Yazar: GÜRKAN KARAÇAM

  • “Hafıza Susar, Strateji Konuşur: Türkiye, Kasr-ı Şirin’i Unutmadı”

    “Hafıza Susar, Strateji Konuşur: Türkiye, Kasr-ı Şirin’i Unutmadı”

    Bazı sınırlar haritaya çizilir, bazıları tarihe…Ve bazıları vardır ki, unutulmaz. Tıpkı 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması gibi. Bu antlaşma yalnızca iki imparatorluğun toprak paylaşımı değil, aynı zamanda bir etki alanı ve nüfuz hattı mutabakatıydı. Osmanlı ile Safevîler arasında çizilen bu denge, dört asırdır ayakta duran nadir jeopolitik uzlaşılardan biridir. Ama her uzlaşının hafızasında bir sabır, her sabrın ardında bir hesap vardır. Bugün Türkiye, komşusu İran’ın içeride ve dışarıda yaşadığı sarsıntılara karşı “sessiz” bir zarafetle izliyor. Ne alkışlıyor ne de fırsat kolluyor. Çünkü biz devlet olarak biliriz:

    “Zorda olana tekme atmak mertliğe değil, acizliğe yakışır.”

    Ancak bu sessizlik, bir unutkanlığın değil; derin hafızanın tezahürüdür. Türkiye, yıllar boyunca mezhep ve ideoloji uğruna bölgede kurulan yeni dengelerle, Kasr-ı Şirin dengelerini fiilen delme girişimlerine karşı hep sabır gösterdi. Suriye’de rejim desteklenirken, Irak’ta etki alanı genişletilirken, ülkemizin doğu sınırlarına yönelik asimetrik kuşatma stratejileri hayata geçirilirken dahi diplomatik nezaketi elden bırakmadı. Adını telaffuz etmeye gerek duymadığımız, ama milletimizin canını acıtan terör odaklarına sınır ötesinde verilen örtülü destek, Türkiye’nin güvenliğini doğrudan tehdit ederken; biz yine de komşuluk hukukunu çiğnemedik. Çünkü biz biliriz:

    “İki devlet arasında sınır çizgisi vardır; ama iki millet arasında vicdan çizgisi olmalıdır.”

    Yine de Türkiye, hiçbir şeyi unutmadı. Çünkü devlet hafızası unutmaz, sadece zamanı geldiğinde açılmak üzere saklar. Bugün İran’a uygulanan yaptırımlar, içerideki genç hareketler, ekonomik çalkantılar ve küresel aktörlerin dayatmaları ve İsrail üzerinden düzenlenen saldırılar karşısında Türkiye “suskun”. Ama bu “suskunluk”, bir seyirci kalış değil, karşı tarafı çöküşte izleyen bir intikam oyunu da değil. Bu, “biz dostluk teklifimizi yaptık, gerisi tarihin terazisine kalmıştır” diyen devlet vakarının duruşudur.

    “Diplomasi; bazen masada konuşmak, bazen sahada vicdanın sesi olmaktır.”

    Bugün Türkiye’nin Doğu sınırındaki hareketlilik, dört asırlık Kasr-ı Şirin uzlaşısının altını oymaya çalışan gölge stratejilerin eseridir. Suriye’de, Irak’ta, hatta Güney Kafkasya’da Türkiye’nin doğal nüfuz alanlarına doğru örülmek istenen duvar, sadece topraklara değil; tarihe ve barışa da ihanet anlamı taşımaktadır. Ama Türkiye, bu oyunları görmesine rağmen duygusal refleksle değil, devlet aklıyla hareket etmektedir. Çünkü…

    “Hafızasını kaybedenler intikamla, hafızasını koruyanlar stratejiyle yürür.”

    Sonuç mu?

    Türkiye, komşusunun düşüşünden fırsat devşirmez. Çünkü biz biliyoruz ki; komşunun yangını büyürse, rüzgâr bir gün bizim evimize de döner. Ama bu duruş, geçmişte yaşananları unutmak anlamına gelmez. Her şeyin bir vakti vardır. Vakit gelince, hem hatırlanır, hem gereği yapılır.

    Son sözümüz şu olsun:

    “Türkiye susuyorsa, hesap yapıyordur. Konuşuyorsa, yön veriyordur. Hareket ediyorsa, kader yazıyordur.”

    Gürkan Karaçam

    #kasrişirin #iran #türkiye #vicdanlıdır #aptal #değil

  • Güç Tanrı Olduğunda, İnsanlık Kurban Olur

    Güç Tanrı Olduğunda, İnsanlık Kurban Olur

    “Gücün kanatları varsa ama kalbi yoksa, gölgesi sadece ölümdür.”

    Dünya susarken, siviller konuşuyor. Ama dilleriyle değil, cesetleriyle. İsrail’in İran’a yönelttiği vahşi saldırılar karşısında kimileri çıkıp hâlâ “Ama İran da çok zayıf kaldı“, “Ama İran istihbaratı uyudu“, diyerek “İran bu saldırıyı hak etti” demeye getirebiliyor.

    Peki sorarım size: Uyuyan bir ordu, uyuyan bir istihbarat, pijamalarıyla horlayan bir genelkurmay başkanı… Bunlar gece uykusunda öldürülen bir annenin bahanesi olabilir mi?

    “Bir ülke hata yapabilir, ama bu hata üzerinden sivilleri cezalandırmak, medeniyetin değil vahşetin göstergesidir.”

    Evet, İran zayıftı. Evet, Mossad gelip içeriye kadar sızmış, hatta küçük bir drone fabrikası bile kurmuş. İran istihbaratı bunu fark edememiş olabilir. Ama bu zafiyet, yüzlerce insanın cansız bedenine neden olan füzeleri meşrulaştırmaz.

    “Zayıf olmak suç değildir. Ama zayıfa saldırmak, insanlık suçudur.”

    Güce tapanlar, sürekli olarak şu cümleyi kuruyor: “Güçlü olacaksın, mızmızlanmayacaksın.” Hayır! Güç, vicdanın yerine geçtiğinde barbarlık başlar. Güç kutsallaştırıldığında, ahlak kurban edilir. Bugün Filistin zayıf olduğu için yerle bir ediliyor. Yarın başka bir halk, başka bir coğrafya aynı akıbete uğrayabilir.

    “Mazlumu güçsüzlüğüyle yargılayanlar, zalimi gücüyle alkışlamaya mahkûm kalırlar.”

    Birileri çıkıp diyor ki: “İran hak etti.” O zaman soralım: Srebrenitsa’daki Boşnaklar da mı hak etmişti? Ruanda’daki Tutsiler, Darfur’daki çocuklar, Halepçe’de gazla boğulan Kürtler… Onlar da mı zayıf oldukları için cezayı hak etti? Bu mu sizin adaletiniz?

