama bugün dünyada asıl belirleyici olan şiddetin kendisi değil, kimin adına işlendiğinin nasıl çerçevelendiğidir.

    İşte burada ikinci kavram devreye girer: ALGI MİMARİSİ. Algı mimarisi şunu belirler: Fail nasıl adlandırılacak. Olay hangi bağlama oturtulacak. Kimin acısı evrensel, kimin acısı yerel sayılacak.

    Bu bir medya tercihi değil, güç mühendisliğidir. Bak şimdi dikkatle düşün: Avrupa’da bir saldırı olur. Fail beyazdır, Hristiyandır, yerlidir. Anında şu kelimeler gelir:“Yalnız kurt”, “radikalleşme”, “psikolojik sorun”. Aynı şiddet Müslüman kimlikle ilişkilendirilğinde kelime değişir: TERÖR.

    PEKİ NEDEN?

    Çünkü terör kelimesi bir suçu değil, bir kimliği sabitlemek için kullanılır. Burada yine detaya girmeden üçüncü tanımı yapalım: Terör etiketi, hukuki değil, jeopolitik bir araçtır. Kimin tehdit olarak kodlanacağını belirler.

    Şimdi tarih konuşsun. Yugoslavya’da Sırplar Hristiyandı. Ama Sırplar değil birleşik Yugoslavya devleti olgusu varlık olarak “jeopolitik dengeye” direnç oluşturuyordu. Sonuç? Şeytanlaştırma, müdahale, parçalama.

    Irak’ta Saddam Müslümandı. Ama mesele din değildi. Enerji, denetim ve bölgesel dengeydi. Libya’da Kaddafi’nin suçu inancı değil, Afrika’da altına dayalı parasal bağımsızlık fikrini dillendirmesiydi. Vietnam, Güney Amerika ülkeleri vesaire… Listeyi uzatabiliriz…

    Buradan şu net sonucu çıkarıyoruz:

    Güç, düşmanını dinine göre değil, direncine göre seçer.

    Direnç kırıldığında etiket çöpe atılır. Şimdi zeki insan direnç meselesi üzerinden kritik bir noktaya geliyoruz. Burada düşünmeyen herkes slogan atar fakat biz analiz yapacağız.

    İzzettin el-Kassam neden İsrail dışında eylem yapmıyor?

    Bu soru basit değil. Ama cevabı çok şey anlatır. Önce şunu tespit edelim: İsrail sınırları dışında sistematik, rastgele, kontrolsüz eylemler yok. Ne Avrupa’da, ne Asya’da, ne başka bir cephede. Bu bir eksiklik mi? Hayır. Bu bir doktrin tercihi. Şimdi detaya girmeden dördüncü tanımı yapıyoruz: Doktrin, neyin yapılacağını değil,neyin asla yapılmayacağını belirleyen şeydir.

    İzzettin el-Kassam’ın temel stratejik tercihi şudur: Çatışmayı coğrafi olarak sabitlemek. Neden? Çünkü çatışma coğrafyası genişlediği anda: Meşruiyet alanı daralır. Uluslararası destek hızla buharlaşır. “Savunma” anlatısı çöker. “Küresel tehdit” etiketi otomatik devreye girer.

    Yani İsrail dışında yapılacak her eylem, askeri değil, stratejik bir kayıp üretir. Bu nedenle tercih şudur: Duygusal tatmin yok. Anlık öfke yok. Rastgelelik yok. Bu amatörlük değil, bu soğukkanlı disiplin.

    Burada da seni boğmadan beşinci tanımı yapalım zeki insan: Stratejik doğruluk, kısa vadeli intikamdan vazgeçebilme yeteneğidir. Burayı kaçırma: Bugün dünyada birçok yapı “ses getirmek” için eylem yapar ama ses getirmekle oyun kazanılamaz.

    Oyun, lehine oluşturduğun algıyı kaybetmeden oynanır.

    İzzettin el-Kassam’ın İsrail dışına taşmaması, askeri zayıflık değil, algı üstünlüğünü kaybetmeme refleksidir. Çünkü dış cephede yapılacak her kontrolsüz eylem, karşı tarafa şunu verir: “Bakın, tehdit sadece bize değil, size de.” Ve o an tablo değişir. Fail sabitlenir. Mağduriyet biter. İşte bu yüzden asıl savaş sahada değil,etiketleme masasında kazanılır.

    Şimdi yine seni yormadan son tanımı yapalım ve resmi tamamlayalım: Mağduriyet stratejisi, modern çağın en güçlü savunma mekanizmasıdır.Silah kullanmaz, hikâye üretir. Toprak almaz, meşruiyet toplar. Ve zeki insan,zihinleri kim dizayn ediyorsa, gerçeği de o tanımlıyor demektir.

    O yüzden sana “fail kim?” diye sorduklarında, asıl soruyu sakın unutma: Hikâyeyi kim yazıyor? Hangi şiddet görünür, hangisi görünmez oluyor? Hangi ölüm işe yarıyor?

    Çünkü bu çağda mesele kimin öldüğü değil, kimin ölümünün stratejik kazanç sağladığıdır ve şunu aklının bir yerine kazı:Terör bazen bombayla yapılır ama en kalıcı olanı, etiketle yapılanıdır.

    Ve sen, zeki insan; aklını kiraya vermediğin sürece bu oyunda kimsenin eli sana görünmez değildir.

    Gürkan KARAÇAM

    #israil #güç #kassam #algı #zihin

  • Gelecek Neden Hep Korku Üzerinden Anlatılıyor?

    Gelecek Neden Hep Korku Üzerinden Anlatılıyor?

    Bir Zamanlar Umutla Pazarlanan Yarın, Ne Zaman Tehdit Diline Teslim Oldu?

