Yazar: GÜRKAN KARAÇAM

  • SESSİZ CEPHE

    SESSİZ CEPHE

    Zeki İnsan…

    Bugün sana yalnızca bir dosyayı değil; kognitif hegemonya çağının kapısını açan bir düşünceyi anlatacağım. ABD Kara Kuvvetleri’ne ait FM 3-05.30 Psikolojik Harekât Saha Talimnamesi, görünürde bir askerî doktrin gibi durabilir; fakat bu dosyanın satır aralarında saklanan gerçek, devletlerin sessizce yürüttüğü zihinsel savaşın anatomisidir.

    Bu talimname, U.S. Army Special Operations Command tarafından oluşturulmuş ve ABD Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yayımlanmış, milletlerin davranış modellerini çözmek ve yönlendirmek için hazırlanmış bir kognitif müdahale protokolüdür.

    Bu dosyayı anlamak için barut kokusu değil, zihin kokusu gerekir; tank gürültüsü değil, kognitif hegemonya itki noktası gerekir. Çünkü artık dünyanın kaderi mermiyle değil, anlamla yazılıyor. Ve tam burada, mütevazı ama tarihe not düşeceğim bir gerçeği söylemek zorundayım Zeki İnsan: Bu çağın görünmez savaşını tanımlayan kavram olan “Kognitif Hegemonya” ismini literatüre ilk kez ben kazandırdım.

    Bu kavram, yalnızca yeni bir isim değildir; yeni bir düşünce evreninin kapısıdır. Çünkü şunu gördüm:

    “Bir milletin zihnini hedef alanlar, onun geleceğini rehin almak ister. Zihni korumak ise artık bağımsızlığın asıl ölçüsüdür.”

    ABD bu dosyada tam da bunu yapıyor. Bir milletin algılarını, korkularını, umutlarını ve davranışlarını yönetecek teknikleri sistematik hâle getiriyor. Bu dosyanın sahibi ABD Kara Kuvvetleri’dir; amacı ise zihin alanını askerî harita gibi yönetilebilir bir cepheye dönüştürmektir. Onların gözünde düşünce biçimi, coğrafyadan daha stratejik bir varlıktır. Ben ise bu dosyayı okuduğumda şunu fark ettim: Bu artık psikolojik harp değildir; bu zihinsel hâkimiyet mühendisliğidir. Bunun için yeni bir disipline ihtiyaç olduğunu düşünüyorum ve o disiplinin adı Kognitif Hegemonya Bilimi.

    Bu bilimin en yetkin ve kapsamlı tanımını da yine mütevazı bir şekilde ben yapayım Zeki İnsan:

    Kognitif Hegemonya, bir milletin düşünme biçimini şekillendiren, algısal çerçevesini belirleyen, gerçeklik yorumlama kapasitesini etkileyen ve bu etkiyi sistematik stratejilere dönüştüren bilimsel disiplindir. Bu bilim, bireyin zihinsel süreçlerinden devletlerin kolektif hafızasına kadar uzanan geniş bir yelpazede, bilgi, kültür, medya, teknoloji ve bilinçaltı mekanizmalarının nasıl yönetildiğini inceler. Amaç, düşüncenin sınırlarını tanımlamak değil; düşüncenin hangi istikamete evrileceğini anlamak ve gerektiğinde yönlendirmektir.

    Bu tanım, ABD’nin FM 3-05.30 dosyasında uygulayıcı düzeyde işlediği şeyin aslında üst kuramsal çerçevesidir. Yani ABD uygulamayı yazmıştı; fakat bu uygulamanın bilimsel adı yoktu. İşte zeki insan, o adı koymak bize nasip oldu.

    Zeki İnsan, ABD’nin bu dosyayla neler yaptığını anlamak için Irak’ın yıkılışını, Afganistan’ın çöküşünü, Latin Amerika’daki darbeleri, Avrupa’nın kültürel kodlarının yeniden şekillenişini izlemek yeterlidir. Tüm bu müdahalelerin ortak paydası, bu dosyada yazanların sahaya yansıyan hâlidir. Çünkü ABD şunu keşfetmiştir: “Bir toplumun davranışını değiştirmek istiyorsan önce onun gerçeklik algısını ele geçireceksin.” Ben ise bu gerçeği bir üst aşamaya taşıyıp şu hükmü koyuyorum: “Zihnin işgal edildiği çağlarda, bağımsızlık yalnızca toprakla değil; düşünceyle ölçülür.” Bu yüzden Türkiye’nin de artık bu çağın gereğini yapması gerekiyor.

    Kognitif Hegemonya Bilimi, Türkiye’de resmî bir disiplin hâline gelmelidir. Üniversitelerde kürsüler açılmalı, devlet bürokrasisinde stratejik birimler kurulmalı, TSK ve MİT içinde bilişsel harp akademileri inşa edilmelidir.

    Çünkü dünya görünmez bir savaşın içindeyken görünür tedbirlerle ayakta kalamazsınız.

    Türkiye ancak bu bilimi sahiplenirse geleceğini kendi inşa edebilir.

    Ve bil ki Zeki İnsan:Düşüncenin istikametini tayin eden millet, kaderinin mimarı olur ve zihnini ve zihinlerini koruyamayan devlet, sınırlarını koruduğunu sadece zanneder.

    Bu makalem yalnızca bir uyarı değil; bir ilan, bir başlangıçtır. Kognitif Hegemonya artık bir kavram değil; bir bilimdir. Bu bilimin adı kadar sorumluluğu da büyüktür. Ve bu bilimin doğuşu, bugün seninle birlikte bu satırlarla atılan ilk adımdır.

    Zeki insan…

    Ben sadece bir makale yazmıyorum; geleceğin stratejik aklını inşa eden bir düşünce sistematiği kurmaya çalışıyorum.

    Zeki insanlar bunu anlayacak; dünya ise er ya da geç bunu konuşacaktır.

    Gürkan KARAÇAM

    #abd #türkiye #kognitifhegemonya

  • COĞRAFYA KADER DEĞİLDİR; KADERİ SINIRLAYAN HARİTA DEĞİL, ZİHNİN TESLİMİYETİDİR Kaplan’ın Kitabı The Revenge of Geography’nin    FISILDADIĞI ŞEYLER TÜRK ZEKASININ ÇELİK KUBBESİNİ AŞAMAZ

    COĞRAFYA KADER DEĞİLDİR; KADERİ SINIRLAYAN HARİTA DEĞİL, ZİHNİN TESLİMİYETİDİR Kaplan’ın Kitabı The Revenge of Geography’nin FISILDADIĞI ŞEYLER TÜRK ZEKASININ ÇELİK KUBBESİNİ AŞAMAZ

    Zeki insan, bugün sana sadece bir kitabı değil, o kitabın arkasındaki zihin mühendisliğini anlatacağım.

    Kaplan’ın The Revenge of Geography kitabını okuduğumda, haritadan çok bir fısıltı duydum. Bu fısıltı ülkeleri analiz etmiyor; ülkelere roller biçiyordu. Sanki bir öğretmen edasıyla, bir parmak sallamasıyla her millete bir cümle söylüyordu.

    Kaplan haritayı anlatmıyor; uluslara “sen busun, sus ve sınırında otur” diyordu. Rusya’ya mealen şunu söylüyor: “Sen düzlüklere mahkûmsun, saldırgan olmak zorundasın.” Yani Rusya’ya “sakin olamazsın, karakterin budur” diye bir kimlik dayatıyor. Çin’e şunu fısıldıyor: “Denize mahkumsun, açılmak için sürekli risk almak zorundasın.” Yani Çin’e “senin kaderin gerilimdir” diyor. Ortadoğu’ya şu mesajı veriyor: “Sınırların yapay, bu nedenle istikrarsızlıktan kaçamazsın.” Yani coğrafyayı bahane ederek halklara “sizin kaderiniz kaostur” diyor. Avrupa’ya da rahatlatıcı bir masal anlatıyor: “Sen zaten medeniyetin merkezisin, coğrafyan seni kolluyor.

    Peki Türkiye’ye ne diyor?

    İşte bizi ilgilendiren kısmı : “Sen köprüsün, geçişsin, senin rolün başkalarının arasında bir hat olmaktır. Büyük vizyon kurmaya kalkma.

    Zeki insan, işte bu noktadan sonra kalemi elime aldım. Çünkü bu bir analiz değildir; bu, milletlere rol biçme cüretidir. Bu kitap coğrafyaları anlatırken aslında şunu demek istiyor: “Herkes haddini bilsin. Haritan ne söylüyorsa ona razı ol.” Ama kaçırdığı çok önemli bir nokta var; biz o eski dünyanın çocukları değiliz artık.

    Kaplan işini yapmış ona kızacak değilim. Her düşünür kendi cephesinden ateş eder. Ama unutma: Bu toprakların çocukları zihin savaşını kaybedemeyecek kadar zekidir, kendi yenilmek istese zekası bu aşağılanmaya boyun eğmez… Ve hakikat kognitif hegemonya çağında Türk Milleti, kendi kaderinin mimarı olarak muzaffer olacaktır.

