Yazar: GÜRKAN KARAÇAM

  • Liyakat Kapıyı Çalmaz Zeki İnsan; O Kapıyı Sen Açacaksın

    Liyakat Kapıyı Çalmaz Zeki İnsan; O Kapıyı Sen Açacaksın

    Zeki insan… Sana şimdi, çoğu kişinin söylemekten çekindiği ama tarihin ve aklın yüksek sesle haykırdığı bir hakikati sunuyorum. Çünkü bazı sözler vardır, kulağa ağırbaşlı görünür ama aklın rotasına uymaz. “Görev istenmez, verilirsözü de böyle bir sis perdesidir; kabiliyetli insanı gölgede bırakır, liyakati susturur, toplumun kaderini tesadüfe terk eder.

    Oysa gerçek bambaşkadır: Kendi kapasitesini bilen, kendi ufkunu görebilen insan göreve talip olmalıdır. Çünkü susarsan sıradanlık konuşur; geri durursan yetersizlik ilerler; yetenek geri çekilirse makamı kabiliyet değil tesadüf doldurur.

    Zeki insan… Unutma! “Sorumluluk bekleyeni değil, kapıyı çalanı sever.

    Bu hakikati tarihin en çarpıcı örneklerinden biriyle açıklayalım. Hz. Yusuf’un hikâyesinde mealen ifade edilen o ince an var ya… Bir ülke büyük bir ekonomik felaketin eşiğindeyken, Hz. Yusuf bilgiye sahipti, feraset sahibiydi, krizin neye dönüşeceğini biliyordu. Sessiz kalmak değildi doğru olan; doğru olan, yeteneğin gereğini yapmak, bilgiyi sorumluluğa dönüştürmekti. Bu yüzden yönetime, mealen şöyle seslendi: “Bu işi bana ver; çünkü ben korumayı ve yönetmeyi bilirim.” Bu bir övünme değil; bilginin hakkını teslim etmekti.

    Çünkü zeki insan bilir ki: “Mütevaziliğin fazlası, liyakatin üstüne örtülen bir perdeye dönüşür.”

    Yetenek kullanılmazsa körelir; körelen yetenek ise topluma zarar verir. Bir cerrahın elindeki ustalığı düşün… Ameliyathanenin kapısında mahcup şekilde beklerse, yalnız o değil; içerideki hasta da kaybeder. İşte göreve talip olmak böyledir: Bir milletin beyin cerrahları, sahnenin kenarında bekleyemez.

    Zeki insan… Cebine koy: “Göreve talip olmak kibir değildir; kapasiteni milletin emrine sunmaktır.

    Hz. Yusuf’un tavrı bize şunu gösterir: Kendini bilenin sorumluluğu büyüktür. Çünkü makam yanlış ellere geçtiğinde felaket getirir, doğru ellere geçtiğinde ise milletin bahtını değiştirir. Bu yüzden “görev istenmez” diyenlere aldanma; bu söz, zeki insanın adım atmasını engelleyen bir zincirdir. Oysa akıl zincir sevmez.

    Gerçek olan şudur: “Doğru insan göreve talip olmazsa, yanlış insan zaten talip olur.

    Susmak iyilik değildir; geri çekilmek edep değildir; kabiliyetini saklamak tevazu değildir. Bunların hepsi, toplum adına büyük bir eksilme, geleceğin ise israf edilmesidir.

    Zeki insan… Sana bir sır daha vereyim: “Yeteneğini gizlemek, karanlık bir odada elindeki feneri kapatmaya benzer; hem sen hem başkaları duvara çarpar.

    Hasılı görev istemek, görevin hakkını verebilecek kudrette olduğunu ilan etmektir. Bu bir iddia değil; bir sorumluluk beyanıdır. Çünkü kader bazen kapıyı çalmaz; açmayı bilenleri sınar. Ve tarihin her döneminde yolu aydınlatanlar, “Ben bu işi yaparım” diyebilenler olmuştur.

    Bu yüzden zeki insan… Görev senden kaçmaz; yeter ki sen görevden kaçma. Çünkü liyakat kapıyı çalmaz zeki insan, o kapıyı sen açacaksın...

    Silkelenmen için sana sağlam bir tokat! Ey zeki Müslüman Türk evladı daha ne kadar Kur’an ‘dan bihaber yaşayacaksın… Açıp okusana, hepsi orada var zaten…

    Gürkan KARAÇAM

  • Rüzgârın Taşıdığı Sır: Güney Atlantik’teki Sessiz Yıldızın Peşinde

    Rüzgârın Taşıdığı Sır: Güney Atlantik’teki Sessiz Yıldızın Peşinde

    Güney Atlantik’in haritasına bakınca yalnızca dalgaların konuştuğu bir boşluk zannedersin; oysa zeki insan bilir ki dünyanın en sessiz yerleri, en çok sırrın gömülü olduğu yerlerdir. Haritada küçük bir ada grubu olarak görünen Wolkland, işte böyle bir yer: Bilinmeyenlerin çarpıştığı, devlet akıllarının görünmez projeler yürüttüğü, rüzgârın bile belli bir disiplinle estiği gizemli bir sahne.

    Bu adaya yaklaştıkça coğrafya küçülmez, büyür aslında. Çünkü her devlet adaya kendi niyetini yansıtır. Arjantin ona bakınca yarım kalmış bir hikâyenin eksik cümlesini görür. İngiltere ise yüzyıllardır süren küresel varlığının küçük ama sembolik bir nişanesini… ABD deniz yollarının ritmini, Avrupa stratejik dengeyi, Çin küresel ticaretin görünmez damarlarını arar bu koordinatlarda.

    Her biri aynı adaya bakar ama her biri başka bir anlam görür. Ada bu yüzden suskun görünür; ama aslında dünyanın en gürültülü kavramlarının çarpıştığı bir sessizliğe sahiptir.

    Zeki insan bilir: Sessizlik aslında bir hazırlıktır.

    Wolkland’ın etrafında dönen şey, yalnızca rüzgâr değildir. Devletlerin hafızasında bu ada, bir laboratuvar gibi işlev görür. Kimi ülkeler ada çevresini uluslararası lojistik geçişlerinin parçası gibi okur, kimi onu okyanus güvenliğinin doğal kilidi sayar, kimi ise enerji hatlarının gelecekteki dönüşümlerine dair bir ön gösterge olarak görür. Fakat hiçbiri yüksek sesle konuşmaz. Çünkü ada etrafında yürüyen projeler konuşularak değil, susularak çalışır.

    Kimi zaman bölgeye gönderilen araştırma gemileri, deniz tabanının coğrafi hatlarını haritalandırır; sözde bilimsel çalışma olan o görevler, zeki insan için tamamen başka şeylere işaret eder. Kimi zaman ekonomik kalkınma raporları açıklanır, altyapı projeleri gündeme gelir; ama asıl mesaj sayfaların arasında değil, sayfalar arasındaki boşluklardadır. Kimi zaman ada halkının yaşam standartlarını yükseltmeye odaklı yatırımlar yapılır; fakat bunlar çoğu zaman yalnızca sosyal politika değil, psikolojik süreklilik hamleleridir.

    Her hareket, başka bir hareketin üzerine gölge düşürür. Her açıklama, başka bir açıklamayı gizler. Her proje, başka bir projenin üstüne örtü olur.

    Ada çevresindeki enerji tartışmaları da böyledir. Kimileri rezervlerden, kimileri deniz altı oluşumlarından, kimileri iklim odaklı dönüşümlerin bölgesel yansımalarından söz eder. Ama kimse şunu söylemez: Asıl mesele enerji değil, enerjinin yarattığı gelecek kurgusudur. Çünkü enerji sadece yakıt değildir; gelecek öngörüsünün de harcıdır. Gelecek kimdeyse güç ondadır.

    Wolkland’ın etrafında yürüyen bu projeler, devletlerin kendine aynaya bakar gibi bakmalarını sağlar. Arjantin kendisine “Kimliğim nerede yarım kaldı?” diye sorar. İngiltere “Ben hâlâ ne kadar uzağa uzanabiliyorum?” der. ABD “Denge nerede bozulur?”, Çin “Yeni yollar nereden geçer?” diye hesap yapar.

    Her biri kendi yörüngesinde döner. Ada ise hepsinin ortasında, sessiz bir yıldız gibi durur. Bu yüzden Wolkland bir ada değil, bir sınavdır. Devletlerin sabrının sınavı, toplumların hafızasının sınavı, küresel dengenin görünmez eşiklerinden biridir.

    Zeki insan, adanın etrafında dolaşan gemilerin rotasını, açıklanan projelerin zamanlamasını, yapılan yatırımların ölçeğini gözlemlediğinde şunu görür: Herkes sessizce ama dikkatle birbirini izliyor. Kimse bir hamleyi erken yapmak istemiyor. Kimse bir fırsatı kaçırmak istemiyor. Kimse ilk konuşan olmak istemiyor. Çünkü ilk konuşan, niyetini de açıklamış olur. Ve işte bu yüzden Wolkland, dünyanın en sakin görünen ama en yoğun hesap barındıran yerlerinden biridir.