    Zeki insan şunu fark eder: İnsanlık tarihinde korku her zaman vardı ama gelecek her zaman korkuyla anlatılmadı. Savaş dönemlerinde bile yarın, bugün yaşanan acıların bittiği bir yer olarak kurgulanırdı. Yani KORKU BUGÜNE, UMUT YARINA AİTTİ.

    Bugün ise garip bir kırılmanın içindeyiz: Gelecek, ilk kez sistematik biçimde tehdit diliyle inşa ediliyor. Üstelik bu dil tek bir alandan değil; sağlık, iklim, teknoloji, ekonomi ve güvenlik gibi birbirinden bağımsız görünen başlıklardan aynı anda geliyor.

    Bu bir tesadüf mü, yoksa fark edemediğimiz bir yönetim tekniği mi?

    Burada durup bir tanım yapalım. Korku, basit bir duygu değildir. Korku, insan zihninde karar alma süresini kısaltan, sorgulama maliyetini artıran ve itaat eşiğini düşüren bir mekanizmadır. İnsan korktuğunda yanlış kararlar almaz; daha az karar alır. Daha doğrusu, karar almaktan vazgeçer. İşte tam bu noktada korku, psikolojik bir hâl olmaktan çıkar ve yönetsel bir avantaja dönüşür.

    Peki gelecek nedir?

    Gelecek, henüz yaşanmamış olan zaman dilimi değildir sadece. Gelecek, bugünkü davranışlarımızı şekillendiren zihinsel bir haritadır. İnsanlar yarına nasıl bakıyorsa bugün ona göre yaşar, ona göre susar, ona göre razı olur. Eğer yarın umutla anlatılırsa birey talepkâr olur; yarın tehdit olarak çizilirse birey savunmaya geçer. Savunmada olan insan, hak istemez; güvenlik ister ve güvenlik isteyen insan, özgürlüğünü pazarlık konusu yapar.

    Şimdi soruyu daha net soralım: Neden artık gelecek sakin bir dille anlatılmıyor?

    Neden yarın hep “kriz”, “çöküş”, “tehdit”, “geri dönüşü olmayan eşik” kelimeleriyle çerçeveleniyor? İklim anlatıları, insanlığa ortak bir sorumluluk bilinci mi kazandırıyor, yoksa sürekli bir felaket hissi mi üretiyor? Salgın senaryoları, sağlık farkındalığı mı inşa ediyor, yoksa kalıcı bir tedirginlik hâli mi normalleştiriyor? Yapay zekâ, insan potansiyelini artıran bir araç olarak mı sunuluyor, yoksa kontrol edilemez bir tehdit gibi mi pazarlanıyor?

    Zeki insan şunu görür: Konular farklı, kullanılan dil aynı. Tehdit merkezli, belirsizlik yüklü, kaçınılmazlık vurgulu. Bu dilde gelecek, yönetilmesi gereken bir risk alanıdır; inşa edilmesi gereken bir imkân değil. İşte kırılma tam burada başlıyor. Çünkü belirsizlik, korkudan daha güçlüdür. Korku belirli bir nesne ister; belirsizlik ise sürekli tetikte kalmayı. Sürekli tetikte olan toplumlar ise refleks üretir ama strateji üretemez.

    Bu noktada kimseyi suçlamaya gerek yok. Çünkü bu bir “kötü niyet” meselesi değil, bir verimlilik meselesidir. Korku, hızlı sonuç üretir. Kriz dili, uzun ikna süreçlerine ihtiyaç duymaz. “Aksi halde felaket olur” cümlesi, en karmaşık politikayı bile tek hamlede meşrulaştırabilir. GELECEĞİ TEHDİT OLARAK ANLATMAK, BUGÜNÜ YÖNETMENİN EN DÜŞÜK MALİYETLİ YOLUDUR. Ama bunun bir bedeli vardır. Sürekli korku üzerinden şekillenen toplumlar zamanla iki şey kaybeder: İlki, uzun vadeli düşünme yeteneği. İkincisi, kolektif özgüven. Geleceği karanlık olarak kodlanan birey, kendisini de eksik görmeye başlar. “Ben anlamam”, “ben karışmayayım”, “benden büyük işler bunlar” cümleleri yaygınlaşır. Böylece toplumlar dış müdahaleyle değil, iç kabullenişle küçülür.

    Asıl soru artık şudur: Geleceği bu dille anlatmak gerçekten zorunlu mu, yoksa tercih mi? İnsanlık ilk kez mi bu kadar çaresiz, yoksa ilk kez mi bu kadar çaresiz hissettiriliyor? Ve daha da önemlisi: Eğer yarın sürekli korkuyla paketleniyorsa, bugünün kim için daha kolay yönetildiğini sormak gerekmez mi?

    Ben bir cevap vermiyorum. Çünkü cevabı vermek kolaydır. Asıl zor olan, doğru soruyu sormaktır. Zeki insan bilir ki bazı dönemlerde asıl mücadele sokakta, sandıkta ya da cephede değil; geleceğin nasıl anlatıldığı yerde verilir. Çünkü geleceği kim tarif ediyorsa, bugünü de o yönetiyordur ve belki de artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:

    Gelecek gerçekten bu kadar korkunç mu, yoksa bize böyle anlatılması mı gerekiyor?

    Gürkan KARAÇAM

    #gelecek #korku #yönetim #dünya

  • İnsanın Karar Alma Süreci Hacklenebilir mi?

    İnsanın Karar Alma Süreci Hacklenebilir mi?

    Zeki insan…

    Bu başlığı bir soru olarak okuyorsan, henüz yolun başındayız demektir. Çünkü bu bir merak sorusu değil; bu bir durum tespiti. Ve asıl mesele “hacklenebilir mi?” değil. Asıl mesele, ne zamandır hackli olduğumuzdur.