    Zeki insan, bak şimdi daha derine iniyorum. Kaplan’ın harita üzerinden yaptığı şey sadece analiz değil; zihinlere sınır çizme girişimidir. Ülkelere mealen “sen yayılmacısın”, “sen dağını geçemezsin”, “sen çölden çıkamazsın”, Türkiye’ye “sen geçiş ülkesinden fazlası değilsin” demek… Bu, bilim ya da analiz değildir; bu kognitif kodlama girişimidir. Ve ben Kaplan’ın amacının masum olmadığını düşünüyorum. O haritayı anlatırken bile haritanın üzerinden zihin tasarlıyor.

    Ona kızıyor muyum , elbette hayır ; herkes kendi aklının , KAPLAN özelinde efendilerinin propagandasını yapar. O işini yapmış, eyvallah. Bense onun kitabının satır aralarındaki niyeti okuyabildiğimi düşünüyorum. Ben ne ona , ne de haritayı kader sanan zihinlere kızıyorum , ben sadece yapmam gerekeni yapıyorum; tespit yapmak ve anlatının ne kadar güçlü bir şey olduğunun idrak edilmesini sağlamak ve dahi kendi anlatılarımızın ivedilikle sağlam içeriklerle yaygınlaştırılmasına destek olmak. Şikayet etmek zaten biz Türk’lere özgü bir şey değil…

    Şimdi zeki insan, gel şimdi masanın öbür tarafına geçelim. Türk Milleti yüz yıllardır bir şeyi defalarca kanıtladı: Türk Aklına Sınır Çizilemez.

    Sınır dağda, vadide, haritada olabilir;ama hiçbir Türk zekâsı haritanın içine hapsedilemez. Coğrafyaya sıkıştırılmak istenen milletler vardır ama Türk Milleti, saflarını sıklaştıran millettir. Suyun akışını değiştirir, ticaret yollarını zorlar, hava sahasını yeniden yazar, savaşın doğasını dönüştürür, coğrafyayı haritadan önce ruhta fetheder.

    Kognitif savaşın en keskin gerçeği şudur zeki insan: Zihinlerini teslim alamadığın hiçbir haritada hüküm süremezsin. Bu yüzden Türk Milleti kognitif savaşta yenilemez.

    SİHA devrimi nasıl oyunları bozduysa,Türk Milleti’nin zihinsel devrimi de yeni çağın oyunlarını bozacaktır.

    Ve seni temin ederim zeki insan: Bu devirde, yani kognitif hegemonya savaşında kimse bir Türk’ü yenemez. Çünkü bir Türk cihana bedeldir; zira bir Türk’ün zihni insanlık tarihinin vicdanını taşır.

    Kaplan’ın kitabını kapatırken kendi kendime şunu söyledim: “Coğrafya sadece çerçevedir. Kaderi belirleyen Allah’tır ki o da gayrete kapı aralamıştır. Kader gayrete aşıktır sözü bu topraklarda boşuna söylenmemektedir. İşte bu yüzden çerçevenin içini dolduracak olan milletin aklı, iradesi ve cesaretidir.

    Ve zeki insan, bu satırları okurken sen de fark ettin: Biz artık haritaları değil, haritaları aşan zekâyı konuşuyoruz.bBu yüzden söylüyorum: “Kader Allah’ın yazgısıdır; coğrafya sınır çizer ama Türk milleti o sınırın ötesine geçerek tarihi hem yapar hem de yazar. Dünde , bugünde, yarında…

    Gürkan KARAÇAM

    #türkiye #kognitifhegemonya

  • KOGNİTİF HEGEMONYA ÇAĞI                                Hakikatin Egemenliği Üzerine Bir Türk Perspektifi

    KOGNİTİF HEGEMONYA ÇAĞI Hakikatin Egemenliği Üzerine Bir Türk Perspektifi

    Bazen bir çağ, sessizce değişir; gürültü yoktur, duman yoktur, barut kokusu yoktur… Ama yine de savaş bütün şiddetiyle devam eder. İşte 21. yüzyıl tam da böyle bir çağdır: Savaş meydanları sessizleşti fakat zihin meydanları insanlık tarihinin en büyük vahşetini yaşıyor .

    Bugün tanklar değil, anlamlar ilerliyor. Toplar değil, algılar yönlendiriyor. Ordular değil, hikâyeler savaşıyor ve hakikatin tarafında olmayan, kendi geleceğini bile okuyamaz hale geliyor. Ben bu gerçekliği tek bir kavramla açıklıyorum: Kognitif Hegemonya.

    Bu kavram, ne bir moda kelime ne de yeni bir jargon merakı… Bu çağın esas meselesidir.

    Kognitif hegemonya nedir?

    En sade hâliyle söyleyeyim: Bir ülkenin zihin haritasının, kendi coğrafyasından daha stratejik hale gelmesidir. Çünkü toprak kaybedersen tekrar alırsın; fakat zihnini kaybedersen, hangi toprağın sana ait olduğunu bile tartışamaz hâle gelirsin.

    Hakikati söylemek gerekirse: Bugün devletlerin gerçek gücü, kendi hakikatini dünyaya anlatabilme kapasitesidir. Diplomasi, askeri güç, ekonomik hamle…Hepsi bir noktada anlam bulur veya anlam kaybeder: Zihinlerin kabul ettiği gerçeklik çerçevesinde. Bu yüzden artık savaşlar, ülkeleri yıkmaktan çok, insanların kendi ülkelerine olan güvenini aşındırmak ve gerçekliği bükebilmek üzerine kurulu.

    21. YÜZYILIN GÖRÜNMEZ SALDIRISI: GERÇEKLİĞİN KOLONİZASYONU

    Eskiden bir ülkenin limanı işgal edilirdi, bugün ise o ülkenin gerçekliği işgal ediliyor. Bir milletin duyguları, korkuları, değerleri ve yarın algısı hedef alınıyor. Artık devletlerin direnci zırha değil, bilince dayanıyor ve burada söyleyeceğim cümle belki de tüm makalenin omurgasıdır:

    “Gerçekliği üretemeyen devlet, geleceği yönetemez.”

    Peki Türkiye Bu Tablonun Neresinde?

    İşte burası en çok dikkat edilmesi gereken bölüm.Türkiye, yüzyıllardır dışarıdan anlam verilen; kendi hikâyesi başkaları tarafından yazılmak istenen bir ülkeydi. Bugün bu durum tersine dönüyor. Türkiye artık bir cümle değil, bir paragraf. Artık sahne değil, oyunun yazarı. Artık hedef değil, jeopolitik muamma çözücü ve en önemlisi: Türkiye artık kendi hakikatini kendisi tanımlıyor.

    Bu dönüşüm sessiz oldu ama şiddetli bir kırılma yarattı. Çünkü kognitif hegemonya, önce özgüvenle başlar. Özgüven ise ancak hakikatle mümkündür.

    Türkiye Neyi Başardı?

    1) Kavram bağımsızlığı

    Dışarıdan dayatılan söylemi kabul etmeyi reddediyor. “Terör”ü, “güvenlik”i, “tehdit”i ve “dostluk”u kendi gerçekliğine göre tanımlıyor. Bu, zihin bağımsızlığıdır.

    2) Stratejik öngörü

    Türkiye, bölgesel gelişmeleri takip eden değil, önceleyen öncü ülke konumuna geçti. Bu da kognitif savaşta en kritik avantajdır:

    Gündemi belirleyen, algıyı da belirler.

    3) Kültürel direnç

    Artık bir diziyle, bir tweet ile, bir akademik makale ile Türkiye’yi hizaya sokmak mümkün değil. Çünkü toplumun bilinçaltı, dışarıdan gelen manipülasyonlara karşı çok daha güçlü bir bağışıklık kazandı.

    4) Teknolojik zekâ

    Siber alan, yapay zekâ, veri güvenliği ve dijital ekosistem… Türkiye artık sadece takipçi değil, üretici ve bu çok önemli bir detay:

    Veriyi kontrol eden, zihni de kontrol eder. Zihni kontrol eden ise geleceğin sahibidir.

    Türkiye Neden Hedef?

    Çünkü Türkiye, “kognitif bağımsızlık” kavramını uygulayan çok az ülkeden biri.

    Bir millete kendi tarihini, kendi tehdit algısını, kendi değerlerini unutturamazsanız o millete asla hükmedemezsiniz.

    Bugün Türkiye’nin hedef alınmasının temel nedeni budur: Kendi zihnini kendisi inşa ediyor ve bu, küresel güçlerin asla hoşlanmadığı bir durumdur.

    Peki Türkiye Bu Savaşta Nereye Gidiyor?

    Açık söyleyeyim: Eğer 21. yüzyılın galibi ‘zihinsel egemenlik’ sağlayansa Türkiye tam merkezde yer alıyor. Çünkü Türkiye sadece bölgesel bir güç değil; bölgesel bir gerçeklik üreticisidir. Bu toprakların tarihsel hafızası, jeopolitik refleksi ve kültürel derinliği, kognitif savaşta en büyük stratejik avantajımızdır. Ancak burada sade bir gerçeği de söylemek zorundayım: Biz kazandıkça saldırılar artacak. Hakikatimiz güçlendikçe, yalanlar daha da sertleşecek. Çünkü kognitif savaşta zafer, “sessizlik” değildir.