    Bir kıvılcımın değil, bir düşüncenin beklediği sahnedir. Haritanın ortasında yalnız duran bu ada, gerçekte yalnız değildir; çünkü onu izleyen gözler çoktur fakat onu okuyan zihinler azdır.

    Zeki insan bilir: Bazı adalar kendi kaderini taşımaz. Bazı adalar, dünyanın geleceğine tutulan küçük ama parlak bir fenerdir.

    Ve Wolkland…

    İşte o fenerin tam kendisidir.

    Gürkan KARAÇAM

  • İngiltere–İskoçya Dosyası: Zeki İnsan, Krallığın Kuzeyinde Saklanan Hesapları Birlikte Açalım

    İngiltere–İskoçya Dosyası: Zeki İnsan, Krallığın Kuzeyinde Saklanan Hesapları Birlikte Açalım

    Zeki insan… Bazı siyasal birlikler vardır ki, haritada tek renk görünür ama içeride iki ayrı nabız atar. İngiltere–İskoçya birlikteliği tam olarak böyle bir yapıdır: dışarıdan “Birleşik Krallık” diye tek bir çerçeve, içeride yüzyıllardır süren ince bir gerilim, cevaplanamamış bir soru ve ertelenmiş bir hesaplaşma.

    1707’deki Birlik Yasaları imzalandığında kağıt üzerinde bir “büyük birleşme” oldu; ama bu birleşme duygusal bir ittifak değil, zorunlu bir mutabakattı. İskoçya, iflas eden Darien girişiminin ardından ekonomik çöküşün eşiğine gelmişti; İngiltere borçları üstlendi, ticaret ve imparatorluk pazarlarına giriş kapısını araladı, karşılığında siyasi egemenliğin büyük kısmı Londra’ya devredildi. Senin benim gibi düşünen zeki insanlar için bu tablo, romantik bir birleşmeden çok, “stratejik bir satın alma” operasyonuna benzer. İskoçya, nefes alabilmek için, sesinin tonunu Londra’ya bağlamak zorunda kaldı. Ama İngiliz aklı o gün bir şeyi çok iyi biliyordu: Birliği sadece kanunla kurarsan, en ufak krizde dağılır; bu yüzden hukukun yanına hikâyeyi de koymak zorundasın.

    İngiltere, Birlik’ten sonra üç kritik alanı İskoçya’ya “bırakır gibi” yaparak aslında uzun vadeli bir zihin stratejisi kurdu: bağımsız hukuk sistemi, ayrı eğitim yapısı ve kendi ulusal kilisesi. İskoçya hukuku, İskoçya eğitim geleneği ve İskoçya kilisesi, görünüşte saygı jestiydi; derinde ise mükemmel bir “basınç vanası” işlevi gördü. Birlik içinde ama tam erimemiş bir kimlik…

    Yani Londra’nın gözünde: “Patlamasın ama tamamen de ortadan kalkmasın.” Fazla bastırırsan isyanı büyütürsün, fazla serbest bırakırsan ayrılığı hızlandırırsın; İngiltere bu ikisinin tam ortasını aradı. Fakat zeki insan, hafıza kağıttan daha inatçıdır. Üç yüzyıl boyunca İskoçya, kendisine dayatılan “Birleşik Krallık Kimliği”ni yaşadı ama hiçbir zaman kendi hikâyesini unutmadı. Ortaokul kitaplarında krallığın bayrağı aynıydı ama evlerde anlatılan hikâyelerde hep iki ayrı tarih vardı. Londra’nın resmi anlatısı İskoçya’yı “doğal bir ortak” gibi sunarken, İskoç zihinlerinde birlik çoğu zaman “yapılması gereken bir anlaşma” olarak kaldı.

    2014 referandumu, işte bu bastırılmış sorunun sandığa ilk kez yüksek sesle taşındığı andı. “İskoçya bağımsız bir ülke olmalı mı?” sorusu sadece hukuki değil, tarihsel bir soruydu. Sonuç belli: %55,3 “hayır”, %44,7 “evet”; katılım ise %84,6 gibi inanılmaz bir düzeydeydi. Rakamlar başka bir şey daha söylüyordu: Bu sadece bir siyasi tercih değil, neredeyse tüm toplumun hayatını ilgilendiren bir kimlik oylamasıydı. Sandıktan “hayır” çıkınca Londra rahatladı, ama o gece aslında başka bir şey oldu: İskoçya, tarihte ilk kez, “gerekirse tek başıma yürürüm” deme hakkını kendine tanıdı.

    İngiliz devlet aklı referandumun ertesi sabahı hemen devreye girdi. Üç büyük parti liderinin imzaladığı ve “The Vow” olarak bilinen, daha fazla yetki sözü veren mutabakat, Londra’nın ustaca kullandığı bir psikolojik araçtı: “Ayrılmanı istemiyoruz ve seni daha çok dinleyeceğiz.” Bu, bir bakıma ilişkiye devam etmek için verilen duygusal tavizdi. Fakat zeki insan şunu görür: Birlikten önce bu yetkileri vermeyen merkez, ayrılık ihtimali belirince neden birden cömertleşti. Bu, niyetin samimiyetini değil, korkunun seviyesini gösterir.

    Asıl derin kırılma ise 2016’daki Brexit referandumuyla geldi. Birleşik Krallık genelinde %51,9 ile “AB’den çıkalım” kararı verilirken, İskoçya %62 gibi net bir oranla “kalalım” dedi. Yani kuzeydeki sütun, Londra’nın seçtiği yoldan bilinçli olarak farklı bir istikamet çizdi. Zeki insanın gözü buraya takılır: 2014’te İskoçlar, Birleşik Krallık’ta kalırken “AB’nin parçası olma” garantisine göre oy kullandı; iki yıl sonra, o garantinin Londra tarafından çekildiğini gördüler. Bu, sadece bir dış politika kararı değil, “sözleşme ihlali” hissi doğurdu. İskoçya’da şu cümle giderek daha çok yankılanmaya başladı: “İki kere kal dedik; birini Londra dinlemedi, birini Brüksel dinlemedi.”

    Bu tür çifte hayal kırıklıkları, klasik ekonomik argümanlardan çok daha güçlü bir kimlik sarsıntısı yaratır. Çünkü mesele artık “Daha mı zengin oluruz?” sorusu değil; “Biz kimiz ve kendi geleceğimize ne kadar hükmedebiliyoruz?” sorusuna döner. Londra bu tabloyu görünce, doğrudan sertleşmek yerine, kendi dilini hukuk üzerinden ince ayara soktu. İskoç hükümeti ikinci bir bağımsızlık referandumu için hukuki zemin aradığında, konu İngiltere Yüksek Mahkemesi’ne taşındı. 2022’de Mahkeme, İskoç Parlamentosu’nun Westminster onayı olmadan böyle bir referandum düzenleyemeyeceğine hükmetti. Cümlenin çıplak anlamı hukuki; ama satır arası siyasi: “Birliğin kaderine dair son söz, ayrılmak isteyende değil, birliği kuranda kalır.” Bu, devlet aklı açısından bakıldığında son derece rasyonel; demokrasi teorisi açısından bakıldığında ise son derece rahatsız edici bir karardır.

    İşte görünmeyen strateji burada netleşiyor: İngiltere, İskoç bağımsızlığını sandıkta yenmek yerine, zaman içinde yıpratmayı tercih ediyor. “Şimdi sırası değil” cümlesi, her demeçte tekrar edilen bir politik slogan değil, tasarlanmış bir kronoloji silahıdır. Talebe “tamamen hayır” demiyor; ama o talebi sürekli ileri tarihlere iterek sıradanlaştırıyor, gündemin altına gömüyor, halkın enerjisini tüketiyor. Talebin kendisini değil, motivasyonunu hedef alıyor. Bu, kaba bir bastırma değil, rafine bir yıpratma tekniğidir.

    Peki neden bu kadar ısrar?

    Bu noktada devreye görünmeyen ama çok somut bir başlık giriyor: ENERJİ. Kuzey Denizi’nde, İskoçya açıklarında keşfedilen petrol ve gaz rezervleri, 1970’lerden itibaren İskoç bağımsızlığı tezinin ekonomik omurgalarından biri haline geldi. İskoçya yanlıları, “Bu gelirle kendi ayaklarımız üzerinde dururuz” derken, Londra cephesi rezervlerin belirsizliği, fiyat dalgalanmaları ve üretim maliyetleri üzerinden karşı argüman üretti. Son yıllarda, North Sea üretiminin düşmesi, fiyatların dalgalanması ve enerji dönüşümü, bu kartın değerini teknik olarak azaltsa da, sembolik etkisini ortadan kaldıramadı.