    Bak, dikkat et: Bu yazıda sana bağırmayacağım. İddialarımı çarpıcı kelimelerle vitrine koymayacağım. Çünkü gerçek güç, ses yükseltmeden kurulan cümlelerde saklıdır ve bazı cümlelerin etkisi; okunduğu anda değil, okunduktan günler sonra kendini hissettirir. İşte biz tam olarak oradayız. Şimdi en baştan, ama en derinden başlayalım.

    İnsanların bir çoğu karar alan bir varlık değildir. Bu çoğunlukta ki insan, karar verdiğini sanan varlıktır. Bu cümleyi zihninde biraz dolaştır zeki insan. Çünkü burası kilit. Karar dediğin şey; çoğu zaman özgür bir seçim değil, önceden hazırlanmış bir yolun en makul görünen çıkışıdır. Yani sen yürürsün ama güzergâh sana ait değildir.

    Burada ilk tanımı yapalım zeki insan; kısa, sessiz ama belirleyici olsun. Karar alma süreci; bireyin ya da kurumun gerçeklikten neyi ayıklayacağını, neyi görmezden geleceğini ve hangi seçenekleri “düşünülebilir” sayacağını belirleyen zihinsel mimaridir. Dikkat edersen “doğru” ya da “yanlış” demiyorum. Çünkü hack tam da burada başlar: Doğru-yanlış ekseninde değil, mümkün-imkânsız sınırında.

    Zeki insan, sana basit ama rahatsız edici bir soru: Bugün düşünmediğin şeyleri gerçekten düşünmek istemediğin için mi düşünmüyorsun? Yoksa düşünme alanın fark ettirilmeden daraltıldığı için mi? Hack dediğim şey filmlerdeki gibi olmaz. Işıklar sönmez. Alarm çalmaz zeki insan. Sistem çöktü yazmaz. Hack başarılıysa, sistem kusursuz çalışıyor gibi görünür. İşte bu yüzden İNSAN ZİHNİ HACKLENİRKEN KENDİNİ ÖZGÜR ZANNEDER.

    Şimdi ikinci katmana geçelim. İnsan zihni, enerji tasarrufu yapan bir yapıdır. Sürekli düşünmek istemez. Buna bilimsel dilde bilişsel ekonomi denir ve senin için tanımı netleştireyim: Bilişsel ekonomi, beynin karar maliyetini düşürmek için tekrar eden kalıplara, hazır yargılara ve güvenli çerçevelere yönelmesidir. Bu kötü bir şey değildir. Ta ki birileri bu tasarruf refleksini yönlendirme aracına çevirene kadar.

    Zeki insan, burada bir sır var: İnsanlar fikirleriyle değil, öncelikleriyle yönetilir ve öncelikler mantıkla değil; duygusal yoğunlukla şekillenir. Sana aynı anda çok fazla “önemli” şey sunulursa ne olur biliyor musun zeki insan? Hiçbiri gerçekten önemli olmaz. Bu duruma STRATEJİK DİKKAT DAĞILMASI denir. Ve bu, karar alma sürecinin sessiz katilidir.

    Şimdi üçüncü tanımı koyuyorum; edebi değil, cerrahi: Kognitif felç, bireyin ya da toplumun bilgiye erişimi olduğu hâlde öncelik sıralaması yapamaması ve bu nedenle eylemsizlik üretmesidir.

    Kognitif felç yaşayan zeki görünür. Konuşur ve tartışır ama yön tayin edemez. Zeki insan, dikkat et: Bugün dünyada en çok konuşanlar, en az karar alabilenlerdir. Bu bir tesadüf mü sanıyorsun?

    Şimdi işin roman tadı buradan sonra başlıyor. Ama ben bunu roman gibi anlatmayacağım. Çünkü gerçek, iyi yazıldığında zaten romanı utandırır.

    Karar alma sürecini hacklemek için yalan gerekmez. Yalan kaba bir araçtır. İz bırakır. Direnç üretir. Oysa ustalık denilen şey doğruyu dozunda vermektir. Parça parça doğrular… Bağlamından koparılmış gerçekler… Zamanlaması ayarlanmış “haklılıklar”… Buna karar mimarisi saldırısı denir zeki insan. Yani senin karar vereceğin sahne değiştirilir ama sana hâlâ sahnede başrol senmişsin gibi hissettirilir.

    Bak zeki insan, sana bunu kanıtlayacak bir soru sorayım: Herhangi bir konuyu savunurken “aslında başka seçenek yok” dediğin oldu mu? İşte o cümle, hack’in başarıyla sonuçlandığı andır. Çünkü seçeneksizlik hissi, özgür iradenin mezar taşıdır. Buraya akademisyenlerin donup kalacağı, romancıların altını çizeceği bir cümle bırakıyorum: İktidar, insanlara ne düşüneceğini söyleyerek değil; neyi düşünemeyeceğini hissettirerek kurulur.

    Şimdi en derin yere geldik zeki insan. Burayı herkes sevmez. Zeki insan, özgür irade bir duygu değildir. Özgür irade bir mimaridir. Eğer mimari sana ait değilse, içindeki hareket serbestliği bir yanılsamadır. Ve işte bu yüzden modern çağın en büyük güvenlik açığı ne sınırlar ne ordular ne de ekonomidir. Modern çağın en büyük güvenlik açığı, karar alma refleksinin savunmamasızlığıdır.

    Son bir soru soracağım. Cevabını hemen verme. Belki de hiç verme.