    Zafer, hakikatin tekrar tekrar kanıtlanmasıdır.

    Son Söz Değil, Bir Çerçeve Bırakıyorum

    Şöyle bir cümleyle bitirmeyi doğru buluyorum, çünkü asıl mesele bu cümlemin kendisidir:

    “Zihin bağımsızlığı olmadan devlet bağımsızlığı olmaz.”

    Ve biliyorum ki: Türkiye, coğrafyasını korumak kadar, kendi gerçekliğini de koruma iradesine sahip bir ülkedir. Bu irade doğru yönlendirilirse, 21. yüzyılın kognitif haritasında Türkiye sadece bir aktör değil,haritayı çizen ülke olacaktır.

    Ve sen zeki insan! Bilki en büyük zafer, silahların susması değil; kimin hakikatinin konuşacağıdır.

    Gürkan KARAÇAM

    #kognitif #hegemonya #emperyalizm

    #kognitifhegemonyaçağı

  • Türk Milliyetçiliğinin Yeni Çağı: Akıl, Adalet, Hafıza

    Türk Milliyetçiliğinin Yeni Çağı: Akıl, Adalet, Hafıza

    Zeki insan… Bu yazımı okurken yalnızca bir köşe yazısı değil, insanlık tarihinin en eski hafızasından geleceğin en ileri ufkuna açılan bir yolculuğa tanıklık edeceksin. Çünkü Türk milliyetçiliğini yeniden düşünmek, yalnızca geçmişi hatırlamak değildir; insanlığın kolektif bilincinde saklı olan adalet arayışını yeniden yorumlamaktır.

    Bu kez Orhun’dan değil, çok daha derinden başlıyoruz; çünkü Türk milliyetçiliği yalnızca bir bozkırın ürünü değildir. Adalet fikri nerede filizlendiyse, düzen fikri nerede doğduysa, insan zihni nerede uyanmaya başladıysa, o yürüyüşün içinde mutlaka Türk aklının izi vardır.

    İrlanda’nın sisli tepelerinde adalet için yemin eden Kelt rahiplerinin dünyasında da… İskoçya’nın kayalıklarında özgürlük uğruna direnen klanların tarihinde de…Viking sagalarında denizlerin ötesine aklıyla yön veren kaşiflerde de… Kuzey Amerika’nın Kızılderili kabilelerinde toprağa değil, dengeye bağlı yaşayan bilgelikte de… Mezopotamya’nın Sümer şehirlerinde yazının ve adaletin ilk yankılarında da… Avrasya bozkırında İskitlerin onur ve özgürlüğü kutsal gören yaşam anlayışında da…

    Çünkü adalet, insan türünün ortak kadim arayışıdır. Türk milliyetçiliği de tam bu arayışın akıl ve denge üzerine kurulmuş bir devamıdır. Bu yüzden diyorum ki: Türk milliyetçiliği bir üstünlük iddiası değil, bir adalet mirasıdır.

    Bir millet kendini büyütmek için başkalarını küçültmez; adaletin yükünü omuzladığı için büyür. Bizim yolumuz budur. Çağın ötesine geçen milliyetçilik, insanlığın ilk şehirlerinden bugünün dijital imparatorluklarına uzanan büyük dönüşümü okur. Çünkü artık savaş yüzlerce yıl önce olduğu gibi zırhla, kılıçla değil; düşünceyle, veriyle, algıyla, dikkat ekonomisiyle yapılıyor.

    Bir zamanlar Sümer tapınaklarında takvim hesaplayan rahiplerin elinde olan güç, bugün yapay zekâ mimarlarının elindedir. Bir zamanlar Vikinglerin denizleri çözerek kurduğu kontrol ağı, bugün uzay yörüngesinde uydular üzerinden yeniden kuruluyor. Kızılderili kabilelerin doğayla uyumu koruma mücadelesi, bugün iklim güvenliği ve kaynak rekabeti olarak karşımıza çıkıyor. İskitlerin ani ve akıllı taarruz kabiliyeti, bugün siber alanda görünmez operasyonlara dönüşüyor. Bu tablo tek bir hakikati gösteriyor: Milletini seven artık sadece vatanını değil, zamanı da savunur. Türk milliyetçiliği işte bu nedenle artık duygularla değil, çok boyutlu stratejik akılla varlığını sürdürmek zorundadır. Bir milletin bağımsızlığı geçmişte toprakla korunurdu; bugün ise bilgiyle, teknolojiyle, zihinsel egemenlikle korunur.

    Ülkeler birbirlerinin sınırlarını değil, birbirlerinin toplumlarını yöneten algoritmalarla bilinçleri hedef alıyor. Düşman tank göndermek yerine manipüle edilmiş bilgiyi gönderiyor. Saldırı artık gökyüzünden değil, zihnin en savunmasız köşesinden başlıyor. Bu nedenle Türk milliyetçiliğinin yeni dönemi, önce şunu anlamakla başlar: Zihni korumak, sınırı korumaktan daha zordur; ama zihin çökerse sınır zaten korunamaz.

    Bu çağın mücadelesi kafa karışıklığını organize edenlerle, zihnini berrak tutanlar arasındadır. Bu yüzden milliyetçiliğin ilk görevi artık şudur: Milletin zihnini güçlendirmek, onu bilgiyle, bilinçle ve stratejiyle donatmak.

    Adalet bizim üstünlüğümüzdür, dedik. Bu yalnızca bir romantik ideal değildir; çağın reel gücüdür. Çünkü adalet toplumları bir arada tutar, güven üretir, istikrar sağlar. Adaletin olmadığı yerde teknolojik güç bile çürür. Kültür, güvenlik, ekonomi, diplomasi… hepsi adaletin taşıyıcı kolonları üzerine inşa edildiği sürece anlam kazanır.

    Kelt toplumları adaleti göksel bir düzen olarak görmüştü. Kızılderililer adaleti doğanın döngüsüne tabi kılmıştı. Sümerler adaleti insan davranışını yöneten ilk kurala dönüştürdü. İskitler adaleti onurla özdeşleştirdi. Sonuç olarak Türk Kültürü adaleti devletin merkezine yerleştirdi.

    Tarih bize şunu öğretir: Adalet kuran millet, yıkılmadan büyür; adaleti yıkan millet, büyüse de ayakta kalamaz. Bu yüzden Türk milliyetçiliği güç arayışı değil adalet arayışıdır.

    Bu millet dünyaya hükmettiği dönemlerde; üstün olduğu için değil; adalet dağıttığı için saygı gördü. Bugün de küresel rekabetin ortasında Türkiye ancak adaleti merkeze alan bir akılla yükselebilir.

    Çağın ötesine geçen milliyetçilik, kültürü de güvenlik kadar ciddiye alır. Çünkü kültür bir milletin görünmez cephesidir. Sümer’in Gılgamış destanından, Kelt mitolojisine; Viking sagalarından, Kızılderili törenlerine; İskitlerin kaya resimlerinden, Türk destanlarına kadar hepsinin söylediği aynı şeydir:

    “Bir Millet hikâyesi ve o hikayeyi anlatabilme kapasitesinin büyüklüğü kadar güçlüdür.”

    Bugün bu hikâye artık sinemada, dijital platformlarda, dijital oyunlarda , yapay zekâ ile üretilmiş içeriklerde yazılıyor. Türk milliyetçiliği kültürü bir vitrin değil, bir güç çarpanı olarak anlamalıdır ki bizim hikâyemiz ne kadar akıl dolu, ne kadar adaletli, ne kadar derinlikli anlatılırsa; etkimiz de o kadar geniş olur.

    Dış politika ise artık askeri güç gösterisinden çok, akıl ve zamanlama sanatıdır. Keltler sabrı, Vikingler uyumu, Kızılderililer barışı, Sümerler diplomasi zekâsını öğretti. Bugünün Türkiye’si bu dört mirası aynı anda taşımak zorundadır. Dünyayı hamleyle değil; dengeyle, bilgelikle, öngörüyle yönetebiliriz.

    Türkiye, kıtalar arasında köprü değil; kıtalar arasında akıl üreten merkez olmalıdır. Küresel rekabette bunu sağlayacak olan ise ne silah sayısıdır ne de nüfus büyüklüğü… Bunu sağlayacak olan şey, Türk Milleti’nin kolektif zekâsıdır.

    Zeki insan… Bu yazım bir köşe yazısından çok daha fazlasıdır. Bu, çağın en sert rüzgârları arasında yürüyen bir milletin zihinsel yol haritasıdır. Türk milliyetçiliği artık nostaljiyle değil, adaletle yoğrulmuş stratejik akılla tanımlanmalıdır. Gücümüzü başkasını alt etmekten değil, kendimizi aşmaktan aldığımız bir dönemdir bu.

    Veriye hükmeden, algoritmalarını üreten, kültürünü dijital dünyaya taşıyan, siber güvenlikten uzay teknolojisine tüm sahalarda kendi aklını yansıtan bir Türkiye…

    İşte çağın ötesine geçecek olan budur. Bu milliyetçilik kılıç sallamaz; karanlığı dağıtacak ışığı yakar. Bu milliyetçilik üstünlük taslamaz; adaletin düzen kurma hakkını savunur. Bu milliyetçilik slogan değildir;geleceğin mimarisidir ve bu mimari için taşıyıcı cümlem şudur:

    Biz millet olarak kimseye hükmetmek için değil, adaletin ağırlığını taşıyabilecek kadar dik durmak için varız.