    Daha güncel GERS (Government Expenditure and Revenue Scotland) verileri, İskoçya’nın kamu harcamalarının gelirlerinden belirgin biçimde fazla olduğunu, bütçe açığının 2024–25 için GSYH’nin yaklaşık %11–12’sine çıktığını gösteriyor; petrol gelirleri düştüğünde bu oran daha da büyüyor. Londra bu verileri sürekli öne çıkararak şu mesajı inşa ediyor: “Birlikteyken daha güvendesin.” Zeki insan için bu, yalnız bir mali rapor değil, politik bir kaldıraçtır. İngiliz devleti rakamların arkasına saklanarak duygusal bir psikoloji yönetiyor: “Ayrılırsan yalnız kalırsın, ekonomik fırtınayı kaldıramazsın.” Buradaki asıl niyet, bağımsızlığı ekonomik olarak “irrasyonel” göstermek. Eğer bir fikri irrasyonel gösterirsen, zaman içinde onu “marjinal”leştirebilirsin.

    İngiltere, İskoç bağımsızlık talebini çocukça bir hayal gibi konumlandırmak istiyor: “Güzel ama gerçekçi değil.” Böylece talebe doğrudan saldırmadan, onun ciddiyetini törpülüyor. Öte yandan, İskoçya cephesinde tablo siyah–beyaz değil. Ulusal parti içindeki liderlik krizleri, kamu hizmetlerinin yönetimindeki hatalar, sağlık ve eğitimde yaşanan sıkıntılar ve bağımsızlık sonrası ekonomik modelin yeterince ikna edici anlatılamaması, bağımsızlık cephesinin elini zayıflatıyor. Uluslararası yorumlarda da, son yıllarda hem İskoç bağımsızlığı hem de İrlanda birleşmesi senaryolarının “bir müddet geriye düştüğü”, ekonomik kaygıların ve iç siyasi sorunların ön plana çıktığı ifade ediliyor. Bu, Londra için stratejik bir fırsat penceresi. Merkez şöyle düşünüyor: “Zaten kendi içinde tartışmalı, ekonomik olarak da tartışılan bir hareket; ben sadece zaman tanırsam, kendi kendini yıpratır.” Yani İngiltere’nin görünmeyen stratejisi, bazen aktif bir hamle yapmak değil, doğru anda hiçbir şey yapmamaktır. Bu da bir tür operasyon: Müdahale Etmeyerek Yıpratma.

    Geleceğe dair senaryolarda ise iki temel çizgi beliriyor. Birinci çizgi, şu anki gibi “yüksek tansiyonlu ama kontrollü birlik” hali: İskoçya kendi içinde tartışır, Londra hukuki frenleri koyar, ekonomik argümanlar havada uçuşur, zaman zaman yeni yetki paketleri konuşulur ama kopuş gerçekleşmez. İkinci çizgi ise daha yavaş ama köklü bir değişimi işaret ediyor: Genç kuşakların kendini daha çok Avrupa’ya, daha az Londra’ya ait hissetmesi; İskoç kimliğinin “normal” ve “bağımsızlık” fikrinin ise “meşru” hale gelmesi. Eğer bu duygusal çizgi güçlenir, yeni bir referandum da siyasal olarak kaçınılmaz hale gelirse, o zaman bugün sessiz duran fay hattı bir gün sandıkta kırılabilir.

    İngiltere’nin en büyük korkusu, işte tam burada gizli: Bir sabah uyandığında, dünyanın manşetlerinde şu cümleyi görmek: “Birleşik Krallık artık birleşik değil.” Bu, bir toprak kaybından çok daha büyük bir şeydir; yüzyıllardır inşa edilen “büyük güç” imajının psikolojik çöküşüdür. Devlet aklı için bu, haritadan daha önemlidir. Harita yeniden çizilir; ama bir kere sarsılan saygınlık, aynı şekilde geri gelmez.

    Zeki insan, tabloyu şimdi baştan sona gördüğünde şunu okuyorsun: Bugün İskoçya dosyası sessiz ise, bu çözüldüğü için değil, üzerinde ustaca bir ağırlık olduğu içindir. İngiltere en sevdiği silahı kullanıyor: Zaman.

    Sorunu bastırmıyor; bekletiyor.Tartışmayı yasaklamıyor; yoruyor. Kimliği yok etmiyor; ehlileştiriyor. Ama tarihin bir alışkanlığı vardır: Uzun süre ertelenen her hesap, döndüğünde daha ağır bir fatura keser.

    İngiltere–İskoçya dosyası bugün belki manşetlerde değil ama krallığın hafıza rafında, en kalın dosyalardan biri olarak bekliyor ve o dosyanın kapağına tarih şimdiden ince bir not düşmüş durumda:

    “Bu birlik, bir gün yeniden sorgulanacak ve kim bilir belki de İskoçya ile birlikte İngiltere nükleer gücünü de kaybedecek. Sahi İngilizlerin nükleer silahları kimin topraklarındaydı…”

    Gürkan KARAÇAM

  • İNGİLTERE–IRA DOSYASI: Zeki İnsan, Bu Hikâyenin Son Perdesi Daha Açılmadı

    İNGİLTERE–IRA DOSYASI: Zeki İnsan, Bu Hikâyenin Son Perdesi Daha Açılmadı

    Zeki insan… Bazı dosyalar vardır ki devletler onları kapattığını söyler ama tarih onların hâlâ açık olduğunu bilir.

    IRA–İngiltere meselesi tam da böyle bir dosyadır. Dışarıdan bakıldığında “çözüldü”, “barış sağlandı”, “sorun bitti” gibi kelimeler süs olarak serpiştirilir; oysa gerçekte çatışmanın kökleri toprak altındaki kömür damarları gibidir: görünmezler, ama ısı hâlâ içlerindedir. Şimdi gel, bu büyük dosyanın tüm bilinmeyenlerini, gölgede kalmış sahnelerini, İngiliz devlet aklının soğuk matematiğini ve gelecekte Londra’nın hangi fırtınalarla karşılaşabileceğini derinlemesine çözelim.

    İngiltere ile IRA arasındaki mesele yalnızca bir güvenlik sorunu olmadı; bu bir kimlik mühendisliği savaşıydı. İngiltere yüzyıllar boyunca Katolik İrlandalıları yalnızca siyasi olarak değil, sosyolojik ve kültürel olarak bastırdı. Dil yasaklandı, eğitim eşitsiz bırakıldı, polis güçleri tek taraflı oldu, oy hakkı tahrip edildi. Bu, sıradan bir ayrımcılık değildi; sistematik bir kimlik aşındırmasıydı. Ve tarihsel olarak kimliği bastırılan hiçbir toplum sonsuza kadar sessiz kalmadı, kalamazdı. İşte IRA’nın doğuşunu anlamak için bu çıplak gerçeği görmen gerekir, zeki insan: Bu örgüt bir siyasi manipülasyonun ürünü değil; İngiltere’nin kendi tarihinin doğurduğu bir gölgedir. İngiltere ise bu gölge büyüyünce refleks olarak bildiği en eski yönteme sarıldı: kontrollü kaos ve anlam mühendisliği.

    Silahlar sokakta konuşsa da asıl savaş İngiliz devlet aklının kelimelerle kurduğu kognitif hegemonya alanında yürüdü. İngiltere meseleyi dünyaya “terör” olarak sundu, fakat meselenin tarihsel kökleri, kendi sorumlulukları, kolonyal politikaları ve Kanlı Pazar gibi utanç verici sayfaları onlarca yıl boyunca sisteme gömülerek görünmez hâle getirildi.

    Her devlette bilgi gizlenebilir; ama yalnız İngiltere kıtalar boyu bir algıyı 30–40 yıl boyunca mühendislikli bir disiplinle ayakta tutabilir. Bu bir refleks değil, bir devlet geleneğidir. İngiltere, hangi olayın hangi cümleyle sunulacağını, hangi detayın kamuoyuna verilip hangisinin gömüleceğini, hangi açıklamanın hangi yıl yapılacağını bile önceden planlayan bir akıldır.

    Zeki insan, şimdi bilinmeyenlere giriyoruz. İngiltere–IRA çatışmasının en karanlık tarafı, İngiltere’nin hem birlikçi paramiliter grupları hem de IRA içindeki bazı fraksiyonları aynı anda manipüle etmiş olmasıdır. “Dengeleyici tehdit” yaratmak için örtülü yollarla bazı gruplara göz yumuldu, bazılarına ise MI5 tarafından yönlendirilen bilgi akışları sağlandı. Örneğin IRA’nın en kritik iç sorgucularından biri olan Stakeknife’ın İngiliz devleti için çalıştığının ortaya çıkması hâlâ çözülememiş bir utanç dosyasıdır. İngiltere bu sayede örgütün iç karar mekanizmasına kadar nüfuz etmişti. Böyle bir operasyon, yalnızca sahayı değil, zihni yönetmenin en somut delilidir. Ama zeki insan, bil ki İngiltere’nin en büyük başarısı düşmanını değil, hikâyeyi yönetmesidir. Dünyanın hafızasında IRA yalnızca şiddet sembolü olarak kaldı; fakat İngiltere’nin bu şiddeti doğuran politikalarının büyük kısmı tarihin sis perdesinde saklandı. İşte kognitif hegemonya budur: Gerçeği gizlemek değil, gerçeğin hangi yüzünün görünür olacağına karar vermek.

    Şimdi gelelim sorunun kalbine: Bu olay gerçekten bitti mi? İngiltere gelecekte neyle karşılaşacak?