    “Bir milletin gücüne değil, bir annenin gözyaşına bakın. Orada insanlığın asıl terazisi yatar.”

    İran’ın zaaflarını konuşalım, evet. Ama Filistinli çocukların parçalanmış bedenlerini konuşmadan gücün kutsallığından söz etmek, kana methiye düzmekten başka bir şey değildir. Çünkü bir yerde bir çocuk öldürülüyorsa, orada bütün insanlık ölmüştür ve bir çocuk öldürüldüğünde, sadece gelecek değil, Allah’ın insana emanet ettiği en büyük değer olan vicdan da gömülür toprağa.

    “Güç hak doğurmaz, ama ahlak haklı olanı güçlü kılar.”

    Uluslararası hukuk, kağıttan kaleler gibi yıkılmamalıydı. Anlaşmalar, sadece güçlülerin işine geldiğinde uygulanmamalıydı. Eğer kurallar sadece zalime hizmet ediyorsa, o kurallar artık kural değil, kurgudur. Ve bu kurgular üzerinden büyüyen kin, yarın karşımıza bir değil, bin Hitler olarak döner. İnsanlığı sarsacak yeni bir tiran, işte bu kin toprağında büyür.

    “Vicdanı çürümüş bir çağ, teknolojik olarak ileri olabilir; ama ahlaken ilkeldir ve hala ortaçağdadır.”

    Ey insanlık! Güçlü olmak değil, zalim olmamaktır marifet. Ordusu olmayan ama hâlâ kalbi olan halklar var, Füze yapamıyorlar belki ama mezar taşlarına yazdıkları dua, bu dünyayı hâlâ yaşanabilir kılabilecek yegâne şeydir.

    “Güç değil, merhamet kurtaracak bu dünyayı. Çünkü bombalar susar; ama annelerin çığlıkları, çağları yırtar ve güç, erdemin zırhı değilse; tiranlığın kılıcından başka bir şey değildir.”

    Ayrıca son günlerde bazı köşe yazarlarının kaleminden dökülen kelimeler, insanın içini sızlatıyor. Diyorlar ki:“İran laik değil, kadınlara hak vermiyor, mankenler tesettürlü, özgürlük yok… O yüzden İran bu saldırıyı hak etti demeye getiriyorlar.”

    Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır, sevgili okuyucu? Bir milletin siyasi rejimi, kadın hakları konusundaki sorunları ya da sosyal yapısı, o milletin çocuklarının bombalanmasına, sivillerin paramparça edilmesine gerekçe olabilir mi?

    “Adaletsizlikle mücadele etmek başka, soykırımı meşrulaştırmak başkadır.”

    Evet, İran’da kadınlar birçok alanda kısıtlanıyor olabilir. Eleştirelim, karşı çıkalım. Ama bir annenin çocuğunun başında yaktığı ağıda “hak etti” diyebilir miyiz? İran laik değil diye; çocukların, kadınların, sivil halkın İsrail füzeleriyle yok edilmesine ‘oh olsun’ diyebilir miyiz?

    “Rejimleri sorgula, ama çocukları yargılama.”

    Unutmayalım: İran’a yapılan saldırılarda vurulan yer bir kışla değil, bir müze değildi. O füzeler bir ideolojiye değil, bir millete, doğmamış çocuklara, yaşlılara, sokaktaki insanlara, hayatın ta kendisine düştü. Sadece bombalar inmedi o şehirlere; insani değerlerin de üzerine beton döküldü.

    “Bir halkın uğradığı vahşeti rejimle, çocukların kaderini siyasetle yargılayanlar; insanlık sınavında sınıfta kalmışlardır.”

    Ve evet, İran’da istihbarat zaafları vardı. Mossad içeriye sızmış, küçük bir drone fabrikası kurmuş, fark edilmemiş… Genelkurmay başkanı pijamalarıyla uyuyormuş… Doğru olabilir. Ama hiçbir istihbarat zafiyeti, savaş uçaklarının çocukların üzerine ölüm taşımasını meşru kılamaz.

    “Zayıf olmak ayıptır diyorsanız, güçlü olmanın ahlaksızlığına da susmayın.”

    Bir halkı ideolojik kıyafetle yargılamak, onun canını değersiz görmek demektir. İran’da mankenler kapalıymış, peki bu örtü çocukları, kadınları bombalama hakkı mı veriyor size? Ne tuhaf… Bir çocuğun başörtüsüne takılanlar, o başörtünün altındaki baş paramparça edildiğinde sessiz kalıyor. İşte o sessizlik, yalnızca korkaklık değil; insanlıktan nasibini almamışlığın belgesidir.

    “Özgürlük adına savaş açanlar, özgürlüğü cenaze namazında bulmasın istiyorsak; vicdanla yürümeliyiz.”

    Uluslararası hukuk; güçlü devletlerin işine geldiğinde hatırlanacak bir dosya değil, zayıf halkların son kalesidir. Eğer bu kale de yıkılırsa, dünya artık sadece kazananların mezarlığına döner. Ve her “oh olsun” cümlesi, yeni bir barbarlığı büyütür içimizde.

    “Kinle yazılan yazılar, zalimin füzelerine kılavuzluk eder.”

    Bu çağda hâlâ sivilleri hedef almak, kadınların bedenlerini savaşın cephe hattı yapmak, çocukları birer stratejik hamle gibi görmek… Bu barbarlıktır! Ve en acısı da bazı kalemlerin, bu barbarlığa kılıf dikmesidir.

    Unutma sevgili okuyucu: Savaşın bir mantığı olabilir ama vicdanı yoksa, o savaş katliama dönüşür. Güçle kutsanan her vahşet, insanlığı bir adım daha mezara taşır.

    “Tarihe kahraman olarak geçenlerin değil, susanların gözyaşı boğacak bu çağın aynasını.”

    Sevgili okuyucu, biz gücü değil, erdemi yüceltmeliyiz. Güçle haklılık değil, ahlakla insanlık inşa edilir. Ve son söz şu olsun:

    “Güç tanrılaştırıldığında, insanlık kurban olur. Gücü sınırlandıran ise sadece ahlaktır.”

    Gürkan KARAÇAM

    #korkak #barbar #soykırımcı #israil #vicdan #ahlak #kazanacak #teslimolmuyoruz

  • “İran’ın Kalbi Kalp Doktoruna Emanet!”Artık Devrim Siyonizme Hizmet Etmeyecek, İran Halkına Nefes Verecek

    “İran’ın Kalbi Kalp Doktoruna Emanet!”Artık Devrim Siyonizme Hizmet Etmeyecek, İran Halkına Nefes Verecek

    İran bir yol ayrımında değil. Çünkü yollar tükendi, patikalar çöktü, köprüler yıkıldı. Şimdi ya yeni bir damar açılacak ya da ülkenin kalbi tamamen duracak. Ve halk, zor zamanda çok şey söyledi ama bu kez bir şey yaptı: Bir kalp doktorunu seçti!