    Eğer bir insanın karar alma süreci dışarıdan şekillendirilebiliyorsa…

    Eğer toplumlar sürekli “acil” hâlde tutulabiliyorsa…

    Eğer düşünerek sorgulamak yerine, sloganlar ve kalıplar üzerinden tepki vermek norm hâline getirilebiliyorsa…

    Zeki insan…

    Sence biz bir çağın içinde mi yaşıyoruz,byoksa söz konusu çağın yazılımında mı çalışıyoruz?

    Şimdilik satırlarım burada biter zeki insan ama bu bir final değil. Bu bir eşik. Çünkü bir sonraki yazıda artık şu soruyu sormak zorunda kalacağız:

    Eğer karar alma süreci hacklenebiliyorsa… Onu geri almanın bedeli nedir? Ve nedir dediğini duyar gibiyim fakat bu bedeller zeki insan, ancak ödemeye cesaret edenlere gösterilir.

    Gürkan KARAÇAM

  • Yanlış Sorular Uyuşturur

    Yanlış Sorular Uyuşturur

    Zeki insan, dünyayı anlatan cümlelerden çok, dünyayı susturan cümlelerden şüphe eder. Bugün gezegenin her köşesinde aynı cümle dolaşımda: “Dünya değişiyor.” Doğru. Ama zeki insan şunu sorar: Değişen dünya mı, yoksa dünyayı yönettiğini sanan akıl mı? Çünkü bazen değişim, ilerleme değil; kontrol kaybının makyajıdır.

    Bu noktada ilk tanımı yapalım. Akıl dediğim şey, bilgi yığını değildir. Akıl; bilgi, tecrübe ve sorumluluk arasında kurulan dengedir. Bu denge bozulduğunda bilgi artar ama karar kalitesi düşer. Bugün tam olarak bunu yaşıyoruz. Daha çok veri var, daha çok rapor var, daha çok konuşma var; ama daha az çözüm var. Zeki insan için bu bir tesadüf değildir.

    Öyleyse sarsıcı soruyu soralım: Eğer insanlık bu kadar ilerlediyse, neden aynı anda bu kadar çok çözülemeyen krizle boğuşuyor? Neden sorunlar kapanmak yerine birbirine ekleniyor? Neden herkes haklı ama kimse sorumlu değil? Bu sorular rahatsız edicidir, çünkü bizi rahat cevaplardan mahrum bırakır.

    Şimdi ikinci tanım: Düzen, çatışmanın yokluğu değildir. Düzen, çatışmayı yönetebilme kapasitesidir. Kapasite dediğimde kastım; hızlı karar alabilme, tutarlı uygulayabilme ve bedel ödeyebilme yeteneğidir. BEDEL ÖDEMEYİ UNUTAN HER YAPI, BİR SÜRE SONRA KARAR ALMAKTAN da KAÇINIR. Karar alınmadığında ise belirsizlik büyür. Belirsizlik büyüdüğünde, en güçlü olan değil; en hazırlıksız olan kaybeder.

    Zeki insan burada durup düşünür: Bugün dünya gerçekten “yönetiliyor” mu, yoksa sadece “idare mi ediliyor” İdare etmekle yönetmek arasındaki fark şudur: Yönetmek yön verir, idare etmek günü kurtarır. Günü kurtaranlar alkış alır, yön verenler dirençle karşılaşır. Tarih, alkışlananları değil; direnenleri yazar.

    Bir başka tanımı daha netleştirelim. Meşruiyet, yüksek sesle söylenen değerler değildir. Meşruiyet, değer ile uygulama arasındaki mesafenin kısalığıdır. Bu mesafe açıldıkça, en parlak idealler bile ağırlığını kaybeder. Bugün birçok toplumda gördüğümüz şey budur: Kurallar var ama adalet hissi zayıf. Söylem var ama ikna yok. İkna yoksa, geriye sadece zor kalır. Zor ise düzen üretmez, tepki üretir.

    Zeki insan şunu fark eder: Bir sistem, düşmanları yüzünden değil; kendi istisnaları yüzünden çöker. İstisna çoğaldıkça kural erir. Kural eridikçe düzen, bir vitrine dönüşür. Vitrin parlar ama yük taşımaz. Yük geldiğinde kırılır. Bugün dünya tam da bu kırılganlık evresindedir.

    Şimdi en tehlikeli soruya gelelim. Belki de bugüne kadar yanlış cevaplar aradık. Belki de asıl mesele yanlış sorularla oyalanmamızdı. “Kim suçlu?” diye sorduk. Oysa “Ne eksik?” diye sormamız gerekiyordu. “Kim kazandı?” diye sorduk. Oysa “Bu kazanç sürdürülebilir mi?” diye sormamız gerekiyordu. Yanlış sorular insanı yormaz; tam tersine, uyuşturur. Uyuşan toplumlar, sarsıntıyı geç fark eder.

    Bir tanım daha yapalım: Dayanıklılık, gücün sessiz biçimidir. Dayanıklılık; kriz anında dağılmama, panikle karar değiştirmeme ve uzun vadeyi kısa vadeye feda etmeme becerisidir. Dayanıklılığı olmayan toplumlar, refah içinde bile kırılgandır. Dayanıklılığı olanlar ise zor zamanlarda bile seçenek üretir. Seçenek üretebilenler ayakta kalır. Diğerleri, kader diye adlandırdıkları şeyin arkasına saklanır.

    Zeki insan için asıl mesele artık şudur: Bu çağda neye hazırlanıyoruz? Daha hızlı konuşmaya mı, yoksa daha doğru karar almaya mı? Daha çok üretmeye mi, yoksa ürettiğimiz şeyin anlamını tartışmaya mı? Çünkü anlam üretemeyen hiçbir yapı uzun süre ayakta kalamaz. Anlam kaybolduğunda, en gelişmiş sistemler bile içten içe çürür.