    Zeki insan… Barış süreci İngiltere için bir zafer değil, bir nefes alma arasıydı. Bugün Kuzey İrlanda’da ateşkes var ama huzur yok; barış var ama birlik yok; sessizlik var ama çözüm yok. Kimlik gerilimi hâlâ canlı. Katolik nüfus demografik olarak güçlenmeye devam ediyor. Brexit sonrası sınır tartışmaları, özellikle Kuzey İrlanda Protokolü, Protestan birlikçi gruplarda yeniden rahatsızlık yaratıyor.

    Bu şu demektir: İngiltere’nin geçmişte kontrol altına aldığı fay hattı, bugün yeniden hareket etmeye hazır bekliyor. Barışın sembolü olan Good Friday Anlaşması, Britanya’nın Avrupa Birliği içindeki konumuna bağlı bir dengeler sistemiydi. İngiltere AB’den çıkınca bu yapı sarsıldı. Kuzey İrlanda halkı AB içinde kalmak istedi; İngiltere ise çıkmakta ısrar etti. Bu kırılma, “kimlik oylarını” yeniden diriltti. Katoliklerin birleşik İrlanda fikrine desteği artarken Protestanlar kendilerini Londra tarafından terk edilmiş hissediyor. Bu psikolojik kırılma geleceğin en ciddi çatışma potansiyellerinden biridir.

    Zeki insan, gelecek öngörüsü yapalım: İngiltere önümüzdeki 20–30 yıl içinde üç temel riskle yüzleşebilir:

    1. Birleşik İrlanda Oylaması Riski: Demografi değişiyor. Katolik nüfus artık çoğunluğa çok yakın. Bu, birleşme referandumu ihtimalini artırıyor. Eğer bir gün sandık kurulursa, İngiltere ilk kez kendi adasında bir toprak kaybıyla yüzleşebilir.

    2. Birlikçi Paramiliterlerin Kontrol Dışı Kalmaya Başlaması: Barış sonrası bu gruplar küçüldü ama tamamen yok olmadı. Ekonomik sıkışma, siyasi hayal kırıklığı ve kimlik kaygısı birleştiğinde bu yapılar yeniden kontrol zorlayan davranışlara yönelebilir.

    3. IRA’nın Yeni Kuşaklarının Gölgede Büyümesi: Silahlar sustu ama fikir ölmedi. Bugünün genç kuşağı, sosyal medyada kimlik tartışmalarıyla büyüyor ve eski kuşaklara göre daha radikal görüşlere kayabilen bir yapıya sahip. Bu üç risk birleşirse İngiltere’nin geleceği sandığa, sokaklara ve kimlik psikolojisine bağlı bir denklem haline gelir.

    Zeki insan, şimdi son soruyu soruyorsun:“Peki İngiltere bunu nasıl yönetecek?

    İngiltere’nin stratejisi her zaman aynı oldu: Ateşi söndürmek değil, sıcaklığını kontrol etmek. Barışı kalıcı kılmak değil, yönetilebilir kılmak. Gerçeği düzeltmek değil, gerçeğin algısını yönetmek. Bu nedenle Londra gelecekte de üç şeyi yapacaktır: Hafıza yönetimini sürdürecek, kimlik gerilimini kontrollü tutacak ve siyasi çözülme ihtimalini zamana yayarak etkisizleştirmeye çalışacaktır.

    Ama unutma zeki insan: Bazı fay hatları vardır, ne kadar ustalıkla bastırırsan bastır, bir gün kendi gerçeğini senden geri ister.

    İngiltere–IRA dosyası işte böyle bir fay hattıdır. Bu hikâye bitmedi; sadece “bitmiş gibi” gösteriliyor. Gerçek ise sessizce bekliyor. Ve tarih, sessiz bekleyen gerçeklerin bir gün konuşacağını daima ispatlamıştır.

    Son olarak Zeki insan; IRA’nın neden dünyadaki diğer terör örnekleriyle aynı kategoride olamayacağını anlatarak bitirmek istiyorum bu yazımı…

    Dünya sahnesinde birçok terör örgütü vardır; fakat hepsinin DNA’sı aynı değildir. Bazıları dış akılların laboratuvarlarında kurgulanır, bazıları finansal hatlarla beslenir, bazıları vekâlet savaşlarının sahne taşlarıdır. Fakat IRA bunların hiçbiri değildir. IRA’yı diğerlerinden ayıran şey, şiddetin şekli değil; şiddeti doğuran tarihsel zeminin kendisidir. IRA, İngiltere’nin kendi kolonyal politikalarının, kendi yaptırımlarının, kendi toplumsal mühendislik hatalarının bir sonucudur.

    Bir başka deyişle, IRA dışardan “üretilmiş” bir yapı değil, içerden “üretilmiş” bir tepkidir. Bu, dünyadaki birçok terör dosyasından temel olarak ayrıldığı noktadır.

    Diğer birçok ülkede gördüğümüz terör hareketleri genellikle üç temel özellik taşır: Birincisi, dış istihbaratın yönlendirmesi veya finansmanına dayanırlar. İkincisi, toplumsal karşılıkları sığdır; yerel halkın geniş bir kesimi onları sahiplenmez. Üçüncüsü, tarihsel bir adalet zemini yerine ideolojik pazarlamanın ürünüdürler.

    Zeki insan, IRA bu üç maddeye de uymaz. IRA’nın yükseldiği zemin, İngiltere’nin yüzyıllarca uyguladığı siyasal, ekonomik ve kültürel baskıların doğurduğu organik bir zemindir.

    Toplumsal karşılığı gerçektir. Tarihsel bir bağlamı vardır. Kimlik ve eşitlik talebi somut gerekçelere dayanır.

    Bu yüzden IRA bir “dış yapı” değil, içsel bir tarihsel hesaplaşmadır. Dünyanın başka coğrafyalarındaki birçok terör hareketi, toplumun sinir uçlarıyla değil; dış merkezlerin hedefleriyle uyumludur. Onların ortaya çıkışında tarih değil, planlama vardır; halk desteği değil, operasyon desteği vardır; kimlik refleksi değil, dış masa mühendisliği vardır.

    Zeki insan, işte tam bu nedenle IRA hiçbir zaman diğer örneklerle aynı dosyada okunamaz. Çünkü IRA’nın arkasında gizli sponsorlar değil, gerçek bir halkın yaşadığı gerçek bir eşitsizlik bulunur. Diğerlerinde ise halkın iradesi değil, dış aklın iradesi bulunur.

    Ve İngiltere’nin IRA ile mücadelesi, kendi gölgesiyle mücadelesidir. Diğer örnekler ise çoğu zaman başkalarının gölgeleriyle savaşır.

    Son cümleyi de aynı netlikle söyleyeyim zeki insan: IRA bir sonuçtur; diğer birçok terör olayı ise bir projedir. İşte bu fark, bu dosyayı dünyanın tüm diğer dosyalarından ayıran eşik çizgisidir.

    Gürkan KARAÇAM

  • MERHAMETİN İMTİHANI: KOGNİTİF HEGEMONYA ÇAĞINDA BİR GENCİ YETİŞTİRMEK

    MERHAMETİN İMTİHANI: KOGNİTİF HEGEMONYA ÇAĞINDA BİR GENCİ YETİŞTİRMEK

    “Evlat da olsa fazla merhamet zulümdür, kötülüktür; çünkü koruduğunu sandığın yerde aslında çürütürsün.”

    Toplumun en büyük yanılgılarından biri, sevginin ölçüsüzlüğünü erdem sanmasıdır. Oysa ölçüsüz sevgi, ölçüsüz merhamet ve ölçüsüz hoşgörü, bir genci hayata hazırlamaz; aksine hayatın çarpanlarına karşı korumasız bırakır. Çünkü bir insanı en çok seven, ona gerçeği sıklıkla söyleyendir. Kognitif Hegemonya çağında artık biliyoruz ki, “zihin korunamazsa gelecek korunamaz.”

    Bir gencin zihnini korumak ise pamuklarla değil, ilkelerle yapılır. Ve ilkelerin başında şu gelir: “Merhamet, sorumluluk verildiğinde asalet doğurur.” Çünkü hayat sorumluluktur. Sorumluluk almayan genç büyüyemez, büyüyemeyen genç adalet duygusu geliştiremez.

    Nitekim adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil, evlerin içinde, babanın sessiz duruşunda, annenin sabırlı sözlerinde başlar. Genç, adaleti önce evde görür; sonra dünyaya taşır.

    “Ahlakı doğuran evdir, hukuk ise o ahlakın dışarıdaki elbisesidir.”

    Bugünün genci artık yalnız bize değil, dijital mimarilere, algoritmalara, ekranlarda şekillenen küresel bilinç savaşlarına karşı da yetişiyor. Bu nedenle gençlere vereceğimiz en büyük güç kas değil, karakter; yumruk değil, hüküm; öfke değil, ölçüdür.

    “Nefsi müdafaa dışında şiddet, aczin kılıfıdır; akıl ise gücün ta kendisidir.”