    Mesud Pezeşkiyan, sadece bir reformcu değil, sadece bir politikacı değil, sadece Türk, Kürt, Fars, Beluç demeden “İran halkı” diyen bir adam da değil… O, durmak üzere olan İran’ın kalbini yeniden çalıştırmaya gelen adamdır.

    Humeyni: Devrim Gibi Görünüp Dizayn Edilen Bir Senaryo

    1979’da İran’a dönen kişi Ayetullah’tı. Ama onu Paris’ten Tahran’a taşıyan güçler ne Allah’tan, ne halktan yanaydı. BBC mikrofon tuttu, CIA göz yumdu, Fransız istihbaratı koruma sağladı.

    Peki neden?

    Çünkü o dönem Şah rejimi artık Batı’nın bölgesel çıkarlarını taşıyamıyordu.Yeni bir “kukla” gerekirdi. Ama bu kez sakal takan, “anti-Amerikan” konuşan bir kukla.Ve o kukla rejimi kurulduktan sonra neler oldu?

    • Irak’la savaş: iki Müslüman halkın birbirini tüketmesi.

    • Hizbullahlar, iç infazlar, toplu idamlar: iç düşman üretme siyaseti.

    • İsrail’e “ölüm” naraları atılırken, İsrail’in askeri kapasitesi her yıl artış gösterdi.

    Humeyni devrimi halkı değil, sistemi değiştirdi. Ama o sistemin ipleri yine Siyonistlerin stratejik tasarımındaydı.

    Şimdi Soru Net: İran Kime Emanet Edilecek?

    • Şah ailesine mi?

    Onlar halktan çok Pentagon’a selam durur.

    • Humeyni gibi yeni maskelere mi?

    O senaryo İran’a acıdan başka bir şey getirmedi.

    • Yoksa Pezeşkiyan gibi halkın içinden gelen, halkla yürüyen birine mi?

    İran artık kurtarıcı aramamalı, kalbine sahip çıkmalıdır. Ve halk, o kalbin doktorunu seçtiyse, şimdi arkasında durmalıdır.

    Pezeşkiyan: Sadece Bir Doktor Değil, Bir Onarım Harekâtı

    Pezeşkiyan, ne Batı’nın piyonu ne de statükonun adamı.O bir yama değil, neşterdir. Sistem çökerken “yumuşak bir geçişle halkı koruyabilecek” yegâne isimdir. Çünkü!

    “Kalbi durmak üzere olan bir ülkeye ilk müdahaleyi, o kalbi tanıyan bir doktor yapabilir.”

    Bu milletin kalbi:

    • Petrol değil; halktır.

    • Silah değil; irfandır.• Şah değil; şuurdur.

    • Humeyni değil; hakikattir.

    İran Artık Savaşın Malzemesi Değil, İslam Dünyasının Vicdanı Olmalı

    İran silahlanarak değil, yoksuluna çare bularak büyür. İran, İsrail’in varlığına bahane üretmek için değil, ümmetin yarasına merhem olmak için vardır.

    İran artık!

    • İsrail’in nükleer korkularına yatırım yapan bir rejim değil,

    • İslam dünyasına umut taşıyan bir millet olmalıdır.

    “Silahın namlusu bir gün geri döner, ama halkın duası hep ileri taşır.”

    “Birleşin! Kalbinizin Doktorunu Yalnız Bırakmayın”

    Mesud Pezeşkiyan’ı seçtiğiniz gün, sadece bir sandık değil, bir yön çizdiniz. Artık bu yön;

    • Ne saray kapılarında biter,

    • Ne mezhep kavgalarında.

    • Ne dışardan gelen “kurtarıcılarda”,

    • Ne de yüzyıllık maskelerde…

    Bu yön halktır. Bu yön hayattır. Bu yön kalptir. Ve o kalbin doktoru artık görevdedir.

    Şimdi görev sizde İran halkı!

    Bu kalbi birlikte yaşatın!

    Gürkan KARAÇAM

    #iran #mesudpezeşkiyan #siyonizmi #yener

  • Aslan, Taç ve Kılıç: İsrail’in Sembol Diliyle Verdiği Mistik Mesajlar

    Aslan, Taç ve Kılıç: İsrail’in Sembol Diliyle Verdiği Mistik Mesajlar

    Ortadoğu’da sadece füzeler konuşmaz, semboller de savaşır. İsrail’in kullandığı aslan, taç ve kılıç motifleri sıradan simgeler değildir; bunlar derin tarihsel ve mistik anlamlar taşıyan stratejik mesajlardır. Bu sembollerle İsrail, yalnızca düşmanlarına değil, dostlarına ve dünya kamuoyuna da üstü örtülü mesajlar verir.

    Aslan: Kudüs’ün ve Davut’un Gücü

    İsrail’in sıkça kullandığı aslan figürü, Tevrat’ta Yahuda kabilesinin sembolüdür. Bu kabileden geldiğine inanılan Kral Davut’un soyundan bir “Mesih kral” beklentisi vardır. Aslan burada sadece bir hayvan değil, “Tanrı’nın seçilmiş halkının savaşçı ruhunu” temsil eder. Kudüs’ün armalarında da yer alan aslan, “kutsal şehri koruyan ilahi güç” anlamına gelir. İsrail, operasyonlarını bu simgeyle süslerken şunu der:

    “Bu savaş kutsaldır, biz yalnız değiliz. Tarih ve kader bizimle.”

    Taç: Mesih Krallığına Giden Yolda İlahi Meşruiyet

    Taç, yalnızca krallığı değil, ilahi otoriteyi ve meşruiyeti temsil eder. İsrail’in görsellerinde sık sık taçlı figürlerin yer alması, “Tanrı’nın vaadine sadığız, bu topraklar bizim kaderimizdir” mesajıdır. Aynı zamanda küresel Yahudi mistisizminde, “Tanrı Krallığı” yeryüzünde kurulduğunda başında taç olan kurtarıcı figürle gelecektir. İsrail, bu figürü devletsel varlığına yansıtarak adeta “zaman geldi, vaat edilen süreç başladı” imajı verir. Bu taç, dünya siyasetine şu mesajı verir:

    “Biz bir millet değiliz sadece, bir kutsal planın parçasıyız.”

    Kılıç: Adaletin ve İlahi Cezanın Sembolü

    İsrail’in kılıç figürü kullanımı, savunmadan çok “ilahi cezalandırma” imajını verir. Bu, “adalet dağıtıyoruz” algısını besler. Operasyonlarında bu simgeleri kullanması, hukuki değil teolojik meşruiyet iddiasını barındırır.

    Kılıç, tarihte Tanrı adına savaşan figürlerin sembolüdür; İsrail de bu sembolizmle, her saldırısını “düşmana değil, Tanrı düşmanlarına karşı” yapılmış gibi sunar.