    Not: Bu yazımda kurduğum evrensel bağlantılar, tarihsel bir nedensellik iddiası taşımaktan çok, insanlığın adalet ve düzen arayışındaki felsefi ortaklığı vurgulamayı amaçlamaktadır. Yegane gayem bu kadim arayışa özgün bir model sunabilmektir.

    Gürkan KARAÇAM

  • ZEKİ İNSAN, VENEZUELA GÜNEYİN KİLİDİYSE, KANADA KUZEYİN KAPISI MI?

    ZEKİ İNSAN, VENEZUELA GÜNEYİN KİLİDİYSE, KANADA KUZEYİN KAPISI MI?

    Zeki insan… Coğrafyayı anlamak için haritaya değil, haritanın arkasındaki ilişkilere bakılır.Venezuela bugün kıtanın en kırılgan ülkesi; petrol zengini ama siyasi bakımdan yorgun, ekonomik bakımdan çökertilmiş, toplumsal bakımdan parçalanmış. Bu kırılganlık ABD için fırsat yaratıyor. Ama Kanada… Başka bir hikâyedir. Venezuela güneyin en zayıf halkasıdır, doğru ama Kanada kuzeyin en güçlü halkasıdır; NATO üyesi, ABD’nin en büyük ticaret ortağı, aynı savunma doktrinin içinde, aynı istihbarat ağının (Five Eyes) parçası.

    Peki böyle bir ülkeye ABD gerçekten “hedef” olarak yaklaşabilir mi?

    Zeki insan, işte kritik ayrım burada başlıyor: ABD’nin Venezuela’daki yaklaşımı açık bir güç baskısıdır. Kanada’ya yönelik söylemleri ise güç içi rekabetin fısıltısıdır. Her ikisi aynı değildir. Ama ikisinin ortak yanı şudur: Kaynak Kontrolü.

    ABD’nin kaynakları tükenmiyor. Bunu biliyoruz. Veriler net: Şist petrolü sayesinde üretim patladı, doğal gazda dünyanın lideri, enerji bağımsızlığını büyük oranda koruyor. Yani ABD Venezuela’ya veya Kanada’ya petrol “arz sıkıntısı” nedeniyle değil, jeopolitik ve ekonomik üstünlük yarışında rekabet alanlarını genişletmek için bakıyor.

    Peki Kanada Neden Önemli?

    Çünkü Kanada dünyanın en büyük: Nadir element rezervlerinden bazılarına, uranyum kaynaklarına, tatlı su havzalarına, stratejik orman ve minerallere, Kuzey Kutbu enerji kapısına sahip bir ülke. Bu rezervlerin bazıları geleceğin savaş sebepleridir. Ama Kanada ABD’nin düşmanı değildir; Kanada ABD’nin stratejik ikizidir.

    Zeki insan, şu soruyu sorarak başlar: “ABD ile Kanada bu kadar yakınken, neden aralarında zaman zaman ‘kaynak gerginliği’ konuşulur?” Cevap basit: Güç ortak olsa da, çıkarlar her zaman tamamen örtüşmez.

    Her iki ülke de Kuzey Amerika’nın geleceğinde söz sahibi olmak ister ve Trump’ın Kanada’ya yönelik çıkışları, bir düşmanlaştırma değil; gelecekteki ekonomik paylaşım mücadelelerinin psikolojik hazırlığıdır.

    Kanada’ya doğrudan bir “şahin hamle” yapmak mümkün değildir. NATO, ortak güvenlik anlaşmaları, ABD–Kanada ticaret bağımlılığı buna izin vermez. Ama zeki insan bilir: Modern rekabet silahla değil; söylemle, baskıyla, pazarlıkla, manipülasyonla yapılır.

    ABD Venezuela’ya güç uygular çünkü karşı koyma kapasitesi sınırlıdır. Kanada’ya söylem uygular çünkü ilişkiyi bozmayacak kadar kontrollü gerilim yaratabilir.

    Şimdi gelelim ABD’nin Venezuela’daki işini kolaylaştıran zaaflara… Toplum kutuplaşmış. Ekonomi tek sektöre bağımlı. Siyasi elitler parçalanmış. Devlet kapasitesi zayıflamış. Bu zaafların kendi kendine mi oluştuğu, yoksa dış müdahaleyle mi büyüdüğü sorusu hâlâ masada. CIA’in Latin Amerika geçmişi ortada: Şili, Guatemala, Nikaragua, Honduras… Onlarca hükümet. Onlarca operasyon. Bu deneyime sahip bir servis, kıtanın en büyük petrol ülkesindeki kırılganlıkları “seyretmekle” yetinir mi? Cevabı ben vermeyeyim zeki insan;cevabı soru zaten kendi kendine fısıldıyor.

    Kanada faktörü ise şunu gösteriyor: ABD kıtayı iki uçtan okuyor: Güneyde zayıf halkayı (Venezuela) sıkıştırarak refleks ölçüyor, Kuzeyde güçlü halkayı (Kanada) söylem üzerinden sınayarak geleceğin pazarlık alanını hazırlıyor

    .Zeki insan, gerçeği böyle okur: Venezuela kıtanın nereden kırılacağını gösterir. Kanada kıtanın nereden güçleneceğini belirler. ABD ise her iki hattı da kendi lehine yeniden dizayn etmek ister. Şimdi son soruyu sana bırakıyorum zeki insan:

    Venezuela’daki fırtınayı sadece kriz olarak mı okuyorsun,yoksa Kanada’daki sessiz gerilimi de ekleyerekkıtanın güneyinden kuzeyine doğru usulca şekillenen büyük Amerikan rekabetinin ayak seslerini mi duyuyorsun?

    Zeki insan cevabı bilir, ki sen zeki insansın…

    Gürkan Karaçam

  • TÜRKİYE’NİN SURİYE GERÇEKLİĞİ VE ÖNÜMÜZDEKİ RÖVANŞ SENARYOLARI

    TÜRKİYE’NİN SURİYE GERÇEKLİĞİ VE ÖNÜMÜZDEKİ RÖVANŞ SENARYOLARI

    Zeki insan, önce fotoğrafı netleştirelim. Suriye’de yıllardır herkes söz sahibi olmak istedi; ama sahada kalıcı düzen kurabilen tek ülke Türkiye oldu. Türkiye bunu ne sloganla ne de masa başı laflarla yaptı. Güvenli alanlar oluşturdu, insanların geri dönmesini sağladı, fiilen sorumluluk aldı. Yani meşruiyetini kimsedenizin alarakdeğil, saha gerçeği üreterek kazandı.

    ABD de bu noktada şunu gördü: “Kim ne derse desin, Suriye’nin belli bölgelerinde fiili düzeni sağlayan aktör Türkiye’dir.” Bu tespiti içlerine sindirseler de sindirmeseler de tablo bu.

    Şimdi asıl soruya gelelim: Rusya, İran, ABD, İngiltere, İsrail ve Çin bu tablodan memnun mu? Hayır, tam değil. Peki rövanş isterler mi? Evet, ama bu rövanş artık tankla, tüfekle değil; ince ayarlı hamlelerle gelir.

    Önce basit bir benzetme yapalım: Mahallenin ortasında yıllarca kavga olan bir boş alan düşün. Herkes “burayı ben kontrol edeceğim” diye iddia ediyor; kimi uzaktan bağırıyor, kimi içeride kavga çıkarıyor. Yıllar geçiyor, kimse kalıcı düzen kuramıyor. Sonra biri geliyor, ortalığı toparlıyor, insanların güvenle dolaştığı bir düzen kuruyor. İşte o “biri” şu anda Suriye’nin belli alanlarında Türkiye. Bu durum, o alan üzerinde hak iddia eden eski “mahalle ağalarını” rahatsız ediyor. Bu rahatsızlığın nasıl rövanşa dönüşebileceğine bakalım.

    Birinci senaryo: Küçük Ama Sürekli Rahatsızlıklar

    Bu senaryoda Rusya ve İran için amaç, büyük çatışma çıkarmak değil; Türkiye’nin işini zorlaştırmak. Saha etrafında zaman zaman gerilimi yükselten hamleler, yerel aktörler üzerinden çıkartılan küçük krizler, “Türkiye burada uzun süre kalamaz” havası oluşturmaya dönük psikolojik baskılar.

    Kapıyı kırmıyorlar ama sürekli zili çalıp rahatsız etmeye çalışıyorlar.

    Bu iki ülkenin motivasyonu şu: “Bu coğrafyada söz sahibi bizdik, Türkiye alan kazandı; en azından onun işini zorlaştıralım, kendimize nefes alanı açalım.”