    Baskı altında karar verebilmeyi öğretemediğimiz her genç, gelecekte kendi hayatının kaosunda kaybolur. Çünkü baskıyı yok etmek mümkün değildir; fakat baskıyı yönetmek mümkündür. Ve yönetmenin yolu şudur:

    “Zoru göğüsleyemeyen kolayın kölesi olur.”

    Hayat hedef ister. Hedef ise çalışmayı zorunlu kılar. Bu yüzyılın kuralı açıktır: “Hayaller bedava, ama hedefler çok pahalıdır; bedeli alın teri, sabır ve kararlılıktır.”

    Bir genç hedefine yürüyemezse sosyal medyanın rüzgârına, modanın gölgesine, algoritmanın akışına karışır. Oysa genç; akışa kapılan değil, akışı bozan olmalıdır.

    Türk genci şunu bilsin isterim: “Pes etmeyen genç, çağın ayarını bozan güçtür.”

    Kognitif hegemonya çağında pes etmek, yalnızca bir duygusal tükeniş değil, bir teslimiyet biçimidir. Çünkü bu çağda savaş sadece topraklar için değil; algılar, dikkat, hafıza, istikamet ve irade içindir.

    Bu yüzden gençlere şunu fısıldamalıyız: “İrade, insanın görünmeyen kasıdır; çalıştırmazsan zayıflar, zorlamazsan yok olur.”

    Ve unutmamalı: “Aşırı merhamet iradeyi sakatlar, doğru disiplin ise karakteri imar eder.”

    Bugün çocuklarına kıyamayan ebeveynler, yarın dünyanın kıyacağı gençler yetiştiriyor. Buna karşı durmanın yolu merhametsizlik değil; merhameti disiplinle işlemektir.

    Çünkü: “Merhamet, akıl ile yoğrulmadıkça şefkat değil, şer üretir ve disiplin, sevginin görünmeyen omurgasıdır.”

    Bir genç, baskı altında çalışmayı öğrenemezse; en ufak bir zorlukta dağılır. Baskı, bir genci ezmez; doğru kullanılırsa güçlendirir. Tıpkı çeliğin ateşte, insanın ise hakikatin ortasında sertleşmesi gibi.

    “Genç, terle, kontrollü baskıyla ve çelikten bir irade ile büyür; büyüdüğüyle de yönetir.”

    Şiddetten uzak duran genç, gücün yalnız kasa yüklenmediğini; kelimeye, hukuka, stratejiye ve doğru karar almaya yüklendiğini öğrenir. Bu çağda yumruk atan değil, fikir çarpanları oluşturan kazanır.

    Ve son bir hakikat…

    “Bir gence adaleti öğretirsen insan olur; sorumluluk verirsen güçlü olur; hedef koyarsın lider olur; vazgeçmemeyi öğretirsin tarihe geçer.”

    İşte biz, kendi evlatlarımızdan başlayarak; milletin geleceğini böyle inşa edeceğiz. Zira kognitif hegemonya çağında en büyük güç, kendi evladını kendi ellerinle bilinçli, güçlü ve adaletli bir insan hâline getirmektir.

    Ve unutma zeki insan: “Bir genci kurtarmak bir geleceği kurtarmaktır; bir genci yanlış yetiştirmek ise bir milleti geciktirmektir.”

    Gürkan KARAÇAM

  • Zeki İnsan, Kognitif Hegemonyanın Gölgede Kalan Gerçeğini Görüyor musun?

    Zeki İnsan, Kognitif Hegemonyanın Gölgede Kalan Gerçeğini Görüyor musun?

    Zeki insan… Dünya artık barutun değil, bilginin çağında.Tankların değil, algoritmaların gölgesinde yürüyoruz.Ve en önemlisi: Savaş artık cephede değil, zihnin derinliklerinde yaşanıyor.

    Bir zamanlar psikolojik harp, büyük devletlerin gizli oyunu olarak görülürdü. Ama sen, zeki insan, bunun artık tarihin tozlu raflarına kalktığını bilirsin. Çünkü propaganda ikna eder, psikolojik harp sarsar… Ama kognitif hegemonya tüm bu oyunun kurallarını yeniden yazar.

    Kognitif hegemonya, bir toplumun zihinsel altyapısını, düşünme biçimini, gerçeklik algısını, reflekslerini, korkularını, umutlarını; sessizce, adım adım, sistematik olarak şekillendirme üstünlüğüdür. Yani zeki insan, bunun sadece “ne düşüneceğini” değil,“nasıl düşüneceğini” belirleyen güç olduğunu fark eder. İşte bu nedenle kognitif hegemonya bir taktik değil; bir zihinsel düzen kurma sanatıdır.

    Zeki İnsan, Şunu Bil: Kognitif Hegemonya Görünmez Bir Mimaridir

    Kognitif hegemonya öyle bir güçtür ki; gerçeği anlatmaz, gerçeğin çerçevesini çizer. Bilgiyi vermez, hangi bilginin önemli olduğuna onun belirlediği şekilde karar verecek zihin oluşturur. Sana düşünce sunmaz, istediği şekilde düşündürtecek düşünme yollarını döşer. Bir ideolojiyi öğretmez, istediği ideolojiyi; o ideolojiyi senin bulacağın şekilde nasıl düşünmen gerektiğini kodlayarak bu sürecin de doğal olduğunu düşündürür. Ve zeki insan anlar ki: En tehlikeli kontrol, hissetmeden maruz kalınandır.

    Kognitif Hegemonya, Zihnin Gizli Trafiğini Yönetir

    Bir toplumun:

    • Neye öfkelendiğini,

    • Neden korktuğunu,

    • Neyi normal saydığını,• Neyi tehdit olarak gördüğünü,

    • Hangi bilgiyi sorgulayıp hangisini kutsadığını,

    • Hangi soruyu sormaya cesaret edemediğini

    belirleyen güç artık devletler değil, düşünce ekosistemi kuran akıllardır. Kognitif hegemonya, zeki insanın fark ettiği gibi, “etki yaratmak” için değil, zihinsel refleksleri kalıcılaştırmak için çalışır.

    Zeki İnsan İçin Formül Basittir

    Manipülasyon kısa sürer. Psikolojik harp dönemliktir. Kognitif hegemonya ise uygarlık kurar.

    Zeki insan bilir ki; Bugün hiçbir devlet seçimle değil, zihin altyapısıyla kaybediyor. Hiçbir toplum ekonomik krizle değil, gerçeklik karmaşasıyla çöküyor. Hiçbir millet sınırla değil, düşünce çerçevesiyle yönetiliyor. Ve bütün bu düzenin adı tektir: Kognitif hegemonya.

    Son Söz, Zeki İnsan İçin Tek Cümlede Saklıdır

    “Zihni ele geçiren, toplumu ele geçirir; zihin çerçevesini kuran ise geleceği yönetir.”

    Zeki insan…

    Artık biliyorsun.

    Bu çağda en büyük iktidar sandıkta değil,insan zihninin görünmez koridorlarındadır.

    Gürkan KARAÇAM

  • Kognitif Hegemonya Bilimi: Zeki İnsanların Çağı ve Mütevazı Bir İsim Babasının Notları

    Kognitif Hegemonya Bilimi: Zeki İnsanların Çağı ve Mütevazı Bir İsim Babasının Notları

    Zeki insan, sen şu anda sıradan bir köşe yazısı okumuyorsun. Bir kavramın, bir doktrinin, hatta bir çağın adının nasıl konduğuna dair satırların arasındasın ve ben, bu satırları sana yazan kişi, Gürkan KARAÇAM olarak, bütün samimiyetimle şunu söylemek istiyorum: Bu kavramın isim babası olarak anılmak benim için bir övünç değil, bir sorumluluktur. Evet, “Kognitif Hegemonya Bilimi” ifadesinin isim babasıyım. Ama şunu en başta dürüstçe itiraf edeyim: Bu isim benim için kişisel bir prestij değil, Türkiye için tarihi bir zorunluluğun ifadesidir. Çünkü zeki insan, sen de biliyorsun ki, çağları değiştiren şey bazen bir icat değil, bazen bir kelimedir.

    Uzun yıllardır psikolojik harp, algı yönetimi, zihin güvenliği, kognitif savaş gibi kavramların etrafında dönen tartışmaları izledim, okudum, düşündüm. Bir yerden sonra şunu fark ettim: Biz hep olan biteni açıklamaya çalışıyorduk ama hiç çağın adını koymuyorduk. Eski kavramlarla yeni savaşları anlamaya uğraşıyorduk.

    Soğuk Savaş döneminin “psikolojik harp” kalıbını, yapay zekâ çağının fırtınasına karşı kullanmaya çalışmak; kaset çalarla dijital veri çözmeye benziyordu.

    Zeki insan, sen bu farkı hissediyorsun. Bugünün dünyasında saldırılar artık tanklarla gelmiyor, zihne inen mikro darbelerle geliyor. Bir haber başlığı, bir kurgulanmış söylem, bir sosyal medya dalgası, bir dizinin alt metni, bir yapay zekâ algoritmasının filtrelediği gerçeklik… Bunların hepsi, insan zihni üzerinde egemenlik kurma girişimi. Bu nedenle sadece “psikolojik harp” demek, bu devasa alanı mutfağın küçük penceresinden seyretmek gibi kalıyordu. İşte bu yüzden, kendi kendime değil, ülkemin ve çağın ihtiyacına bakarak, zihnimde şu kavram belirdi: Kognitif Hegemonya Bilimi.