    Mesaj net!

    “Biz öldürmüyoruz, Tanrı adına cezalandırıyoruz.”

    Mistik Savaş: Gerçeklik Algısının Değiştirilmesi

    Bu sembollerle İsrail, psikolojik harp sahasında “anlam üstünlüğü” sağlamaya çalışır. Batı medyasını etkileyen ve halkının bilinçaltına işleyen bu semboller, her operasyonu “kaderin gereği” gibi gösterir. Böylece dünya kamuoyuna şunu fısıldar:

    “İsrail saldırmıyor, tarih yazıyor.”

    İran meşru müdafaa yaparken bile “saldırgan”, İsrail liderleri ise “kahraman” olarak sunuluyorsa, bunun nedeni sadece propaganda değil, mistik anlam yüklemelerinin başarısıdır. İsrail bir devletten fazlası gibi davranır: Bir inancın son temsilcisi gibi.

    Gerçek Savaş Anlam Savaşında Kazanılır

    Bu çağda savaş yalnızca tankla, tüfekle değil; anlamla, sembolle, imajla kazanılır. İsrail’in aslanlı, taçlı ve kılıçlı sembolleri birer grafik değil, algı mühendisliğinin silahlarıdır. Türk milleti ve İslam dünyası, sadece karşı operasyonlar değil, karşı anlatılar da geliştirmelidir. Çünkü!

    “Gerçeği yenen mermi değil, anlamdır.”

    Gürkan KARAÇAM

    #israil #abd #taht #aslan #kılıç

  • “Algıların Ordusu, Hakikatin Kalesine Saldırıyor: Ortadoğu’da Gerçeklik Değil, Gösteri Kazanıyor”

    “Algıların Ordusu, Hakikatin Kalesine Saldırıyor: Ortadoğu’da Gerçeklik Değil, Gösteri Kazanıyor”

    “Ortadoğu’da kurşunlar bedenleri, kelimeler ise hakikati öldürüyor.”

    Savaş artık sadece tanklarla, roketlerle, insansız hava araçlarıyla yapılmıyor. Günümüzün en büyük cephesi; zihinler. Savaş uçakları kadar etkili olan ise kelimeler, kavramlar ve görüntüler.

    İsrail ve İran arasında süren çatışmalar, bu yeni çağın algı savaşlarının, hakikatin şekillendirilmiş bir halini pazarlayan psikolojik harp mekanizmalarının en bariz örneği oldu. Ama bu defa işin içinde sıradışı bir aktör daha vardı: Türkiye. Sessiz çoğunluğun sesi oldu. Dünyanın hakikat körlüğüne karşı bir dürtü, vicdanın son parıltısı gibi durdu. Sadece diplomasiyi değil, anlam savaşını da yönetti.

    1. İsrail’in “Aslan” Yalanı: Kükreme Algısı, Katliam Gerçeği

    İsrail, İran’a SALDIRISINA “Yükselen Aslan” (Rising Lion) adını verdi. Ne büyük ironi!

    • Saldırının ismiyle verilmek istenen mesaj net: “Korkun! Biz kükreyen aslanız. Sizler ise avsınız.”

    • Aslan imgesiyle sadece güç değil, doğal haklılık ve orman kanunu vurgulandı: “Orman kralı avını parçalar; çünkü bu onun doğasıdır.

    • Böylece, sivillerin öldürülmesi, hastanelerin bombalanması, çocukların enkaz altında kalması… “bir hayvanın içgüdüsü” gibi sunulmaya çalışıldı. Ama unutuyorlar:“Aslan olmak kükremek değil, adaletle hükmetmektir.

    İsrail’in aslanlığı, bombaların gölgesinde korkuya dönüşürken; Türkiye’nin sessiz ama sarsıcı haykırışı dünyayı sarsmaya başladı.

    2. İran’ın Meşru Müdafaası Nasıl Saldırıya Dönüştürüldü?

    İran, İsrail’in saldırılarına, yıllardır uyguladığı ambargoya, hedef aldığı bilim insanlarına ve suikastlara karşılık verdiğinde dünya basını birden tek ses oldu:

    • “İran saldırıya geçti.”

    • “Orta Doğu’da gerginlik tırmanıyor.”

    • “İran’ın kışkırtıcı hamlesi.”

    Oysa İran, uluslararası hukuka göre, orantılı bir meşru müdafaa hakkını kullandı. Ama psikolojik harp şöyle işler:

    “Gerçeği değiştiremezsen, algıyı değiştir. Saldırganı mağdur, mağduru tehdit göster.”

    İşte tam bu noktada Türkiye devreye girdi. “Hakikat bir gün mutlaka ortaya çıkar” diyenler değil, onu ortaya çıkaranlar kazandı. Türkiye, bu algı cenderesinin dışında kalarak vicdanı merkeze aldı.

    3. Ortadoğu’da Psikolojik Harbin Boyutları

    Ortadoğu artık askeri değil, anlamsal işgale uğruyor. İşte örnekleri:

    a) Batı Medyası: Gerçeği Filtreleyen Mercek

    • İsrail saldırır: “Güvenlik operasyonu”

    • İran karşılık verir: “Tehlikeli provokasyon”

    • Türkiye ses yükseltir: “Otoriter popülizm”

    Batı’nın medyası, olguları değil, algıları üretir.

    “Gerçeği anlatmazlar; çünkü kendi kurgularına ihanet etmiş olurlar.”

    b) ABD ve İngiltere: Algı Mühendisliğinin Sanayi Güçleri

    • Suikastlar meşru savunma, tepkiler radikal saldırı.

    • Gazze bombalanır, adı “özgürlük mücadelesi” olur.

    • İsrail’in sözcüleri CNN’e çıkar, İran’ın sözcüleri terörist ilan edilir.

    ABD, dünya kamuoyunu “iyi çocuk” – “kötü çocuk” formatında büyüttü. İngiltere ise “akademik soğukkanlılık” kisvesiyle kirli diplomasiye makyaj yaptı.

    4. Türkiye: Gerçeğin Adresini Gösteren Devlet

    Türkiye’nin tavrı, klasik anlamda “denge politikası” değildi. Bu sefer denge değil, doğru taraf seçildi. Sadece söylemler değil, semboller de bu savaşın parçasıydı:

    • Türkiye’nin kullandığı kavramlar: Mazlum, adalet, hak, şeref.

    • İsrail’in kullandığı kavramlar: Güvenlik, caydırıcılık, savunma.

    Bu kelimeler bile hangi tarafın neyi inşa ettiğini gösteriyor. Türkiye kelimelerle değil, kavramlarla savaştı.

    “Mazlumu savunmak taraf olmak değil, insan olmaktır.”

    5. Alternatif Gerçeklik Algıları: Herkes Kendi Hakikatini Kodluyor

    Modern savaşların en büyük tehlikesi nedir biliyor musunuz? Artık herkes kendi gerçekliğini yaratıyor.