    Bir gerçeği daha net söyleyelim. İnsanlık bugün bilgi çağında değil, seçim çağındadır. Bilgi var ama seçim zor. Çünkü seçim bedel ister. Bedel ödemekten kaçanlar, tercihsizliği “zorunluluk” diye adlandırır. Oysa ZORUNLULUK ÇOĞU ZAMAN ERTELENMİŞ CESARETTİR.

    Zeki insan burada kendine de şu soruyu sorar: Ben bu düzenin neresindeyim? Sadece eleştiren mi, yoksa ölçen mi? Sadece şikâyet eden mi, yoksa inşa eden mi? Çünkü büyük dönüşümler, büyük sloganlarla değil; doğru sorularla başlar. Doğru sorular ise rahat insanlardan değil, sorumluluk alan zihinlerden çıkar.

    Şimdi son bir tanım yapıp bitirelim. Gelecek, tahmin edilebilen bir şey değildir; hazırlanılan bir şeydir. Hazırlık ise niyetle değil, kapasiteyle ölçülür. Kapasite; aklın berraklığı, kurumların işlerliği ve toplumun dayanıklılığıdır. Bunlardan biri eksikse, diğerleri de uzun süre dayanmaz.

    Zeki insan şunu bilir: Dünya, kimsenin planladığı gibi ilerlemez; ama hazırlıklı olanların lehine şekillenir. Eğer bugün hâlâ cevap bulamıyorsak, belki de cesurca durup şunu kabul etmemiz gerekir: Soruyu yanlış yerden sorduk. Ve belki de asıl sıçrama, yeni bir cevapta değil; nihayet doğru soruyu sormakta gizlidir.

    Çünkü bazen insanlığı yerinden zıplatan şey, yüksek bir ses değil; tam isabetli bir sorudur.

    Gürkan Karaçam

  • Ulus Devletler Bitmedi: Asıl Çöken Küresel Akıl

    Ulus Devletler Bitmedi: Asıl Çöken Küresel Akıl

    Zeki insan, bir yazarın aynı mesele etrafında neden yıllarca dolaştığını fark eder. Çünkü hakikat, tek seferde söylenmez; tekrar tekrar savunulur. Soruyu o yüzden en baştan ve açık sorayım: Benim kalemim yüzlerce manevrada neden hep aynı gerçeğin etrafında çırpınıyor sanıyorsun? Alışkanlık olduğu için mi, yoksa hakikat en çok kaçılan yer olduğu için mi?

    Bazı okuyucular bu ısrarı sevmez. Çünkü ısrar, konforu bozar. Kimileri yazılarıma “rahatsız edici netlik” der, kimileri “soğuk ama kaçınılmaz” diye not düşer. Bir okurum yıllar önce şöyle demişti: “Bu yazılar cevap vermiyor, insanın elindeki cevapları elinden alıyor.” Haklıydı. Çünkü zeki insan bilir: Asıl mesele cevaplar değil, sorulardır. Yanlış cevaplar tartışılır; yanlış sorular yerleşir. Yerleşen yanlış sorular ise bir toplumun ufkunu daraltır.

    Ulus devletler bitiyor” cümlesi de işte bu yerleşmiş yanlış algılardan biridir. O kadar çok tekrarlandı ki artık sorgulanmıyor. Oysa ben yıllardır aynı noktaya işaret ediyorum: Bir cümle ne kadar sık tekrarlanıyorsa, o kadar dikkatle incelenmelidir. Çünkü bazı cümleler açıklamak için değil, düşünmeyi durdurmak için üretilir.

    Ulus devlet meselesini romantik ya da ideolojik bir alana sıkıştırmak büyük bir hatadır. Ulus devlet bir duygu değil, bir çerçevedir. Bir toplum adına karar alma yetkisinin nerede başladığını ve nerede bittiğini belirleyen siyasal bir sınırdır. Bu sınırı bulanıklaştırdığınızda özgürlük artmaz; sorumsuzluk artar. Sorumsuzluk arttığında ise en güçlü olan değil, en kurnaz olan kazanır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

    Şimdi zeki insan için rahatsız edici ama kaçınılmaz bir soru soralım: Eğer ulus devletler gerçekten bitiyorsa, neden dünya aynı anda bu kadar çok çözülemeyen krizle boğuşuyor? Neden sorunlar kapanmak yerine üst üste birikiyor? Neden herkes konuşuyor ama kimse yönetemiyor? Çünkü sorun ulus devlette değil; yönetme iddiasında. Daha açık söyleyeyim: Sorun, dünyayı tek bir akılla yönetebileceğini sanan zihniyetin kendisinde. Ben bunu ilk kez söylemiyorum. Yıllardır aynı çizgide şunu anlatmaya çalışıyorum: Düzen, sorun çıkmaması değildir. Düzen, sorun çıktığında onu yönetebilme kapasitesidir. Bugün yaşadığımız tablo bir düzen tablosu değil, bir kapasite kaybı tablosudur. Kapasite kaybolduğunda ise suçlu aranır. En kolay suçlu da “eski” ilan edilen kavramlar olur. Ulus devlet bu yüzden hedef tahtasına konur. Bazı okuyucular bu yazılarıma “akıl sertliği” adını taktı. Çünkü burada teselli yoktur. Çünkü burada alkış bekleyen cümleler yoktur. Çünkü burada şu gerçeği kabullenmek zorunda kalırsın: Bir sistem çökerken önce kavramları çürür. Kavramlar çürüdüğünde, gerçekler hâlâ yerinde durur ama onları görecek göz kalmaz.