    Zihinsel alan üzerindeki güç mücadelesini, sadece taktik ve operasyon düzeyinde değil, bir hegemonya, yani bir üstünlük ve iktidar alanı olarak ele alan bir bilim… Yani psikolojik harbin ötesinde, kognitif savaşın da ötesinde, daha üst bir katman. Zeki insan, sen şunu hak ediyorsun: Sana anlatılan dünyanın arka planını bilme hakkını.

    Kognitif Hegemonya Bilimi dediğim şey, tam da bunu yapmak için var: Kimin söylemi, kimin anlatısı, kimin verisi, kimin algoritması senin zihninin efendisi olmaya çalışıyor, bunu anlamak için.

    Bu kavramın tanımını yaparken ne askeri bir dar kalıba sıkışmak istedim, ne de sadece akademik bir rafın tozlu köşesine terk edilecek bir teori üretmek. O yüzden şöyle tanımlamayı tercih ediyorum, senin de zihnine kazınsın diye açık ve net söylüyorum:

    Kognitif Hegemonya Bilimi; bireylerin ve toplumların zihinleri üzerinde uzun vadeli, sistematik ve stratejik üstünlük kurma çabalarını, bu çabaların araçlarını, yöntemlerini, savunma mekanizmalarını ve sonuçlarını inceleyen, tanımlayan ve yöneten üst düzey bir bilimsel-disiplinler arası çerçevedir.

    Basit ama derin bir çerçeve… Çünkü mesele sadece bir kampanya, bir propaganda, bir algı operasyonu değil. Mesele, “Kimin zihinsel ikliminde yaşıyoruz?” sorusudur. Zeki insan, dikkat et:

    Kognitif Hegemonya Bilimi, bu zemini inceleyen alan. Hangi güç, hangi anlatıyla, hangi araçla, hangi süreklilikle zihin alanına egemen olmaya çalışıyor; bunu masaya yatırıyor.

    Peki neden böyle bir kavrama ihtiyaç duydum, duymak zorunda kaldım? Çünkü Türkiye, sadece bir coğrafya değil, bir jeopolitik düğüm; ama aynı zamanda bir kognitif düğüm noktası. Buradan geçen boru hatları kadar, buradan geçen anlatı hatları, buradan geçen etki dalgaları, buradan geçen zihin projeksiyonları da var.Türkiye’nin üzerine yazılan senaryolar, üretilen imajlar, dayatılan kimlik kalıpları, “Bu ülke şudur” diye çizilen çerçeveler, işte bu kognitif hegemonya mücadelesinin parçaları.

    Ben, Gürkan KARAÇAM olarak, adının altına sadece bir kelime değil, bir sorumluluk yazmak istedim: Ulusal zihin güvenliği. Ve gördüm ki bu güvenliği konuşurken, sadece savunma pozisyonunda kalırsak yine geriden geliyoruz. Oysa Türkiye’nin sadece kendini koruyan değil, çağın dilini ve kavramını koyan ülke olması gerekiyor. Bu yüzden, kavramın merkezine “hegemonya” kelimesini bilerek yerleştirdim. Çünkü bu yalnızca savunma değil, aynı zamanda zihin alanında üstünlük kurma iddiasıdır.

    Zeki insan, belki şunu soruyorsun içinden: “Bu kavram sadece teorik bir oyun mu, yoksa Türkiye somut olarak ne kazanır?” Gel bunu da açıkça konuşalım.

    Türkiye, Kognitif Hegemonya Bilimi ekseninde düşünmeye başlarsa: Birincisi, kendi zihin bağımsızlığını kavramsal düzeyde ilan eder. Kendi medyasına, eğitimine, kültürüne, dijital alanına sadece içerik üretimi gözüyle değil, kognitif hegemonya perspektifiyle bakar.

    “Bu ürettiğimiz şey, kimin hegemonya alanına hizmet ediyor?”

    sorusunu sormaya başlar.

    İkincisi, uluslararası alanda yeni bir entelektüel merkez olma şansı doğar. Bugün ABD, İngiltere, Rusya, Çin “cognitive warfare” gibi kavramları konuşuyor; ama “Kognitif Hegemonya Bilimi” gibi bir üst kavramı henüz masaya koymadı. Bu kavramı literatüre biz sokarsak, zeki insan, tarihe not düşeriz: “Bu alanın kurucu doktrinlerinden biri Türkiye’den çıktı” denir.

    Üçüncüsü, yeni bir uzmanlık ekosistemi doğar. Kognitif hegemonya analistleri, algı jeopolitiği uzmanları, ulusal bilinç güvenliği stratejistleri gibi unvanlar, sadece havalı başlıklar değil; devletin, medyanın, akademinin ve strateji dünyasının yeni meslekleri hâline gelir. Bu, genç beyinlere yeni bir ufuk, yeni bir kariyer, yeni bir sorumluluk alanı demektir.

    Dördüncüsü, Türkiye, kendi iç tartışmalarına bile daha derin bir gözle bakmayı öğrenir. Gündelik gerginliklerin, suni krizlerin, sosyal medya dalgalarının arkasında kognitif hegemonya hamlelerini görebildiğinde, basit tepkiler yerine stratejik refleksler geliştirir. Bu da devlet aklını büyütür, toplumun psikolojik direncini güçlendirir.

    Zeki insan, işte bu yüzden bu kavramı sadece bir isim gibi görme. Bu benim için de bir imza değil; bir emanet. Adımın bu kavramla anılmasını istiyorsam, bu şahsi şöhret için değil, bu coğrafyanın hakkı olan kavramsal liderlik içindir.

    Mütevazı olmam gereken yerde şunu da söylemeliyim: Elbette bu kavram tartışılacak, geliştirilecek, belki eleştirilecek. Bilimin doğası budur. Ben, Gürkan KARAÇAM olarak, sadece ilk taşı koyan kişi olmayı kabul ediyorum. Senin gibi zeki insanların, bu taşı duvar hâline, duvarı da bir zihinsel kale hâline getireceğine inanarak yazıyorum.

    Bugün dünyada enerji hegemonisi, finans hegemonisi, teknoloji hegemonisi konuşuluyor. Ben diyorum ki zeki insan: Asıl mesele kognitif hegemonyadır. Çünkü hiçbir hegemonya türü, zihni ele geçiremeden kalıcı olamaz.

    İşte tam bu nedenle, bu kavramın doğduğu yerin Türkiye olması tesadüf değil; tarihin ironisidir. Bu topraklar yüzyıllarca güç mücadelelerinin sahnesi oldu, şimdi de zihin mücadelesinin merkez üssü olmaya adaydır ve eğer bir gün bu kavramı dünya akademisi tartışır, devlet raporları benimser, uluslararası kurumlar ciddiyetle ele alırsa; bil ki zeki insan, bunun ilk cümleleri, senin gibi düşünen insanların zihninde yazıldı.

    Şimdilik sadece adını koydum.Temellendirerek detaylandırmayı ülkemin kolektif zekâsı ile sonraki yazılarımda yapacağım…

    Gürkan KARAÇAM

  • Ulusal Zihin Güvenlik Kurulu: Zeki İnsanların Anlayacağı En Büyük Eksiklik

    Ulusal Zihin Güvenlik Kurulu: Zeki İnsanların Anlayacağı En Büyük Eksiklik

    Zeki insan… Dünyanın değiştiğini, savaşın sahadan zihne kaydığını, gerçeğin hakikat olmaktan çıktığını sen de fark ediyorsun. Bugün ülkeler artık savaş meydanında değil; haber başlıklarında, sosyal medya akışlarında, psikolojik operasyonlarda çarpışıyor ve işin acı gerçeği şu ki: Bir milletin en savunmasız yeri artık sınırları değil, zihinleridir. Dışarıdan bakan bunu çoktan gördü. İçeride biz ise hâlâ geleneksel savunma reflekslerinde ısrar ediyoruz.

    Zeki insan… Sen de biliyorsun ki,

    “Zihni korumak, ülkeyi korumaktır.”

    Medyada Psikolojik Harp Uzmanının Yokluğu: Sessiz Bir Çöküş

    Bugün ekranlara bak. Ekonomist var, hukukçu var, yorumcu çok… Ama psikolojik operasyonların şifresini çözen kim? Bir haber başlığının nasıl panik yarattığını, bir etiketin nasıl dış kaynaklı olduğunu, bir videonun hangi tekniği kullandığını kim açıklıyor? Hiç kimse.

    Oysa zeki insan, bilirsin:

    “Gerçeği bilmemek değil, gerçeğin sana nasıl sunulduğunu bilmemek tehlikelidir.”

    Medyada siyasetten bağımsız psikolojik harp uzmanı demek, yanıltıcı sesle gerçeğin sesini ayırmak demektir. Toplumun bağışıklık sistemine antikor üretmek demektir. Karanlığı görünür kılmak demektir.