    • Bir çocuk ölür, sen “şehit” dersin; onlar “kalkan” der.

    • Bir ev yıkılır, sen “katliam” dersin; onlar “yan hasar” der.

    • Bir şehir bombalanır, sen “insanlık suçu” dersin; onlar “askeri hedef” der.

    İşte tam bu noktada hakikat pusulasını kaybetmiş bir dünyada, Türkiye, “vicdanla inşa edilmiş hakikat”i yeniden tarif etti.

    SON SÖZ

    Bu savaşta, kimin güçlü olduğu değil, kimin haklı olduğu önemlidir. Ama haklı olmanın bir önemi kalmaz eğer anlatamazsan. İşte o yüzden bugün susmak değil, konuşmak; beklemek değil, anlatmak gerekir.

    “Hakikati haykırmayanlar, yalanı duymazdan gelenlerin safına geçer.”

    Ve unutma sevgili okuyucu:

    “Tankların sustuğu gün savaş bitmez; ama yalanların sustuğu gün barış başlar.”

    Gürkan KARAÇAM

    #barbar #israil #abd #ingiltere

  • “Sırtlan Çakal Operasyonları ve Yükselen Yalan: Suikast Değil Bu, Bu Bir Cinayet!”

    “Sırtlan Çakal Operasyonları ve Yükselen Yalan: Suikast Değil Bu, Bu Bir Cinayet!”

    Dünyada hak ile batılın savaşı sürüyor ve saflar her geçen gün daha da belirginleşiyor. Artık kelimeler bile ya taraf tutuyor ya da tarafsız görünerek suça ortak oluyor. Bu çağda en büyük savaş, gerçeği dillendirmekle başlıyor ve işte tam bu noktada bir soru çınlıyor kulaklarımızda: Cinayete suikast demek, adalet midir? İsrail, diplomasi zırhı giymiş yöneticileri, kendi ülkesinin dışında, bir başka devletin topraklarında hedef alıp katlediyor ve dünya buna hâlâ “suikast” diyor.

    Hayır sevgili okuyucu! Bunlar birer suikast değil. Bunlar, apaçık devlet eliyle işlenen organize cinayetlerdir.

    Yargısız İnfazın Diplomatik Maskesi

    Uluslararası hukuk; savunma hakkı tanımayı, yargılamayı ve insan onurunu esas alır. Ama İsrail’in yaptığı şey; yargı yok, savunma hakkı yok, uluslararası karar yok…Sadece hedef, tetiği çeken parmak ve bir basın açıklaması.

    “Savunma hakkı tanımadan öldürmek, adalet değil, intikamdır. Devlet eliyle yapılırsa da cinayetin kravatlısıdır.”

    Ve bu cinayetlerin ardından hep aynı senaryo devreye giriyor: Kod adı güçlü, mesajı büyük, algısı sinsice işlenmiş bir operasyon ismi: “Yükselen Aslan Operasyonu”… Ama gerçek şu ki, bu operasyonların ne vakarı aslana benzer, ne ahlâkı. Bu operasyonlar, sırtlan pususunda hazırlanır, çakal sinsiliğiyle uygulanır.

    Psikolojik Harbin Şifreleri

    İsrail, her vurduğunda önce medyayı vuruyor. Çünkü biliyor ki, “gerçeği yok edemezsen, algıyı değiştir.” Ve bu yüzden, İran’ın meşru müdafaasını bile “saldırı” gibi servis ediyor. Batı medyası her seferinde aynı manşeti atıyor:“İran saldırdı!” Ama hakikati bilenler haykırıyor: “Hayır! İran sadece meşru müdafaa hakkını kullandı!

    İsrail’in yaptığı şey, provokasyon+vur+algı formülünün askeri versiyonudur ve dünya buna sessiz kaldıkça, sadece gazeteler değil, adalet de kana bulanıyor.

    Uluslararası Hukuk: Kağıt Üzerinde Hak, Sahada Yasa Dışı

    BM’nin Maddesi açıktır:“Bir devlet silahlı saldırıya uğrarsa, meşru müdafaa hakkı vardır.”İran, Şam’daki konsolosluk binası yerle bir edildikten sonra uluslararası hukuka göre cevap verme hakkına sahipti. Ama medyada manşet hâlâ aynı:“İran saldırdı.”

    “Eğer bir cinayeti yapan güçlü, karşılık veren zayıfsa; hukuk susturulur, algı konuşturulur.”

    Kelime Savaşları: Suikast mı, Cinayet mi?

    Savaş sadece toprakta değil, kelimelerin içinde de yaşanıyor. Bugün artık “suikast” diyerek meşrulaştırılan şey, aslında bir devletin seri cinayet pratiğidir ve bu cinayetlerin failleri, açıklamalarla değil, kamera karşısındaki zafer pozlarıyla örtülmeye çalışılıyor.

    “Bir ülke suikastla değil, adaletle büyür. Suikast büyürse, devlet küçülür ve diplomatik pasaport taşımak, hedef tahtasına dönüşmemeli. Ama İsrail için bu sadece dürbündeki kırmızı nokta.”

    Aslan Maskesi Takan Sırtlanlara Gerçeği Haykırmak

    İsrail, operasyonlarına verdiği isimlerle dünyaya güç mesajı vermeye çalışıyor.Ama biz diyoruz ki:Aslan olmak için güçlü olmak yetmez, adil olmak gerekir.İran ise, ne zaman karşılık verse; saldırgan, tehditkar ve hatta terörist ilan ediliyor.Ama İran’ın her cevabı, her füzesi, her sözü hukuka, vakara ve sabra dayalıdır ve uygundur.

    “İran saldırmıyor. İran susmaktan vazgeçiyor ve haklı olmak, susmak değildir. Bazen hak, haykırarak ve mütekabiliyet ile savunulur.”

    Gerçeği Yazmak Cesaret İster

    Bu yazı, sessizliğin ortasında bir gerçeği haykırmak için yazıldı. Çünkü:

    “Yalana karşı susmak, yalana ortak olmaktır ve gerçek bazen geç gelir fakat asla yenilmez.”

    Artık medya; manşetlerini düzeltmeli.

    Artık devletler; cinayetlere suikast dememeli.

    Ve artık insanlık, algıyla değil adaletle konuşmalı.

    Çünkü!

    “Yükselen aslan yok. Yükselen sadece vahşet!”

    Gürkan KARAÇAM

    #barbar #israil #abd #batı #teslimolmuyoruz

  • “Niyetin Temizliği, Etkinin Teminatı Değildir”

    “Niyetin Temizliği, Etkinin Teminatı Değildir”

    Bazı yazılar vardır ki yazan elin mürekkebi berraktır, kalbi temizdir. Ancak kalemin dokunduğu satır, istemeden de olsa zihinleri bulandırır. Hele ki milli şuuru yüksek, stratejik feraseti güçlü olan zihinler için bu tür yazılar, bir puslu havada güneşi aramak gibidir:

    Aydınlık niyet, karanlık etkiler doğurabilir.