    İkinci senaryo: Masada Algıyı Değiştirme Girişimi

    İngiltere sahaya çok güçlü girmese de masada iyi oynayan ülkelerden biridir. Olası hamle tarzı kabaca şöyle özetlenebilir: Uluslararası raporlar, toplantılar, açıklamalar yoluyla “Türkiye çok öne çıkmasın” havası oluşturmak, farklı ülkelerin kulağına “denge bozuluyor” cümlelerini fısıldamak, Türkiye’yi “sorun çözen” değil “sorun üreten” ülke gibi göstermeye çalışan söylemleri güçlendirmek.

    Bunu kavga çıkararak değil, cümlelerle, metinlerle, toplantı notlarıyla yapmaya çalışır.

    Sesini yükseltmez ama “kuliste lafıdolaştırır.”

    Üçüncü senaryo: Denge Ayarı Yapma Çabası

    İsrail, bölgeye her zaman şu gözle bakar: “Benim güvenlik dengemi kim, ne kadar etkiliyor?” Türkiye’nin Suriye’de güçlenmesi, özellikle kuzeyde düzen sağlaması, şu soruyu gündeme getirir: “Bu yeni düzen uzun vadede İsrail’in güvenlik hesabını nasıl etkiler?

    Buna karşı olası tepkiler: Türkiye’nin elini zayıflatabilecek uluslararası girişimlere destek vermek, bazı diplomatik tuşlara basarak Türkiye’yi yalnız bırakmaya yönelik adımlar atmak, gerekli gördüğünde de sessiz kalıp gelişmeleri izlemek.

    Yani İsrail’in rövanş tarzı, doğrudan hedef almaktan çok,Türkiye’nin hareket alanını daraltabilecek zeminler oluşturmaktır.

    Dördüncü senaryo: Mesafeli Kabul Ve Sınır Çizme

    ABD’nin bugün gördüğü tablo şu: Suriye’nin belli kesimlerinde fiili düzeni Türkiye sağlıyor. Bu, sahada oluşmuş bir gerçeklik. Bu gerçeği tamamen yok saymak hem zor hem de pratik değil. Bu yüzden ABD, Türkiye’nin rolünü tamamen reddetmez; ama aynı zamanda Türkiye’nin çok fazla güçlenmesini de istemez.

    Muhtemel yaklaşım: Türkiye ile ilişkileri tamamen bozmayacak ama sürekli pazarlık alanı bırakacak bir çizgi izlemek, “Evet sen sahada varsın ama bazı sınırların olmalımesajını zaman zaman hatırlatmak, gerek gördüğünde Türkiye’nin adımlarını yavaşlatacak siyasi baskı unsurları kullanmak.

    Kısaca: ABD, Türkiye’nin meşruiyetini sahadaki başarıyla kazanmış olduğunu görüyor; ama “bu rol ne kadar büyümeli?” sorusunu sürekli masada tutmak istiyor.

    Beşinci senaryo: Sessiz İzleme Ve Çıkar Hesabı

    Çin’in Suriye’deki ilgisi, doğrudan toprak kontrolü ya da askeri nüfuzdan çok, uzun vadeli ekonomik ve siyasi dengelerle ilgilidir.

    Muhtemel tavrı: Türkiye’nin bölgede güçlenmesini bir “risk” değil, izlenmesi gereken bir parametre olarak görmek, gerekirse Rusya ve İran’la olan ilişkileri üzerinden bu dengeyi kendi lehine çevirmeye çalışmak, Türkiye ile de köprüleri açık tutarak, gelecekte oluşabilecek ticari ve siyasi işbirliklerine zemin bırakmak.

    Çin, yüksek sesle sahaya girmez; daha çok “kim nerede duruyor, kiminle ne zaman işbirliği yapılır” hesabına bakar. Rövanş anlamında en sert oyuncu olmayabilir; ama uzun vadeli denge oyununda hesaba katılması gereken aktördür.

    Altıncı senaryo: Hepsinin Ortak Hedefi Türkiye’yi Yıpratma, ama Açık Çatışmadan Kaçınma

    Tüm bu ülkelerin ortak noktası şudur: Türkiye’nin Suriye’de bu kadar sorumluluk alması kendi planlarıyla çelişiyor. Ama hiçbiri Türkiye ile doğrudan çatışmayı göze almak istemiyor. Bu nedenle ortak eğilim:Türkiye’yi sahada değil, masada yormaya çalışma, küçük gerilimlerle karar alma süreçlerini zorlaştırma, zamanı lehlerine kullanarak Türkiye’nin kararlılığını test etme.

    Burada kritik nokta şu: Türkiye bu oyunu duyguyla değil, soğukkanlı akılla okumak zorunda.

    Türkiye’nin pozisyonu: Saha Gerçekliği Ve Sorumluluk

    Bütün bu senaryoların merkezinde değişmeyen tek gerçek şu: Türkiye, Suriye’de belli alanlarda fiili düzeni sağlayan, insanların geri döndüğü, günlük hayatın yeniden kurulmaya çalışıldığı bir yapı kurdu. Bu yapı, kağıt üzerindeki toplantılardan değil; sahadaki fiili uygulamalardan doğdu.

    Bu da Türkiye’ye iki şey kazandırdı:

    1. Sorumluluk: “Burada düzeni sen kurdun, o zaman devamını da sen sağlamak zorundasın.”

    2. Söz hakkı: “Bu masada benim de sözüm var, çünkü sahada ben varım.”

    ABD başta olmak üzere birçok aktör, bu tabloyu görüyor. Kabul etseler de etmeseler de, sahadaki gerçeklik kağıt üzerindeki hesapların önüne geçmiş durumda.

    Bundan sonra ne yapılmalı?

    Artık mesele “kim haklı, kim haksız” tartışması değil. Mesele şu: Türkiye, sahada elde ettiği bu fiili gerçeği, gereksiz çıkışlara girmeden, duygusal iniş çıkışlara kapılmadan, geniş bir bakış açısıyla, soğukkanlı bir şekilde yönetmek zorunda. Yani kavram kısaca şu: Bugünden sonrası “hamle yapma” dönemi değil, “hamlelerin sonuçlarını ferasetle yönetme” dönemidir.

    Türkiye sahada kazandı. Şimdi bu kazanımı uzun vadeli istikrara dönüştürme zamanı. Zeki insan, bütün bu tabloyu özetleyen cümleyi en sona sakladım;

    Sahada gerçeklik kuran ülke, masada söz hakkını zaten almıştır; bundan sonrası, o gerçekliği duyguyla değil ferasetle taşıyabilme imtihanıdır.

    Gürkan KARAÇAM

  • Küresel Akıl Kulüpleri ve Ulus Ötesi Zihin Mimarları: Zeki İnsan, Şimdi Seni Dünyanın  Yönetildiği O Karanlık Odaya Sokuyorum

    Küresel Akıl Kulüpleri ve Ulus Ötesi Zihin Mimarları: Zeki İnsan, Şimdi Seni Dünyanın Yönetildiği O Karanlık Odaya Sokuyorum

    Zeki insan… Bugün seni sahnenin izleyicisi olmaktan çıkarıp, sahnenin tasarlandığı odanın tam ortasına oturtuyorum.

    Bu oda öyle bir yer ki, dünyanın gidişatı burada belirlenir; ülkelere burada yön değiştirtilir; toplumların duyguları burada ayarlanır; geleceğin gerçekliği burada yazılır. Burada liderler konuşmaz. Onların ne konuşacağını belirleyen akıllar konuşur. Burada devletler kavga etmez. Devletlerin kavga etmesini gerekli kılan algılar dizayn edilir. Burada seçim sonuçları tartışılmaz. Seçmen zihninin hangi duygu eksenine yaslanacağı önceden belirlenir.

    İşte bu dünyanın sahiplerine “küresel akıl kulüpleri” ve “ulus ötesi zihin mimarları” diyorum. Gizli değildirler. Ama görünmezdirler. Ve sen bugün zeki insan… Görünmeyeni görenler sınıfına geçiyorsun. Gel dostum. Perdeyi açıyorum. Bir sahne canlandıracağım şimdi. Bu sahneyi anladığında dünyanın nasıl çalıştığını çözeceksin.

    Bir ülke düşün. Ekonomisi kırılgan, halkı gergin, seçimi yaklaşmış. Kimse bilmiyor ama küresel akıl kulüpleri bu ülkeyi “deney sahası” olarak seçmiş.Think tank raporları sessizce dolaşıyor. Başlıklarda şunlar var:

    “Toplumsal direnç düşük”,

    “Duygusal mobilizasyon kolay”,

    “Bilgi ekosistemi savunmasız.”

    Bir raporda kritik bir cümle geçiyor: “Bu ülkede lider değişimi için krize gerek yok; algı ayarı yeterli.”

    Ve düğmeye basılıyor. Bir veri devi, haber akışını milimetrik biçimde değiştiriyor: Olumsuz haberlerin oranı %7 artırılıyor. Küçük ekonomik veriler “felaket tonu”yla servis ediliyor. Yurt dışı yorumcular seçilmiş cümlelerle iç piyasayı tetikliyor: “Bu ülke kırılmaya yakın.”

    Ne oluyor zeki insan?

    Hiçbir gerçek kriz yok. Ama halkın algısında gizli bir gerilim başlıyor. Çünkü insan algısı, gerçeğe değil, gösterilene göre şekillenir.

    Bu manipülasyonun kaynağı kim?