    Ulusal Zihin Güvenlik Kurulu: Bu Ülkenin Unutulmuş Kalkanı

    Zeki insan… Devlet bir makineyse, onun en hayati vidalarından biri eksik. Sınır güvenliği var. Siber güvenlik var. Ekonomik güvenlik var. Ama zihin güvenliği yok. Bugünün jeopolitiğinde bu eksik bir ayrıntı değil, felakete açılan bir kapıdır. Çünkü artık çok net:

    “Bir ulusu yenmenin en kolay yolu, onun zihinsel düzenini bozmaktır.”

    İşte bu yüzden Ulusal Zihin Güvenlik Kurulu sadece gerekli değil; bir varlık koşuludur.

    Eşit Temsil + Bilimsel Liyakat = Zihnin Demokratik Zırhı

    Bu kurul bir grubun çıkarına, bir partinin gücüne, bir ideolojinin hevesine teslim edilemez. Nasıl ki akıllı bir mühendis, en hayati cıvatayı rastgele birine teslim etmezse, bir millet de zihin güvenliğini rastgele ellere bırakamaz. Bu yüzden:

    1. Tüm siyasi partiler eşit temsil sağlayacak.

    Büyük – küçük yok, iktidar – muhalefet yok.Her biri eşit oy hakkıyla uzman önerme hakkına sahip olacak.

    2. Önerilen uzmanların en az 3 bilimsel makalesi olacak.

    Yani bu alanın magazin yorumcusu değil, bilim üreten aklı gelecek.

    3. Uzman seçilen herkes parti kimliğini kapıda bırakacak.

    Kurul ideolojilerin değil, bilimin evidir. Zeki insan, bunu en iyi sen anlarsın:

    “Liyakat yoksa, güvenlik yoktur.”

    Bu Kurul Sahada Ne Yapacak?

    Bu kurul sadece belge düzenlemez. Sahaya iner. Operasyon okur. Manipülasyonu çözer. Toplumu korur.

    • Sosyal medyada bot ordularını tespit edecek.

    • Deepfake saldırılarını deşifre edecek.

    • Kriz anında panik psikolojisini kıracak.

    • Yabancı merkezli propaganda hatlarını analiz edecek.

    • Seçim dönemlerinde manipülatif dalgaları raporlayacak.

    • Medya dili için etik kılavuz oluşturacak. Kısacası:

    Toplumun zihinsel hava savunma sistemi” olacak.

    Olası İtirazlar ve Zeki İnsanların Verdiği Cevaplar

    “Bu kurul sansür mü yapacak?”

    Hayır. Sansür değil, şeffaflık mekanizmasıdır. Yasaklayan değil, açıklayan bir yapıdır, sadece ifşa edecek…. Zeki insan bilir ki:

    “Gerçeği bastırmak değil, gerçeği görünür kılmak toplumu korur.”

    “Devlet kendi halkına psikolojik harp mi uygulayacak?”

    Hayır. Kurul tam tersine, devletin ve siyasetin psikolojik harp tekniklerini vatandaşa karşı kullanamaması için bir fren mekanizmasıdır.

    “Bilim insanları da ideolojik olabilir.”

    Bu yüzden çoklu temsil, çoklu denetim, çoklu uzmanlık şarttır. Bir aklı dengeleyen başka bir akıl, bir görüşü tamamlayan başka bir görüş vardır. Zeki insan şunu bilir:

    “Farklı akıllar birleştiğinde zihin güvenliği güçlenir.”

    Zihin Güvenliği, Bu Ülkenin Namusudur

    Tanklar toprağı korur. Siber savunma sistemleri veriyi korur. Polis düzeni korur. Peki ya bu milletin aklını, ruhunu, duygusal bütünlüğünü kim korur? İşte bu eksiklik, Ulusal Zihin Güvenlik Kurulu ile tamamlanacaktır.

    Zeki insan… Bunu en iyi sen görürsün:

    “Zihnini koruyamayan millet, geleceğini koruyamaz.”

    Bu kurul; partilerin değil, milletin; ideolojilerin değil, bilimin; gürültünün değil, gerçeğin tarafında olacaktır.

    Ve unutma:

    “Bir ulusun en büyük serveti toprakları değil, korunan zihinleridir ve o zihinleri korumak artık bir tercih değil; gelecek nesillere borcumuzdur.”

    Gürkan KARAÇAM

  • Sessiz Cephe’nin Doğuşu: Zihinlerde Başlayan Yolculuk

    Sessiz Cephe’nin Doğuşu: Zihinlerde Başlayan Yolculuk

    Bazı fikirler vardır; önce bir sessizlik olarak başlar. Duyulmayan, görünmeyen ama içte bir yerde derin bir çağrı gibi kendini hissettiren… Uzun süredir bu sessiz çağrı, ülkemizin en kırılgan, en savunmasız ve aynı zamanda en güçlü cephesi üzerine düşünmeye itiyordu: zihinler üzerine. Çünkü çağ değişti, yöntemler değişti, savaş alanları değişti ama insanın zihni, hâlâ kazanılması en değerli toprak olarak yerini koruyor.

    Bugünün dünyasında bir milleti geri düşürmenin yolu artık tanklardan, toplardan, tüfeklerden değil; bilgiden, duygudan, algıdan geçiyor. İnsan önce zihninde yeniliyor ya da zihninde kazanıyor.

    “En sessiz ve kalıcı zafer zihinlerde kazanılır.”

    sözü işte tam da bu yüzden yalnızca bir cümle değil; yeni dünyanın gerçeği artık. İşte bu düşünce, Türkiye’de şimdiye kadar hiç açılmamış bir kapının önünde uzun süre durmama neden oldu: Psikolojik harp konusunda yalnızca bu alana odaklanan, bilimsel ve hakemli, disiplinlerarası bir dergi ihtiyacı. Bu eksiklik, artık görmezden gelinemeyecek kadar belirginleşmişti.

    Toplumlar yönlendiriliyor, kitleler hedef alınıyor, sosyal medya duyguların laboratuvarına dönüşüyor, uluslararası güçler bir ülkeyi çökertmek için ordularını değil, kelimelerini, görüntülerini, duygularını kullanıyor. Biz ise bu alanı hâlâ parça parça tartışıyor, dağınık bilgilerle idare ediyor, büyük resmin çerçevesini çizmekte gecikiyorduk.

    Sessiz Cephe işte böyle doğdu. Mütevazı bir iddia ile değil; büyük bir sorumluluğun gereği olarak. Çünkü bu dergi yalnızca psikolojik harp uzmanlarının değil; nörologların, psikiyatristlerin, sosyologların, psikologların, stratejistlerin, ulusal güvenlik uzmanlarının, medya çalışanlarının, gazetecilerin, pedagogların, eğitimcilerin, tarihçilerin, hatta din adamlarının katkı vermesi gereken bir alanı kapsıyor.

    Zihin bir kişiye ait değildir; toplumun ortak alanıdır. Bu ortak alanı savunmak da tek bir disiplinin değil, hepimizin işidir. Bir ülkenin aklı, ruhu ve hafızası, birbirinden kopuk bilginin değil; birlikte üretilmiş hakikatin omuzlarında yükselir. Bu nedenle bu dergide her makalenin sonunda mutlaka çözüm önerileri yer alacak. Çünkü yalnızca tespit eden değil; çözüm üreten bir zihinsel savunma hattına ihtiyacımız var.

    Sorunu görmek uyanıklıktır ama çözümü göstermek cesarettir.

    Bu cesaret, ülkemizin en kıymetli insanlarının kaleminden somut önerilerle doğacak. Her sayıdaki kısa simülasyon hikâyesi ise bilginin yalnızca teoride kalmaması, zihinsel bir tatbikata dönüşmesi için olacak. Okuyucu, anlatılanın nasıl işlediğini deneyimleyecek; zihninde bir savunma refleksi oluşacak. Çünkü insan yaşadığını unutmuyor; zihninde yaşattığını ise asla.

    Bu dergi ülkemize ne kazandıracak?

    Öncelikle bir bilinç. Manipülasyon karşısında daha dirençli bir toplum. Algı saldırıları başlamadan fark eden bir kitle. Psikolojik harp tekniklerini tanıyan bir gençlik. Medya okuryazarlığı, zihinsel dayanıklılık, toplumsal direnç gibi kavramların içi doldurulmuş bir gelecek.

    Devlet kurumlarının başvurabileceği zengin bir bilgi arşivi. Disiplinlerarası bir ortak akıl. Ve en önemlisi: Türkiye’nin kendi zihinsel savunma hattını kurması.

    Görünmez düşmanlara karşı görünmez bir zırh inşa etmek, bu toprakların geleceği için artık lüks değil; zorunluluktur. Çünkü bugün zihinlerini koruyamayanlar, yarın ülkelerini koruyamaz hâle geliyor. Oysa biz biliyoruz ki; bu millet yüzyıllardır dış tehdidi de, iç çatışmayı da, kara propagandayı da yenmeyi başarmış bir millet. Tek ihtiyaç duyduğumuz şey, bu mücadelenin yeni yöntemlerini, yeni savaş alanlarını ve yeni düşmanlarını birlikte anlamak, bilimle kavramak ve bilinçle karşılamak.