    Bugün birçok köşe yazarı, fikir insanı veya yorumcu; memleket sevdasıyla yazar, derdini dile getirir. Ancak bu yazıların bir kısmı farkında olmadan kavramları bulandırır, yönleri şaşırtır ve iç cephede güven bunalımı yaratır.

    “Düşman cephesi bellidir, tehlike içeriden gelen bulanıklıktır.”

    Özellikle kavramları alt üst eden, “devlet” ile “iktidar”, “millet” ile “kalabalık”, “eleştiri” ile “yıkım” arasındaki hassas farkı ayırt etmeyen yazılar, zamanla okuyucuda bir zihinsel bulanıklığa neden olur.

    Bazı yazılar, devletin bir hatasını dile getirirken; doğrudan devletin meşruiyetini sorgulatır. Bazıları, siyasi bir meseleyi işlerken; milli hafızayı tahrip eder. Kimileri de kavramları karıştırarak, okurun aklını değil, duygularını hedef alır.

    İşte bu noktada sormamız gereken temel soru şudur:

    “Bu yazı beni bir adım ileriye mi götürüyor, yoksa inancımı ve aidiyetimi sorgulatıp beni savrulmaya mı itiyor?”

    Unutulmamalıdır!

    “Kalemi temiz olanın her yazısı doğru değildir. Etki, niyetten önce tartılmalıdır.”

    Bugün, stratejik akıl çağında yaşıyoruz. Zihinlerin işgal edildiği bu dönemde, milli zihinleri korumak ancak şu üç ilkeyle mümkündür:

    1. Eleştiriyi yıkıma değil inşaya dönüştürmek.

    2. Hakikati ararken aidiyeti kaybetmemek.

    3. Her yazıyı, stratejik etkisine göre okumak ve kaleme almak.

    Zira bazı köşe yazıları, farkında olmadan şu duyguyu aşılıyor: “Her şey kötü, kimseye güvenilmez, bu devlet zaten sorunlu.

    “Bu, milletin düşmanlarının bile kuramayacağı en etkili psikolojik tuzaktır.“

    Yıkıcı yazılar, düşmanın değil dost görünen umutsuz kalemlerin eseridir.

    Kavramlarla oynayarak okuyucunun zihninde bulanıklık oluşturan yazılara karşı, milli şuurla okuma yapmayı bilmek gerekir. Niyet halis olsa da, yazının etkisi okurun ruhunu daraltıyorsa, bu bir zaaf değil, bir tuzaktır.

    Sonuç yerine;

    Kalem erbabına düşen görev, fikir üretmek değil sadece; aynı zamanda fikrin nereye, nasıl etki edeceğini de tartmaktır.

    Unutulmamalıdır ki!

    “Hakikat savunuculuğu, sadece doğruyu söylemek değil; doğruyu doğru yerde ve doğru şekilde söylemektir.”

    Milli zihinler, yönünü pusula gibi belirlemeli; her yazıyı bir harita gibi okumalı ve yazmalıdır: Sözün yönü , etkisi, istikameti nereye çıkar? Bu hayati derecede önemli bir ön düşünme ve analiz için üstünde durulması gereken bir yaklaşımdır.

    Bilinçli kalalım, berrak düşünelim, stratejik olalım. Çünkü bugün savaş, sadece silahlarla değil; kelimelerle de yapılıyor.

    Gürkan KARAÇAM

    #bilinç #niyetkurtarmaz #teslimolmuyoruz #afrika #asya #avrupa

  • ZİHNE KURULAN KOD: SİBER GÜVENLİKTE İÇ TEHDİT Mİ YÜKLENİYOR?

    ZİHNE KURULAN KOD: SİBER GÜVENLİKTE İÇ TEHDİT Mİ YÜKLENİYOR?

    “Bir devletin toprakları dıştan, sistemleri içten tehdit edilir. En sinsi virüs, dost görünenin satır arasıdır.”

    Bugün Türkiye, dijital alanda önemli atılımlar yaparken; göz ardı edilmemesi gereken, daha doğrusu araştırılması gereken karmaşık bir tabloyla karşı karşıya olabilir. Bu tablo, yalnızca dış kaynaklı yazılım tehditlerinden ibaret değil. Asıl kırılganlık, belki de sistemin derinliklerine yerleşmiş kimi ilişkilerden, geçmiş bağlardan ve karar alıcı yapılarla etkileşim hâlindeki hibrit kadrolardan kaynaklanıyor olabilir.

    Sormamız gereken soru şudur: İçeride, “bizdenmiş gibi görünen” ama dışarıyla senkronize çalışan unsurlar var mı? Varsa, bu yapılar siber güvenliğimizin neresinde, hangi kodun içinde, hangi stratejinin ortasında?

    FETÖ FORMAT MI DEĞİŞTİRDİ?

    15 Temmuz sonrası Türkiye, örgütün fiziki varlığına karşı büyük bir mücadele verdi. Peki ya dijital varlığı? Yapı, görünür yüzünü kaybetti ama dijital dünyada daha farklı bir mimariye bürünmüş olabilir mi?

    Bugün bazı uzmanlar, şu ihtimaller üzerinde duruyor:

    • Geçmişte FETÖ ile teması olmuş bazı bireylerin, tövbekâr kimliğiyle tekrar kamusal alanlara dâhil olduğu,

    • Bu bireylerin yazılım, veri güvenliği, yapay zekâ gibi kritik sahalara yöneldiği,

    • Ve bu kişilerin eski bağlantılarına hâlen sadık olabilecekleri…

    Elbette bu iddialar yargı kararı olmaksızın suçlama değildir. Ancak millî güvenlik, ihtimaller üzerine çalışmayı gerektirir. “Olabilir mi?” sorusu, burada sadece ihtiyat değil; stratejik aklın ta kendisidir.

    KRİTİK EĞİTİM AĞLARI VE MÜTTEFİK KADROLAR ÜZERİNE BİR BAKIŞ

    ABD ve NATO merkezli bazı askerî eğitim ağlarının, uzun vadede Türkiye’nin insan kaynağını nasıl şekillendirdiği konusu, akademik çevrelerde de zaman zaman tartışılmaktadır. Şu soru cevap arıyor: NATO ve Pentagon destekli akademilerden, hatta İsrail merkezli bazı teknoloji programlarından mezun olan kişilerin, bugün stratejik karar alma süreçlerinde etkin olması ihtimali var mı, varsa dijital güvenlik açısından yeniden gözden geçiriliyor mu?

    Bu bir paranoya değil. Bilakis, devlet refleksidir. Çünkü bazı durumlarda, eğitim ağları sadece bilgi değil, zihniyet transferi de sağlar.