    Küresel akıl dediğim şey; dünyayı belli kurallar, kurumlar ve anlatılarla yönetebileceğine inanan zihniyettir. Bu zihniyet uzun süre iş gördü. Ama zaman değişti. Toplumlar daha parçalı, daha tepkisel ve daha bilinçli hâle geldi. Teknoloji hızlandı, bilgi çoğaldı, itiraz görünür oldu. Küresel akıl ise kendini yenilemek yerine, kendi kusursuzluğuna inandı. İşte çöküş tam da burada başladı. Çünkü hiçbir akıl, eleştiriyi düşmanlık sandığı sürece ayakta kalamaz.

    Zeki insan şunu fark eder: Gerçeklik, anlatılardan daha inatçıdır. Gerçekliği bastırabilirsiniz ama ikna edemezsiniz. İkna edemediğiniz yerde baskı devreye girer. Baskı devreye girdiğinde ise düzen değil, direnç üretilir. Bugün dünyanın birçok yerinde gördüğümüz şey tam olarak budur.

    Türkiye’ye gelince… Yıllardır yazdıklarımı okuyanlar bilir, ben Türkiye’yi ne efsaneleştirdim ne küçümsedim. Türkiye bir sembol değil, bir eşiktir. Birden fazla fay hattının kesiştiği bir alandır. Böyle ülkeler sessiz kalmaz, sessiz bırakılmaz. O yüzden Türkiye ya “örnek” diye parlatılır ya “tehdit” diye karalanır. Çünkü eşikler, dengeleri bozar.

    Türkiye hakkında en sık sorulan ama en az işe yarayan soru şudur: Güçlü mü, zayıf mı? Bu soru kolaydır, o yüzden sevilir. Zor olan soru şudur: Türkiye hangi koşullarda, hangi alanlarda ve ne kadar hızlı karar üretebiliyor? Güç bir süs değildir; bir sürekliliktir. Bugün var, yarın yok olabilir. Ama karar üretme kabiliyeti varsa, yeniden inşa mümkündür. Yoksa en parlak dönemler bile sessizce tükenir.

    Batı’nın Türkiye’ye bakışında da asıl mesele çoğu zaman yanlış okunur. Mesele Türkiye’nin gücü değildir; mesele Türkiye’nin hizaya sokulamamasıdır. Çünkü hizaya sokamadığın aktör, plan bozar. Plan bozan aktör, rahatsızlık üretir. Rahatsızlık üreten her yapı, önce “sorun” ilan edilir. Bu yeni bir şey değildir; tarihin en eski refleksidir.

    Bir okurum bu durumu şöyle özetlemişti: “Bu yazılar bir ülkeyi savunmuyor, bir aklı savunuyor.” Doğru. Çünkü mesele ülke değil; AKIL. Akıl zayıfladığında en güçlü ordular bile yönsüz kalır. Akıl diri kaldığında en zor şartlarda bile seçenek üretilebilir.

    Şunu artık açıkça söylemenin zamanı geldi: Ulus devletler bitmedi. Biten şey, dünyayı tek merkezden yönetme kibiridir. Biten şey, karmaşık bir dünyayı basit kalıplarla açıklama rahatlığıdır. Dünya daha sert, daha hızlı ve daha parçalı bir hâle geldi. Böyle bir dünyada “ulus devlete gerek yok” diyenler, ilk krizde kime bakacaklarını şaşırır ve zeki insan için son soru şudur:

    Biz gerçekten yanlış cevapların mı kurbanıyız, yoksa yıllardır yanlış sorularla mı oyalanıyoruz? Eğer sorun yanlış sorularsa ki öyle, çözüm daha yüksek sesle konuşmak değildir. Çözüm, daha doğru yerden sormaktır.

    Zeki insan; benim kalemim yüzlerce manevrada neden hep aynı gerçeğe dönüyor sanıyorsun? Çünkü hakikat yer değiştirmez. Sadece ondan kaçanların yolu uzar. Ve tarih, uzun yolu değil; doğru yönü seçenleri hatırlar.

    Gürkan Karaçam

    #ulusdevlet #küreselakıl #küreselleşme

  • LATİN YÜZÜ: DEVLETLER KONUŞMAZ, KONUŞTURULUR

    LATİN YÜZÜ: DEVLETLER KONUŞMAZ, KONUŞTURULUR

    Zeki insan, bu satırları okurken şunu bil: Ben sana devlet başkanlarının ne söylediğini anlatmayacağım. Çünkü asıl mesele o değil. Asıl mesele, neyi söyleyebildikleridir. Kürsüde duyduğun her cümle, özgür bir konuşma değil; izin verilmiş bir aklın ürünüdür. Ve izin verilen her akıl, izin veren bir yüzü gizler. Bugün o yüzü saklamayacağım. Bugün perde yok.

    Şuradan başlayalım: Devlet başkanları güçlü oldukları için konuşmaz. Konuşabildikleri için güçlü görünürler. Kürsü, iktidarın değil; iktidarın sahnelenmiş hâlinin mekânıdır. Sıradan insanlar bir lider görür, sen bir metin görürsün. Sıradan insanlar bir ses duyar, sen o sesin arkasında susanları çalışırsın. Çünkü sen zeki insansın gerçek gücün bağırmayacağını, yazdıracağını bilirsin.

    Zeki insan, şunu çok net söyleyeyim: Modern çağda devlet dili bir iletişim dili değildir. Bu dil, bir zihin yönetimi aracıdır. Kelimeler bilgi vermek için değil, zihinlere sınır çizmek için seçilir. Bir cümleyle neyin konuşulabileceği, neyin konuşulamayacağı belirlenir. Ve konuşulamayan her şey, görünmez ama güçlü bir duvardır ve asıl gerçek...