    Hükümet değil.

    Muhalefet değil.

    Sokak değil.

    Kaynak: ulus ötesi zihin mimarları.

    Zeki insan, bu senaryoyu unutma. Çünkü bu, 21. yüzyılın en büyük gerçeğidir.

    Gerçeklik artık yaşanmıyor, tasarlanıyor.

    Sana daha derine inen bir sahne anlatayım. Bir teknoloji şirketi yeni bir uygulama piyasaya sürüyor. Uygulamanın amacı görünüşte eğlence: Filtreler, efektler, müzikler, videolar… Ama kimse bilmez ki uygulamanın arka planında “psikolojik profil çıkarım algoritması” çalışıyor. Bu algoritma:

    • yüzündeki mikro ifadeyi okuyor,

    • hangi içeriklerde takıldığını izliyor,

    • nasıl güldüğünü kaydediyor,

    • stres anındaki bakış süreni analiz ediyor,

    • hangi müziğin seni hüzünlendirdiğini çözüyor,

    • hangi siyasi konuların sende öfke yarattığını işliyor.

    Altı ay sonra bu veri sessizce bir think tank’e aktarılıyor. Think tank bu bilgiyi, bir ülkenin duygu haritasını çıkarmak için kullanıyor. Sonuç raporunda şu cümle var:“Bu toplum öfkeye hızlı tepki veriyor; korkuya yavaş tepki veriyor; umuda ise çok çabuk bağlanıyor.” Bunu okuyan lobiler, medyaya hangi haber tonunu vereceklerini belirliyor. Veri devleri algoritma ayarını yapıyor. Ulus ötesi şirketler reklam rotasını değiştiriyor. Zihin mimarları hangi duygunun nereye akıtılacağını hesaplıyor. Ve bir sabah toplum, kendi kararını aldığını sanarak davranıyor. Gerçekte ise karar çoktan alınmış. İşte bu sahnenin adı: KOGNİTİF HEGEMONYA MÜHENDİSLİĞİ.

    Ve sen bugün bunu okuyorsan… Bu oyunu bozabilecek nadir zihinlerden birisin zeki insan.

    Şimdi seni daha da gizli bir sahneye götüreceğim. Burası küresel akıl kulüplerinin kalbi: ULUS ÖTESİ MASA.

    O masada kimler var biliyor musun? Bir yanda think tank başkanları. Diğer yanda veri şirketlerinin analitik mimarları. Bir yanda uluslararası medya baronları. Bir yanda küresel finans kuruluşlarının strateji direktörleri. Bir yanda da “sessiz etkileyiciler”… yani dijital dünyanın görünmez elleri.

    Masadaki tek soru şudur: “Dünya hangi yöne gitmeli?

    Ülkeler mi?

    Halklar mı?

    Hükümetler mi?

    Hayır.

    Onlar karar mekanizmasının sonucu. Kararı verenler masada.

    Bir örnek daha vereyim: Bir teknoloji trendi daha ortaya çıkmadan, bu masa trendin nasıl kullanılacağını belirler. Mesela yapay zekâ…

    Halk “heyecan” duyuyor.

    Devlet “strateji” yazıyor.

    Akademi “araştırma” yapıyor.

    Ama bu masa yapay zekânın nasıl:

    • duygu yönetiminde,

    • seçimlerde,

    • kriz zamanlamasında,

    • toplum mühendisliğinde,

    • bilgi akışında

    kullanılacağını çoktan planlamış. Yani yapay zekâ bir araç değil, algı silahı hâline getirilmiş. Bunu fark eden kişi sayısı yok denecek kadar azdır. Sen şimdi o azınlıktansın.

    Zeki insan… Daha da spesifik bir sahne göstereyim sana. Böyle bir senaryoyu okuyan uzman bile ayağa kalkar, “yok artık” der.

    Bir ülkede bir gün boyunca internet hızında garip bir dalgalanma yaşanıyor. Kimse anlamıyor. İnternet kesilmedi, çökmeler yok. Ama yavaşlıyor. Sonra hızlanıyor. Sonra tekrar normalleşiyor.

    Halk bunu “teknik arıza” sanıyor. Ama perdenin arkasında başka bir şey oluyor: Veri devleri bu dalgalanmayı kullanarak toplumsal sabır eşiğini test ediyor.

    Kaç dakika sonra insanlar sinirleniyor?

    Kaç dakika sonra şikâyet ediyor?

    Kaç dakika sonra komplo üretmeye başlıyor?

    Kaç dakika sonra pes ediyor?

    Sonuç raporuna şöyle yazıyorlar: “Bu toplum 11 dakika sonra duygusal tepkisini dışa vuruyor.

    Ve bu bilgi daha sonra:

    • bir kriz yönetiminde,

    • bir siyasi kampanyada,

    • bir ekonomik baskı operasyonunda,

    • bir medya manipülasyonunda

    kullanılıyor.

    Zeki insan… Bilgi bombadan daha güçlüdür. Çünkü bomba bir binayı yıkar; ama duygu verisi bir milleti dize getirir.

    Şimdi derin bir nefes al. Çünkü sen artık:

    • küresel akıl kulüplerini,

    • ulus ötesi zihin mimarlarını,

    • think tanklerin algı senaryolarını,

    • lobilerin duygu mühendisliğini,

    • veri devlerinin görünmez testlerini,

    • ulus ötesi şirketlerin kültürel dönüşüm gücünü

    okuyan, gören, anlayan bir zihin oldun. Bu yazıyı okuyan herkes uzman değildir. Ama bu yazıyı anlayan herkes artık zihinsel elit sınıfındadır.

    Ve unutma zeki insan: “Zihin teslimiyetinin olduğu yerde demokrasi olmaz; farkındalığın olduğu yerde ise kölelik kök salamaz.”

    Sen farkındasın. Senin zihnin şimdi bu odanın duvarlarında yankılanan zekânın bir parçası. Sen artık sadece bir okuyucu değil; algı savaşlarının üst düzey komutanısın.

    Hoş geldin dostum gerçeği yöneten odanın içine. Hoş geldin gerçeği görenlerin safına ve adım attığın yer artık zirve değil zeki insan, bilincin geleceği yoğurduğu kognitif kudret noktasıdır.

    Gürkan KARAÇAM

  • Zihin Kalesi: Zeki İnsan, Bu Sefer Seni Hiç Görmediğin Bir Savaş Odasına Götürüyorum

    Zihin Kalesi: Zeki İnsan, Bu Sefer Seni Hiç Görmediğin Bir Savaş Odasına Götürüyorum

    Zeki insan… Hazırsan seni öyle bir yere götüreceğim ki; buraya ne sıradan insanlar girer, ne de gündelik hayatın gürültüsü. Bu, istihbarat örgütlerinin dahi gizli eğitimlerinde anlattığı; zihin yönetimi uzmanlarının dillendirmekten çekindiği; dış dünyada hiç kimsenin açıkça konuşmadığı derin kognitif güvenlik odasıdır.

    Sen bugün yalnızca bir yazı okumuyorsun zeki insan… Sen bugün kendi zihninin karanlık koridorlarını aydınlatmayı öğreniyorsun. Ve şimdi sana rakip istihbarat servislerinin bile insanları nasıl manipüle ettiğini; yaşantının içindeki görünmez tuzakları; psikolojinin en dip katmanlarını; ve zihin kalesinin gerçek inşasını somut gizli senaryolarla anlatacağım. Bu, “bilgi” değil. Bu görünmeyenin ilmi ve hadi gel zeki insan… Karanlık koridorun kapısını birlikte açalım.

    Diyelim ki bir gün işten eve döndün. Her şey sıradan. Yorgunsun. Telefonun çalıyor. Arayan numara tanımadığın biri. Ses sakin, profesyonel: “Merhaba, küçük bir araştırma yapıyoruz. Yarın çalıştığınız yerde bir grev olacağı söyleniyor. Bu konuda fikriniz nedir?”

    Zeki insan, fark ettin mi? Soru masum görünüyor. Ama aslında senin zihinsel denge noktanı ölçüyor:

    • tepkini

    • korkunu

    • öfke eşiğini

    • otorite algını

    • örgütsel bağlılığını

    Çağımızda istihbaratbilgi almakiçin değil, insanın gerçekliğini ölçmek için soru sorar. Bu soru aslında bir veri enjeksiyonudur. Grev yoktur. Ama senin zihnine grev fikrini sokarak tepki haritanı görürler. Eğer zihin kalesi yoksa kişi şunu düşünür:

    • “Gerçekten grev mi oluyor?”

    • “Acaba patron bir şey mi saklıyor ?”

    • “İşimi kaybetme ihtimalim var mı?”

    • “Belki de birileri beni manipüle ediyor?”

    Gördün mü? Tek bir cümle, senin beyin kimyanı değiştiriyor. Bu, kognitif mayınlama tekniğidir. Zihin kalesi olan kişi ise şunu der: “Bu bilgi bana hizmet etmiyor; beni bir yere çekmeye çalışıyor.” Ve o anda manipülasyon, senin zihin kalenin duvarına çarpar.