    “Bir aklı teslim almak için onunla dost olman yeterlidir. Düşman gibi değil, danışman gibi yaklaşırsan sistem açılır.”

    GÖRÜNÜŞTE YERLİ, GÖNÜLDE YABANCI SİSTEMLER OLABİLİR Mİ?

    Bazı teknoloji şirketlerinin dış kaynaklı modüller, SDK’lar, kriptografik çözümler kullandığı; hatta bazı güvenlik duvarlarının içeriğinde “arka kapı” (backdoor) ihtimali taşıyan unsurlar bulunduğu yönünde teknik çevrelerde çeşitli tartışmalar mevcuttur.

    Ayrıca:

    • Yabancı fonlu STK’ların dijital projelere danışmanlık verdiği,

    • Geçmişi şaibeli bazı isimlerin “start-up” maskesiyle kamu altyapılarına girdiği,

    • İsrail menşeli bazı yazılım sistemlerinin dolaylı olarak kamu kurumlarında kullanıldığı iddiaları, titizlikle araştırılmayı hak etmektedir.

    “Egemenlik, sadece bayrakla değil; sistemin kodlarıyla korunur.”

    VERİ EGEMENLİĞİ BULUTTA MI BUHARLAŞIYOR?

    Türkiye’de bazı kamu kurumlarının verilerini yabancı bulut sistemlerinde sakladığı söylenmektedir. Eğer doğruysa bu durum, teknik olarak pratik görünse de; stratejik olarak şu soruyu akla getirir: Biz veriyi kontrol ettiğimizi sanırken, onu işleyen, saklayan, erişen başka yapılar mı var?Bu noktada, “veri bağımsızlığı” kavramı, sadece bir teknik terim değil; modern çağın egemenlik ölçütü hâline gelmiştir.

    “Sınır kapısını kim tutuyorsa, ülkeye o girer. Dijitalde bu kapı: sunucudur, koddur, algoritmadır.”

    SİSTEMİ KİM KURUYORSA, O KARAR VERİR

    Yerli yazılım üretmek elbette önemlidir. Ancak asıl soru şudur: Bu yazılımları kim yazıyor? Nerede test ediliyor? Hangi ideolojik ya da kültürel bağlamda kodlanıyor?

    Kod, sadece işlev değil; bir dünya görüşü de taşır.

    “Her kod bir niyeti işler. O niyet vatanına değil, bağlantısına bağlıysa; sistemin adı ne olursa olsun, sonucu teslimiyettir.”

    NE YAPMALI? — DÜŞMANI ARAMAK DEĞİL, İZ SÜRMEK ZAMANI

    Türkiye, bu yeni dönemde dikkatli bir iz sürücülük yapmalıdır:

    FETÖ ile geçmişte bağlantısı olan, ancak dijital alanda yükselmiş kişilerin tekrar taranması,

    NATO-ABD eğitimli kadroların kritik dijital projelerdeki rollerinin güvenlik zemininde yeniden değerlendirilmesi,

    Yerli yazılımın dış modüllerden arındırılması,

    Açık kaynaklara dayalı sistemlerin denetim altına alınması,

    Bağımsız ve milli bir Siber Güvenlik Yüksek Kurulu kurulması ve bu kurulun hem yazılımsal hem insan kaynağı denetimi yapması elzemdir.

    SON SÖZ

    “İhaneti ararken elinde silah arama; elinde kod, elinde diploma, elinde danışman kartı olanlara bak.”

    Bu yazı, kimseyi suçlamak için değil; bir zihin haritası oluşturmak içindir. Çünkü bazen en büyük zaaf, tehlikeyi sadece dışarıda aramaktır. Oysa;

    “Modern ihaneti anlamak için silah sesi gerekmez; bir dosya aktarımı, bir onay maili, bir şifre satırı yeterlidir.”

    Gürkan Karaçam

    #dikkat #ihanet #içeride #olabilir #fetö #nato #pentagon #abd #israil #kod #yazılım

  • Sırtlanlar Suikastla Isırır, Medeniyet Hukukla Konuşur!

    Sırtlanlar Suikastla Isırır, Medeniyet Hukukla Konuşur!

    “Adalet susarsa, silahlar konuşur; silahlar konuşursa insanlık susar.”

    Malum ekranlarda İsrail Başbakanı Netanyahu’nun sözleri yankılandı: İran’daki rejim, İsrail saldırılarıyla değişebilir. Ne demek şimdi bu? Açık açık, başka bir devletin yönetimini, bombalarla değiştireceğini söylüyor. Bu, hukuk değil; bu, barbarlığın dilidir.

    İran’a saldıran İsrail değil de İran olsaydı ne olurdu? Dünya medyası çoktan “terör devleti” manşetleri atmıştı. Ama mesele İsrail olunca, işin adı “savunma”, kendisi ise “suikast”!

    Gerçek şu: Ortadoğu’nun göbeğinde, uluslararası hukuku çiğneyerek, dünyaya örnek olması gereken bir liderlik değil, zorbalığın kılıcını sallayan bir tiranlık var.

    “Devlet olmak kurşunla değil, hukukla mümkündür.”

    Düşünelim: Eğer tüm devletler suikast yöntemini benimserse, dünya nasıl bir yere döner? Savaş, artık cephelerden değil, başkent sokaklarından mı yürüyecek? Diplomasi masası, keskin nişancı dürbününe mi dönüşecek? Bu, bir devletin kendi güvenliğini değil, dünyayı uçuruma çekmesidir.

    İran bugün saldırmıyor. Elindeki teknolojik kapasiteyle neler yapabileceğini hepimiz biliyoruz. Ama yapmıyor. Çünkü İran şu anda meşru müdafaa hakkını kullanma noktasına bile varmadan, soğukkanlı bir diplomasi diliyle dünya kamuoyuna sesleniyor. Ama ne hikmetse, Batı medyası bunu görmüyor, görmek istemiyor.

    “Güç susar, akıl konuşursa barış gelir. Güç konuşur, hukuk susarsa savaş çıkar.”

    Oysa suikast, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, hukuk dışıdır. Ne savaş ilanıdır, ne meşru müdafaa. Suikast; infazdır, keyfiyettir, güç zehirlenmesidir. İnsanlığın ortak vicdanı tarafından reddedilen bir davranıştır.

    BM Şartı, Cenevre Sözleşmeleri, Lahey Adalet Divanı… Hepsi, hedefli öldürmelerin, özellikle devlet başkanlarına yönelik saldırıların uluslararası suç olduğunu açıkça belirtmiştir. Netanyahu’nun bu tutumu sadece bir kişiyi değil, tüm dünya sistemini tehdit ediyor. Çünkü eğer bir lider, “rejim değiştirmek için suikast yaparım” diyorsa, artık silahın kimin elinde olduğu değil, ne için kullanıldığı sorgulanmalıdır. Zira bu yaklaşım, sırf çıkarı için her yeri yakmaya hazır bir zihniyetin ürünüdür.