    Amerika “endişeliyiz” dediğinde sakın duygusal bir refleks sanma. O cümle bir alarm değil, bir başlangıç bildirimidir. Önce endişe edilir, sonra izlenir, sonra çağrı yapılır, sonra yalnızlaştırılır. En sonunda “ulusal güvenlik” denir. İşte o an zeki insan şunu anlar: İçeride rıza tamamlanmış, dışarıda baskı için zemin hazırlanmıştır.Kurallara dayalı düzen” cümlesi kulağa hukuk gibi gelir ama aslında hakemliğin kime ait olduğunu hatırlatır.Tüm seçenekler masada” denildiğinde ise tehdit değil, belirsizlik kullanılır. Çünkü belirsizlik, korkunun en rafine hâlidir.

    İngiltere konuştuğunda ses yükseltmez, ton değiştirir. “Kaygı duyuyoruz” dediklerinde çoğu zaman olay bitmemiştir; şekillendirilmiştir.İtidal” çağrısı, barış isteği değil; kontrol isteğidir. İngiliz dili krizi durdurmaz, krizi kendi hızında akıtır. “Değerlendiriyoruz” cümlesi kararsızlık değil, pazarlık süresidir. Zeki insan şunu bilir: İngiliz siyaseti tehdidi cümleye koymaz; cümlenin boşluğuna yerleştirir. Nezaket burada karakter değil, kamuflajdır.

    Rusya’ya geldiğimizde kelimeler sertleşir ama bu sertlik rastgele değildir. “Kırmızı çizgi” dendiğinde mecaz arama; bu coğrafyadır. “Gerekli karşılık verilecektir” ifadesi belirsiz gibi görünür ama asıl gücü buradadır: Yeri ve zamanı söylemez, çünkü sürprizi silah olarak kullanır. “Tarihi sorumluluk” vurgusu geçmişe duyulan özlem değildir; geleceğe dair hak iddiasıdır. Zeki insan bilir: Rusya’da tarih anlatılmaz, hatırlatılır. Ve hatırlatılan her şey, bir gün uygulanabilir.

    Çin ise konuşmayı aceleye getirmez. Çünkü Çin için kelime bir sonuç değil, süreçtir. “İstikrar” dediğinde barıştan çok öngörülebilirlik ister. “Karşılıklı saygı” ifadesi çoğu zaman “iç sınırıma yaklaşma” demenin en zarif yoludur. “Kazan-kazan” cümlesi masumdur ama zeki insan şunu sorar: Kazancı kim ölçüyor, ne zaman ölçüyor?Uzun vadeli iş birliği” dendiğinde Çin kısa vadede kaybetmeyi bile kabul edebilir; çünkü zamanı müttefik olarak kullanır. Çin’in dili sana şunu öğretir: En büyük baskı, acele ettirmemektir.

    Şimdi hepsini tek bir akılda birleştiriyorum zeki insan: Amerika meşruiyet üretir, İngiltere manevra alanı açar, Rusya sınır çizer, Çin zaman kullanır. Dört farklı üslup, tek ortak hedef: Muhatabı kendi çizdikleri çerçevenin dışına çıkamaz hâle getirmek. Çünkü çerçeveyi çizen, tartışmayı kazanır. Tartışmayı kazanan ise çoğu zaman savaşa ihtiyaç duymaz.

    Ve artık saklamıyorum: Bu dili yazan şey tek tek devletler değil. Bu, Roma’dan beri taşınan bir akıl geleneğidir. Ben buna “LATİN YÜZ” diyorum ama bu bir yüz değil, bir zihin mühendisliğidir. Gücü ahlaka çevirir, tehdidi nezakete saklar, zamanı belirsizliğe gömer. İnsanlara gerçeği söylemez; belirledikleri gerçeği savundurur. İşte asıl ustalık budur.

    Zeki insan, otoritelerin üzerine çıkmak istiyorsan liderlerin kim olduğuyla ilgilenme. Cümlelerin hangi kelimelerle kurulduğuna, hangi kelimelerin bir anda kutsallaştığına, hangilerinin bir anda tabu hâline geldiğine bak. Çünkü liderler değişir, metin kalır. Metin kalır çünkü metni yazan, seçilen değil; seçtiren akıldır.

    Ve bu yazıyı kapatırken sana tek bir cümle bırakıyorum; bunu cebinde taşı, yeter: Devlet başkanları dünyaya gerçeği anlatmaz; onlara dünyaya hangi gerçeğe alışması gerektiği söylettirilir. Artık sen konuşmaları dinleyenlerden değilsin zeki insan. Sen artık konuşmaların aklını çözenlerdensin.

    Dip Not; Bu metinde kullandığım “Latin Yüzü” kavramıyla belirli bir millet, coğrafya ya da kültürü değil; kökeni Roma devlet aklına dayanan ve modern dünyada Batı siyasal dili içerisinde yeniden üretilmiş olan bir güç kullanma ve meşrulaştırma biçimini kastediyorum. Latin Yüzü, gücün kendisini çıplak zor ve açık tehdit yerine; hukuk, ahlak, evrensel değerler, diplomatik nezaket ve düzen söylemi aracılığıyla görünmez kılarak işlemesini ifade eder. Bu yaklaşımda amaç, muhatabı doğrudan bastırmak değil; onu, kurulan anlatı çerçevesi içinde itiraz edemez ve karşı koyamaz hâle getirmektir. Bu nedenle Latin Yüzü, liderleri karar verici özne gibi gösterirken asıl yönlendirici aklı perdeleyen; sert gücü yumuşak söylemle meşrulaştıran devlet üstü bir zihin mühendisliği pratiği olarak ele alınmalıdır.

    Gürkan KARAÇAM

  • Bir Tanker, Bir Kıta, Bir İmparatorluk: ABD Venezuela’da Ne Arıyor?

    Bir Tanker, Bir Kıta, Bir İmparatorluk: ABD Venezuela’da Ne Arıyor?