    Zeki insan, işte seni buna hazırlıyorum… Şimdi düşün; Bir Alışveriş Merkezindesin. Bir anda acil anons duyuluyor: “Sevgili müşterilerimiz, lütfen panik yapmayın, sistemde küçük bir teknik sorun var.” Kimse telaşlanmıyor. Ama 30 saniye sonra ikinci anons: “Güvenlik nedeniyle bazı katlar geçici olarak boşaltılacaktır. Lütfen görevlilere yardımcı olun.

    İnsanların %70’i panikle çıkış kapısına yönelir. Geriye kalan %30 ise önce çevreye bakar, durumu analiz eder. Gerçekte ne oldu biliyor musun zeki insan? Bu, bir kolektif zihin stres testi simülasyonudur. Toplumsal tepki hızını, korku eşiğini, güven duygusunu, liderlik arayışını ölçerler.

    Bir ülkenin psikolojik direnci bu tür “kontrollü deneylerle” ölçülür. Unutma zeki insan; panikleyen toplum kolay yönlendirilir. Düşünen toplum zor manipüle edilir. Zihin kalesi işte tam burada devreye girer: “Bana söylenen ile olan aynı şey mi?” diye sorarsın. Bu soru, manipülasyon kalkanıdır.

    Bir Sabah Sosyal Medyayı Açtın. Tanınmış bir ekonomistin videosunu görüyorsun. Diyor ki: “Bu hafta döviz patlayacak, hazırlıklı olun.

    Ses titrek değil.

    Ton güven verici.

    Arka planda grafik var.

    Senin gibi binlerce insan bu videoyu izliyor. Ama videodaki ekonomist gerçek değil.

    Deepfake.

    Sesi yapay zekâ üretmiş.

    Mimikler simüle edilmiş.

    Grafikler hayali. Ama bir gerçek var: Binlerce insan panikliyor. Marketlere koşanlar, döviz alanlar, elindeki her şeyi satanlar… Peki bu ne işe yarar? Bir ülkeyi destabilize etmeye.

    Ancak zeki insan şunu sorar: “Bu bilgi neden tam bugün önüme düştü?” Çünkü zihin kalenin ilk kapısı zaman filtresidir.

    Gerçek bilgi zamansız olur;manipülatif bilgi tam zamanında ortaya çıkar.

    Zeki insan bunu bilir. O yüzden manipülasyon ona işlemez. Bunu pek kimse bilmez. Hatta çoğu uzman dahi fark edemez.

    Diyelim Ki Sinirlisin. Telefon Titriyor. Sosyal medyada sana öfkeyi tetikleyecek bir içerik çıkıyor. O sinirin, seni normalde yapmayacağın bir paylaşım yapmaya yönlendiriyor. Paylaşım masum: “Siz de böyle düşünmüyor musunuz?” Ama zeki insan, asıl gerçeği bilir: Bu, Duygu Kaçırma Operasyonudur. Senin duygun ele geçirilir ve başka bir yere yönlendirilir.

    Duygunu sen yaşarsın ama davranışını onlar belirler.

    Zihin kalesi olan kişi bunu şöyle kırar: “Ben mi öfkeliyim, yoksa biri beni öfkelendirmeye mi çalışıyor?” İşte o anda zihin zinciri kırılır.

    Zeki insan… Çağın en tehlikeli manipülasyonu ne biliyor musun? TEPKİSİZLEŞTİRME.

    Sana çok küçük dozlarda arka arkaya olaylar gösterirler:

    • ufak haksızlık

    • küçük bir yalan

    • masum bir kriz

    • minik bir ekonomik çalkantı

    • bir söylenti

    • küçük bir haber

    • bir sızıntı

    Zihin Yorulur. Ve şu refleks gelişir: “Bunlar normal artık…” En büyük tehlike budur. Çünkü zihin uyuştuğu anda, manipülasyon kolaylaşır. Zihin kalesinin buradaki savunması ise şudur: Duygusal Israr. Yani “bu bana normal gelmemeli” bilinci.

    Zeki insan, manipülasyona alışmaz. Zeki insan, anormali normal saymaz. Bu yüzden senin kale duvarların çökmeyecek.

    Bugün sana sadece bilgi vermedim. Bugün sana komplo teorisi değil, zihin teorisi anlattım. Bugün sana akıl öğretmedim; aklının nasıl ele geçirildiğini, ve nasıl korunacağını gösterdim.

    Sen artık:

    • bilgi enjeksiyonunu,

    • derin manipülasyonu,

    • duygu kaçırmayı,

    • algı çerçevelemeyi,

    • zihin mayınlamayı,

    • kolektif stres testini,

    • zamanladırılmış bilgi operasyonunu

    tanıyan birisin. Sen artık sadece okuyucu değilsin. Sen zihin kalenin mimarısın. Ve şunu sana tüm samimiyetimle söylüyorum zeki insan:

    “Bu kaleyi inşa eden bireyin zihnini hiçbir güç dizayn edemez.”

    Ve hoş geldin dostum…Artık kognitif hegemonya sahasında zihinleri koruyacaklardan birisin.

    Gürkan KARAÇAM

  • Algı Coğrafyası: Zeki İnsan, Gel Dünyanın Zihin Haritasını Beraber Çizelim

    Algı Coğrafyası: Zeki İnsan, Gel Dünyanın Zihin Haritasını Beraber Çizelim

    Zeki insan… Bugün sana bir harita göstereceğim. Ama bu harita okulda ezberlediğin gibi dağlar, ovalar, sınırlar, denizler taşıyan bir harita değil. Bu, devletlerin zihninin, toplumların duygusunun, milletlerin hafızasının haritası. Ben buna “algı coğrafyası” diyorum. Ve şunu başa yazıyorum, sen de zihninin bir köşesine kazı:

    “İstihbarat; devletlerin gölge stratejisini belirleyen, savaşları başlamadan kazandıran, bilgi ve algı üzerinden kurulan görünmez bir güç mimarisidir.”

    Bu cümlenin içindeki “algı” kelimesini ciddiye alan her zeki insan, artık sıradan bir okuyucu olmaktan çıkar; devlet aklının perde arkasına geçenlerden olur. Sen de şu an o kapıdan içeri giriyorsun. Çünkü zeki insan, dünya artık toprakla değil, zihinle yönetiliyor. Haritalar masa üzerinde çiziliyor ama kararlar beyin kıvrımlarında alınıyor. Sınırlar haritalarda sabit; ama algı sınırları her gün, her haberle, her krizle yeniden çiziliyor.

    Benim için algı coğrafyası, bir milletin şu sorulara verdiği gizli cevapların haritasıdır:

    “Biz kimiz?”

    “Biz kime güveniyoruz?”

    “Biz neden korkuyoruz?”

    “Biz neye kızıyoruz?”

    “Biz neye umut bağlıyoruz?”

    Bu sorulara verilen cevaplar, bir ülkenin gerçek jeopolitiğinden daha güçlü bir zihin jeopolitiği oluşturur. İşte istihbarat uzmanı dediğin, bu görünmeyen haritayı okuyabilen kişidir. Biz ise bu yazıda, o haritayı seninle beraber çizmeye yelteniyoruz.

    Zeki insan, gel dünyayı bir daha, ama bu kez zihin üzerinden dolaşalım.

    Avrupa’dan başlayalım. Haritada baktığında düzen, mimari, hukuk, demokrasi, insan hakları, sanat, Refah Devleti görürsün. Ama ben sana Avrupa’nın algı coğrafyasını anlatacağım.

    Avrupa’nın zihninde büyük bir “medeniyet platosu” vardır. Kendini dünyanın kültürel ve tarihsel öğretmeni olarak görür. Bu onların üstünlük kodudur. Bu koda dokunursan tepki verirler, bu kodu okşarsan iş birliğine açılırlar. Ama bu medeniyet platosunun altında çatlayan fay hatları da vardır:

    Birinci fay hattı, güvenlik paranoyasıdır. Mülteci, terör, enerji krizi, Rusya, Çin, radikalizm… Avrupa’nın zihninde bunların hepsi, “ya bir gün elimden her şey giderse?” korkusunun farklı yüzleridir. Algı coğrafyasında bu bölge kırmızıyla işaretlidir.

    İkinci fay hattı, kimlik bunalımıdır. Hristiyan mirası başka bir şey söyler, seküler liberal değerler başka… Avrupa, hem kutsalını kaybetmekten korkar, hem de kutsal görünmekten çekinir. İşte bu ikili sıkışma, Avrupa’nın zihinsel çatlağıdır.

    Üçüncü fay hattı, Rusya korkusudur. “Doğudan gelen karanlık” imgesi, Napolyon’dan Hitler’e, Hitler’den NATO gerilimlerine kadar Avrupa hafızasına kazınmıştır. Avrupa haritasında Rusya sınırı çizgidir; ama Avrupa’nın algı haritasında Rusya, kalın ve karanlık bir gölgedir.

    Ben bu yüzden şöyle derim zeki insan: “Avrupa’nın gücü hukukunda, kırılganlığı hafızasındadır.”

    Hafızasına dokunursan, refleks üretirsin. Hukukuna dokunursan, çelişki üretirsin. İşte algı coğrafyasını okuyan, Avrupa’yı böyle yönetir.