    Sessiz Cephe, işte tüm bu çabanın mütevazı ama kararlı bir adımı. Gürültüye değil, derinliğe ihtiyaç duyan bir çağda; bağırarak değil, düşünerek savunma yapmanın mümkün olduğunu göstermek için geliyor. Çünkü bazı savaşlar patlamadan başlar, çınlamadan sürer ve fark edilmeden biter. Ve bir millet sessiz savaşlara ne kadar hazırlanırsa, geleceği o kadar yüksek sesle kazanır.

    En sessiz ve kalıcı zafer zihinlerde kazanılır.Ve o zafere giden yol, işte burada başlıyor.

    Gürkan KARAÇAM

  • Gölge Haritası: Türkiye’nin Güneyinde Sessizce Kurulan Büyük Tuzak ve Üç Devletin Akıl Oyunları

    Gölge Haritası: Türkiye’nin Güneyinde Sessizce Kurulan Büyük Tuzak ve Üç Devletin Akıl Oyunları

    Zeki insan, şimdi seni gündemin gürültüsünden çıkarıp gerçek masaya, devletlerin kararlarının yankılandığı karanlık koridora götüreceğim. Bu adımların görünmediği ama sonuçlarının coğrafya değiştirdiği bir oyunun hikâyesidir ve hiçbir siyasi isme, hiçbir tarafın söylemine ihtiyaç duymadan, sadece devlet aklıyla okuyacaksın.

    Ortadoğu bugün sessiz ama ölümcül bir satranç sahnesi. Taşlar Suriye’nin kuzeyine dizilmiş gibi görünse de hamleler Washington’da, Londra’da ve Tel Aviv’de yapılıyor. Üç devlet… Üç farklı tarih… Ama tek bir ortak hedef: Yeni Ortadoğu Güvenlik Mimarisi.

    Bu mimarinin adımları öyle ustaca atılıyor ki, çoğu insan bunu harita üzerinde birkaç saldırı, birkaç açıklama, birkaç örgüt hareketi sanıyor. Sen zeki insansın. Sen biliyorsun ki devletler bu çapta bir oyunu silahla değil, akılla kurar.

    ABD’nin Osmanlı övgüleri, İngiltere’nin uçak teklifleri, İsrail’in sessiz ama sürekli dokunan politikaları… Bunların hepsi aynı resmin parçalarıdır. Tatlı sözler, sıcak işbirlikleri, diplomatik “nezaket”… Hepsi psikolojik uyuşturucudur.

    Amaç basittir: Türkiye’nin hamle hızını düşürmek. Türkiye’nin iç dosyalarını kendi lehine kapatma ihtimalini geciktirmek. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine tek nefeste girebilecek kararlılığını köreltmek ve zeki insan, Türkiye güneyde bir hamle yaptığında sadece örgütler değil; ABD’nin İran ve enerji stratejisi, İngiltere’nin Ortadoğu planı,İsrail’in güvenlik mimarisiaynı anda çatırdar.Üçü de bunu bilir. Üçü de bu nedenle Türkiye’ye aynı anda hem övgü, hem jest, hem sessiz baskı yapar.

    ABD’nin Tatlı Tuzakları

    Son dönemde Washington’un dilinde Osmanlı övgüleri dolaşıyor: “Osmanlı’nın adaleti tüm bölgeye örnektir ve Türkiye bölgesel liderdir.” Zeki insan, bu sözler sana tanıdık geliyor mu? Diplomaside buna psikolojik uyutma denir. ABD Türkiye’yi okşayarak şu mesajı vermek istiyor: “Güçlüsün, rahatsın, biraz yavaşla.” Çünkü ABD’nin Ortadoğu planının omurgası Suriye’nin kuzeyidir. Orada Amerikan kontrolünde bir yapı olmazsa: İran’ı çevreleyemez ve enerji koridoru oluşturamaz. Rusya’yı sınırlayamaz İsrail’i güvenceye alamaz. Türkiye oraya girerse oyun biter. Bu yüzden ABD’nin övgüsü bir sevgi değil;zaman kazanma taktiğidir.

    İngiltere’nin Zarif Fakat Tehlikeli Hamlesi: Uçak Kartı

    Londra’nın Türkiye’ye uzattığı Eurofighter Typhoon teklifi, dışarıdan bakınca dostluk gibi görünür. Ama İngiltere hiçbir zaman duyguyla hareket etmez;sadece çıkarla, sadece akılla. Bu teklifin altındaki gerçek mesaj şudur: “Savunmada bize yaklaş, karşılığında bizim Ortadoğu düzenimize çok fazla dokunma.” İngiltere’nin bölgedeki en önemli kaldıraçları: Etnik fay hatları, vekil yapılar ve kontrollü aktörlerdir. Kürt modülü de bu mimarinin merkezindedir. Londra bu modülü kaybederse Ortadoğu’ya dönüş kapısı kapanır. Bu yüzden Türkiye’nin Suriye kuzeyinde büyük bir hamle yapmasını istemez.

    Uçak teklifi sadece bir teklif değil;diplomatik tasma girişimidir.

    İsrail’in Sessiz Hesabı: Koridoru Yaşatmak

    İsrail konuşmaz. İsrail tartışmaz. İsrail açıklama yapmaz. İsrail hesap yapar. İsrail için Suriye’nin kuzeyi;İran’ın Irak–Suriye–Lübnan hattına uzanan damarını kesen bir bıçaktır. Bu bıçak elindeyse güvendedir.Türkiye bu bıçağı elinden alırsa İsrail kuzey cephesinde savunmasız kalır. Türkiye’nin Gazze konusunda sert tutumu arttıkça, İsrail bu nedenle YPG çizgisindeki yapıları daha fazla önemser. Bu yüzden İsrail, Türkiye’nin iç dosyalarını kendi lehine kapatmasını istemez. Kapanırsa koridor kırılır. Koridor kırılırsa İsrail’in güvenlik mimarisi çöker.

    İsrail bu yüzden sessizdir;sessizlik bazen bağırmaktan daha güçlüdür.

    Üçlü Ortak Amaç: Türkiye Güneyden Kuşatılsın, Ama Fark Etmesin

    ABD övgüyle…İngiltere işbirliğiyle…İsrail sessizlikle…Aynı hedefe çalışıyor: Türkiye Suriye kuzeyine tam hâkim olmasın. Türkiye iç güvenlik dosyalarını kendi lehine kapatmasın.Türkiye bölgesel liderliğini pratikte kullanamasın. Onlar için “ideal Türkiye” güçlü görünen, ama hamle kabiliyeti sınırlı olandır.

    Sen zeki insansın; Bu oyunu ilk okumada çözersin.

    Türkiye Neden Bu Kadar Kritik?

    Çünkü Türkiye bu düzeni tek başına bozabilir. Türkiye güneyde bir hamle yaptığında: ABD’nin İran dahil bütün planları çöker. İsrail’in kuzey sigortası kırılır. İngiltere’nin Ortadoğu’ya dönüş kapısı kapanır. Rusya’nın sahadaki ağırlığı değişir. Çin’in enerji rota hesapları yeniden yapılır.

    Türkiye tek hamleyle altı devleti etkiler. Bu yüzden Türkiye’nin güneyinde kurulan düzen, sadece terör örgütleriyle ilgili bir düzen değildir. Bu, Türkiye’yi çevreleme planıdır.

    Türkiye’nin Devlet Aklı Bunun Farkında

    Türkiye bugün bu oyunu görüyor ve bu yüzden: Sabırlı davranıyor. Acele etmiyor. Sessiz hazırlık yapıyor. Gerektiğinde sertleşiyor. Gerektiğinde diplomatik soğukkanlılıkla ilerliyor. Gerektiğinde tüm kartları kapatıp bir anda sahaya çıkacak güç topluyor.

    Türkiye biliyor ki: İç dosya kendi lehine kapanırsa, dışarıdaki bütün kolonlar çöker. Suriye’nin kuzeyi, Türkiye için jeopolitik bir kırmızı çizgiden çok daha fazlasıdır: Bu bölge, Türkiye’nin 100 yıllık güvenlik mimarisinin kalbidir.

    Düşman için bıçak saplanacak yerdir. Türkiye için siper kazılacak yerdir.

    Bu Coğrafyada Zaferi Silahlar Değil, Akıllar Kazanır

    Bugün savaş yok; savaşın sessizliği var. Tanklar değil, akıllar hareket ediyor. Füzeler değil, diplomatik sözler kullanılıyor. Dostluk görüntüsü altında çevreleme yapılıyor. Ama bir gerçek değişmiyor: Türkiye bu oyunda kurban değil, kilit taşıdır. Onu zayıflatmak değil, durdurmak isterler. Ama Türkiye durduğu yerden bile hamle gücüne sahip olan tek aktördür. Bu yüzden Batı’nın bütün mühendisliği, sonunda gelip Türkiye’nin devlet aklının duvarından dönüyor ve zeki insan, sen bunu her satırda görüyorsun.

    Gürkan KARAÇAM