    Zeki insan, önce şunu sorar: Gerçekten bir tanker mi konuşuyoruz, yoksa tanker sadece konuşulması istenen şey mi? Bir devlet neden binlerce kilometre ötede, açık denizlerde bir ticaret gemisini “ulusal güvenlik” gerekçesiyle durdurur?Ulusal güvenlik, ne zamandan beri başka ülkelerin gelir damarlarında başlar?

    Eğer mesele yalnızca uyuşturucuysa, neden bu operasyon şimdi yapıldı?Uyuşturucu dün yok muydu? Yoksa bugün değişen şey uyuşturucu değil de ABD’nin dünya üzerindeki konumu mu?

    Zeki insan burada durur ve ikinci soruyu sorar:

    ABD neden son yıllarda krizlerini hep “güvenlik” kelimesiyle anlatıyor? Güvenlik mi azalıyor, yoksa güvenliği anlatma ihtiyacı mı artıyor? Vietnam’da neydi tehdit? Afganistan’da neydi? Irak’ta ne vardı? Suriye’de neyi kurtarmaya çalışıyorlar? Ve şimdi Venezuela’da neyi durduruyorlar? Gerçekten bir şey mi durduruluyor, yoksa bir şeylere mi hazırlanılıyor?

    Zeki insan bilir: İmparatorluklar geri çekildiklerini kabul etmez; yön değiştirdiklerini anlatırlar.

    Peki ABD bugün hangi cepheden yoruldu? Ortadoğu mu? Avrasya mı?Yoksa kamuoyuna anlatılamayan maliyetler mi?

    Amerikan halkı artık “orada ne işimiz var?” diye sorarken, Washington bu sorudan kaçmak için “burada ne işimiz var?” sorusunu mu üretiyor? Ve bu “burası” neden giderek ABD kıtasına daha yakın hâle geliyor?

    Zeki insan üçüncü soruyu sorar: VENEZUELA NEDEN?

    Dünyada petrolü çok olan başka ülkeler yok mu? Peki hangileri hem bu kadar zengin, hem bu kadar kırılgan, hem bu kadar yalnız? Hangileri ekonomik olarak tek bir kaynağa bu kadar bağımlı? Ve hangileri iç siyasi çatışmalarla bu kadar yıpranmış durumda?

    Petrol zenginlik midir, yoksa yanlış yönetildiğinde stratejik bir lanet mi?

    Bir ülkenin nefesi tek bir borudan geliyorsa, o boruya dokunmak savaş mıdır, yoksa mesaj mı?

    Zeki insan şu soruyu da sorar: ABD neden doğrudan askerî müdahale yerine ekonomik damarlarla ilgileniyor?

    Yoksa çağ değişti mi? Yoksa tankların yerini finans mı aldı? Yoksa yaptırımlar, gemilerden daha sessiz fakat daha mı etkili ?

    Bir tanker durdurulduğunda, aslında ne durur? Bir gemi mi? Bir gelir mi? Yoksa bir ülkenin geleceğe dair umutları mı?

    Zeki insan bir adım daha atar: Ortadoğu’da İsrail faktörü ABD’yi ne kadar bağlıyor?

    Bu bağ, Washington’ın manevra kabiliyetini artırıyor mu, yoksa daraltıyor mu? İsrail’in güvenliği için atılan her adım, ABD’yi küresel algı açısından biraz daha yalnızlaştırmıyor mu? Eğer öyleyse, ABD neden daha az tepki çekeceği, daha az sorgulanacağı, “arka bahçe” olarak gördüğü coğrafyalara yönelmesin?

    Latin Amerika neden yeniden hatırlandı?Neden Karayipler? Neden Venezuela?

    Zeki insan burada çok kritik bir soru sorar: ABD’nin asıl korkusu Maduro mu, yoksa Maduro’nun kimlerle yan yana durduğu mu?

    Rusya, Çin ve İran… Bu üçlü yalnızca diplomatik bir tercih mi, yoksa ABD’nin kıtasal hâkimiyetine doğrudan bir meydan okuma mı? Eğer mesele uyuşturucuysa, Rusya neden sorun?Eğer mesele insan haklarıysa, Çin neden bu denklemde? Eğer mesele demokrasi ise, İran bu tabloda neden bu kadar önemli?

    Yoksa mesele, kelimelerin söylediği değil, kelimelerin sakladığı şey mi?

    Zeki insan şunu da sorar: ABD’de liderler değişirken stratejiler neden bu kadar benzer kalıyor?

    Gerçekten politikacılar mı karar veriyor, yoksa politikacılar kararların yüzü mü?

    Ulusal çıkar” denilen şey, ne zamandan beri başka ülkelerin kaynaklarını kapsar hâle geldi? Ve bu çıkarlar neden hep haritalarla örtüşür?

    ULUSLARARASI HUKUK BU TABLODA NEREDE DURUYOR?

    Açık denizlerde ticari gemilere müdahale ne zaman normalleşti? Hukuk esnetildiğinde, sırada hangi sınırlar var?

    Zeki insan son soruya gelir: Bu kriz gerçekten Venezuela’yı mı ilgilendiriyor, yoksa dünya henüz adını koyamadığı yeni bir jeopolitik döneme mi giriyor?

    Söyle zeki insan; bir tankerle başlayan şey, bir kıtayla mı devam edecek? Ve sence bu kez bedeli kim ödeyecek?

    Zeki insan bilir: Silahlar patladığında değil, sorular sustuğunda tehlike büyür ve bugün asıl tehlike, çok az kişinin doğru soruları sormasıdır.

    Gürkan KARAÇAM

    #venezuela #abd #petrol #rusya #çin #iran #israil #halk