    “Zulüm, yasayı aşmakla başlar; tiranlık, yasayı yok saymakla büyür.”

    Peki bu barbarlığa kim dur diyecek? İnsanlık, çıkarları için hukuku es geçen liderlerin eline mi bırakılacak? Uluslararası kamuoyu, sadece petrolü tehdit eden gelişmelere mi ses çıkaracak? Eğer hukuk sadece güçlünün yanında olursa, bir gün herkes güçsüzleştiğinde ortada ne hukuk kalır ne insanlık.

    İsrail’in bu saldırganlığı, sadece İran’a değil, tüm dünya düzenine karşı yapılmış bir meydan okumadır. Eğer buna sessiz kalınırsa, artık savaşın kuralları değil, kuralsızlığın savaşı başlayacaktır. Her lider, diğerine karşı suikast planları yapacak, diplomasi yerini tetikçilere bırakacaktır.

    “Dünyayı hukuk değil, suikast yönetirse; geleceği barış değil, mezarlıklar belirler.”

    Bugün değilse ne zaman? Bugün ses çıkarmayacaksak ne zaman adaletin tarafında olacağız? Bütün uluslararası topluma ve özellikle BM’ye düşen tarihi bir sorumluluk var: Suikast barbarlığına karşı hukuku, sessizliğe karşı vicdanı, güç siyasetine karşı adaleti savunmak. Çünkü eğer bir gün devlet başkanlarının kaderi keskin nişancıların dürbününe emanet edilirse, bu sadece bir ulusun değil, tüm insanlığın boynuna takılmış bir cellat ipi olur.

    Gürkan KARAÇAM

    #barbar #israil #abd #meşrumüdafa #yapan #iran

  • “Sırtlan Taarruzu”: Haritalar Kanla Değişirken Susmak Suçtur“

    “Sırtlan Taarruzu”: Haritalar Kanla Değişirken Susmak Suçtur“

    Aslan gibi doğanların yurdu, sırtlanlarca parçalanmak isteniyor. İsrail’in İran’a yönelik “Yükselen Aslan” kod adlı operasyonu, isimle gerçeğin nasıl çarpıtıldığını gözler önüne seriyor. Aslan onurludur, savaşır ama avının ruhunu parçalamaz. Oysa bu operasyon, Ortadoğu’nun kalbine sinsice sızan bir “Sırtlan Taarruzu”dur.

    Hedef bir ülke değil; hedef, bir milletin iç dengesidir. Harita değil, zihin çizgileri yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor.

    BOP’un Yeni Sayfası: İran İçin Etnik Tuzaklar

    “Etnik çatlaklar, dışarıdan esen rüzgârlarla fay hatlarına dönüşür.”

    Ortadoğu’da taşlar yerinden oynarken, sahneye yeni bir senaryo kondu: Üniter devletler etnik labirentlere dönüştürülüyor. İran; Kürtler, Azerbaycan’lı Türkler ve Beluçlar gibi halkları yüzyıllardır aynı bayrak altında yaşatmış bir yapı. Ancak dış akıl, bu yapıyı bir mozaikten moğol istilasına dönüşecek şekilde parçalıyor. (İbrahim Reisi neyi başarmak üzereydi ki öldürüldü şimdi bir daha durup düşünmek lazım)

    • Kürt koridoru sadece bir coğrafya projesi değil, bir kimlik mühendisliği operasyonudur.

    • Azerbaycan kimliği, İran’da bir Türk kartı olarak değil, bir bölünme kozu olarak kaşınmaktadır.

    • Beluçlar üzerinden ise Pakistan sınırına dek uzanan bir kırılganlık şeridi inşa edilmektedir.

    Bu saldırının adı “hava operasyonu” değil, toplum mühendisliği bombardımanıdır.

    İsrail Neden Bu Kadar Saldırgan?

    “Kendi güvenliği için başkasının yurdunda yangın çıkaranlara barış mimarı denemez.”

    İsrail, artık sadece askeri değil, stratejik bir zihin gücüyle hareket ediyor. ABD’nin “çekildiği”, Rusya’nın “daraldığı”, Çin’in “uzak durduğu” bir bölgede, kurtlar sofrasına sırtlan gibi oturdu. Ama unutma sevgili okuyucu;

    “Toprak işgal edilmez, insan zihni işgal edildiğinde toprak kendiliğinden çöker.”

    İsrail’in amacı yalnızca İran’ın nükleer kapasitesini durdurmak değil. Amaç; İran’ın çok kimlikli yapısını çatırdatmak, içeriden çökertmek, dıştan parçalara ayırmaktır. Bu da klasik savaşla değil, zihin haritalarını karıştırarak yapılır.

    Rejim Değişir mi? Dağılır mı?

    “Bir rejimi değiştirmek kolaydır; ama bir milleti parçaladığında, sadece rejimi değil, ruhunu da gömersin.”

    İran’da rejim değişikliği mümkün müdür? Evet, ancak bu dışarıdan dayatmayla değil, içeriden yükselen çoklu kimlik talepleriyle olur. Ve bu da kanlı değil, görünmez bir çöküş yaratır.

    Rejim değişikliği için; gençliğini kaybetmiş, ekonomisi çökmüş ve toplumsal birlik duygusunu yitirmişse bir ülke, bir kıvılcım yeterlidir ve dış akıl bu kıvılcımı Kürt dağlarına, Güney Azerbaycan ovalarına, Beluç vadilerine bırakmak için pusudadır.

    Sırtlanın Gölgesi Düşerse…

    “Bazı haritalar kanla çizilir, bazı milletler suskunlukla silinir.”

    İsrail’in “Yükselen Aslan” dediği şey, gerçekte bir sırtlanın gölgesiyle kuşatılmış Ortadoğu’nun çığlığıdır. Bugün İran’a düşen bu gölge, yarın başka bir başkentin üstüne düşebilir.

    “Mazlumun dili sustuğunda, zalimin haritası çizilir.”

    Bu yüzden bu operasyona sadece askeri bir hamle gözüyle bakmak tarihe ihanettir. Bu bir sondajdır.

    İç karışıklık çıkar mı? Etnik gruplar ayaklanır mı? Merkez zayıflatılabilir mi?Sorulan sorular bunlardır. Ama unutulmasın:

    “Bir milletin sınırını çizen coğrafya değil, birlikte yaşama iradesidir ve sırtlanların harita çizdiği bir dünyada, susan her kalem ihanete ortaktır.”

    Son Sözümüz!

    “Aslan olmasan da fark etmez… Yeter ki sırtlanlara yem olacak kadar sessiz ve zayıf olma.”

    Gürkan KARAÇAM

    #israil #abd #iran #aslan #sırtlan