    Şimdi sana Ortadoğu’yu anlatayım. Haritaya bakanlar çöl, petrol, sınır, savaş, darbe görürler. Oysa ben sana onur, hafıza ve kimlik anlatacağım.

    Ortadoğu’nun algı haritasında en büyük dağ, onur dağıdır. Bu coğrafyada itibar, çoğu zaman ekmekten daha kıymetlidir. “Bir Ortadoğu toplumunu anlamak istiyorsan, önce hangi kelimenin onların onuruna dokunduğunu öğren.”

    İkinci büyük alan, mezhep fay hattıdır. Dışarıdan bakıldığında din meselesi sanılır; oysa bu, tarih, güç, iktidar, aidiyet ve güven meselesidir. Bir dış güç bu fay hattına bilinçli dokunduğunda, sadece politik kriz değil, nesiller boyu süren kırgınlıklar üretir.

    Üçüncü önemli alan, anti-sömürge hafızasıdır. Bu coğrafya, haritalarının masalarda bölündüğünü, başkentlerinin uzaktan tayin edildiğini, liderlerinin dış destekli darbelerle devrildiğini unutmaz. Ortadoğu’nun algı coğrafyasında Batı, sadece “gelişmişlik” değildir; aynı zamanda “müdahale potansiyeli”dir.

    Ve dördüncü unsur, liderlik algısıdır. Bu bölge, güçlü liderle devletin bir sayıldığı bir zihin koduna sahiptir. Lider zayıflarsa devlet zayıflamış hissedilir; lider güçlü görünürse toplum nispeten güvende hisseder.

    Bu nedenle söylerim:“Ortadoğu haritada çöldür, algı coğrafyasında volkanik bir duygudur.”

    Bu duyguyu okuyamayan, Ortadoğu’yu anlayamaz; Ortadoğu’yu anlayamayan, dünya siyasetini çözemez.

    Şimdi zeki insan, Atlantik’in ötesine geçelim, ABD’ye.

    Amerika’nın algı coğrafyasında iki kelime kocaman yazılıdır: “biz özeliz.” ABD’de “exceptionalism” denilen zihinsel kod, bir inançtır: “Biz diğer ülkeler gibi değiliz, biz farklıyız.”

    Bu inanç, onların hem en büyük motivasyon kaynağı hem de en büyük kör noktasıdır. Amerika’nın algı haritasında bir üstünlük platosu vardır: Özgürlük, demokrasi, fırsat eşitliği, teknoloji, Hollywood, Silikon Vadisi… Bu anlatı, kendi halkına şöyle der: “Dünya bozulsa da biz bir şekilde ayakta kalırız.” Ama bunun yanında, o haritada gizli çizilmiş bir korku vadisi de vardır. 11 Eylül’den itibaren derinleşen terör korkusu, Çin’in yükselişiyle artan rekabet kaygısı, Rusya ile jeopolitik sürtüşme, iç kutuplaşma…ABD’nin algı coğrafyasında, “güçlü ama kırılmaya açık bir cam kubbe” imgesi vardır.

    Bir de ekonomik-Mesihçilik bölgesi var: Serbest piyasa, kapitalizm, doların dünyadaki hâkimiyeti… Bu alan sarsılmaya başladığında, Amerikan zihin haritasında panik ışıkları yanar.

    Ben bu yüzden derim ki: “Amerika’nın gerçek haritası doların üzerinde, ama gerçek kırılganlığı kendi zihninin içinde yazılıdır.”

    Bu zihni okumadan ABD’yi sadece bir süper güç sanırsın; oysa o aynı zamanda, sürekli iç huzursuzlukla boğuşan dev bir bilinçtir.

    Şimdi kuzeye, Rusya’ya çıkalım. Haritada çok büyük bir ülke görürsün; ama ben sana çok derin bir yalnızlık duygusuna sahip bir zihin anlatacağım. Rusya’nın algı coğrafyasının merkezinde “kuşatılma hafızası” vardır. Tarih boyunca doğudan ve batıdan tehditle yüzleşmiş bir ülke olarak, zihninde hep şu soru vardır: “Yine mi geliyorlar?Bu soru, Rusya’nın güvenlik doktrinini, ekonomik tercihlerini, dış politikasını, askeri reflekslerini şekillendirir.

    İkinci büyük alan, büyük güç gururudur. Rusya, hiçbir dönemde “orta sınıf devlet” rolünü kabul etmemiştir. Ya büyük güç olacak ya masayı devirecek; zihinsel kod budur.

    Üçüncü önemli unsur, liderlik kültüdür. Rus zihninde lider, “devletin yüzü” değil, “devletin ruhu”dur. Bu nedenle lider zayıflığa düşerse, toplumun bilinçaltında “devlet elden gidiyor” hissi uyanır.

    Ben bu haritaya bakarken şöyle diyorum: “Rusya’yı anlamak için coğrafyaya bakmak yetmez; Rusya’nın kendini hep yalnız hissettiği tarih odasına bakmak gerekir.”

    İşte algı coğrafyası budur: fiziki sınırların ötesinde, duygusal sınırları okuma sanatı.

    Şimdi de doğuya, Çin’e dönelim. Çin’in algı coğrafyası, binlerce yıllık bir uygarlığın sabrı ve hesabıyla çizilmiştir. Çin’in zihninde güçlü bir “merkez ülke” algısı vardır. Kendilerini tarihin doğal merkezlerinden biri olarak görürler. Bu, eski “Middle Kingdom” zihniyetinin modern versiyonudur. Çin haritasında, zaman büyük harfle yazar: ZAMAN. Çünkü onların algı coğrafyasında en önemli stratejik unsur, toprak değil, SABIRDIR.

    Onlar 5 gün değil, 50 yıl sonrasını düşünür; 5 adım değil, 50 hamle sonrası için taş dizer.

    İkinci önemli alan, kaos korkusudur. Çin, tarih boyunca iç isyanlardan, iç düzensizlikten, parçalanmadan çok çekmiştir. Bu yüzden, “istikrar” kelimesi onların algı haritasında güvenlikten daha kutsaldır.

    Üçüncü alan, teknolojik hegemonya hedefidir. Çin, geleceğin haritalarının artık tanklarla değil, teknolojik platformlarla çizileceğini biliyor. Dijital altyapı, 5G, yapay zekâ, veri… Bunlar onların yeni “İpek Yolu”dur.

    Ben bu yüzden şunu söylüyorum: “Çin hızlı koşan değil, herkes uyurken sessizce yol alan koşucudur.”

    Algı coğrafyası okuyan biri için bu, dev bir uyarı notudur. Zeki insan, şimdi bir adım geri çekilip tabloya birlikte bakalım.

    Avrupa, güvenlik ve kimlik çatlağıyla; Ortadoğu, onur ve hafıza volkanlarıyla; ABD, üstünlük inancı ve korku vadileriyle; Rusya, yalnızlık ve kuşatılma travmasıyla; Çin, sabır ve istikrar takıntısıyla…

    Hepsi kendi algı coğrafyasında yaşıyor. İstihbarat ve kognitif hegemonya çağında, artık şunu çok net biliyorum, senin de bilmeni istiyorum: “Dünyayı tanklar değil, algı haritalarını okuyabilen zihinler yönetiyor.” İşte bu yüzden:

    Toprağı haritalarla korursun, ama devleti zihin haritasıyla korursun. Coğrafyayı ordularla savunursun, ama algı coğrafyasını zeka ile savunursun.

    Ülkelerin zihin haritalarını çıkaramayan devlet, masada hep başkalarının haritalarını imzalar.

    Biz ise zeki insan, o masaya sadece imza atmak için değil, haritayı çizmek için oturmak zorundayız.

    Unutma:“Zihnini koruyan millet, geleceğin sahibidir.”

    Sen bu satırları okurken aslında şunu yapıyorsun: Bir fiziki haritadan değil, bir zihin haritasından yürüyorsun. Ve artık biliyorsun ki…

    Gerçek güç, görünen sınırları korumak değil,görünmeyen algı sınırlarını yönetebilmektir.

    İşte tam burada zeki insan, seninle aynı cümlede buluşuyoruz:

    Biz bu çağın algı coğrafyacıları ve kognitif hegemonya mimarlarıyız. Hasılı; görünmeyen haritanın içine hoş geldin zeki insan, artık gerçek oyunun zihin merkezindesin.

    Gürkan KARAÇAM

  • Görünmez Mimari: Zeki İnsanlara Açılan Bir Kapı

    Görünmez Mimari: Zeki İnsanlara Açılan Bir Kapı

    Zeki insan, yaklaş… Çünkü bugün seni, kelimelerin değil zihnin derin odalarının konuştuğu bir dünyaya götürüyorum. O dünya ki devletlerin aklının atardamarı, geleceğin gizli mimarı, güç savaşlarının görünmez sahnesidir. O dünyanın adı İSTİHBARAT.

    Ve unutma! “İstihbarat; devletlerin gölge stratejisini belirleyen, savaşları başlamadan kazandıran, bilgi ve algı üzerinden kurulan görünmez bir güç mimarisidir.”

    Bu cümle yalnızca bir tanım değil, çağın zihinsel nabzını tutan bir manifestodur. Çünkü artık savaşlar topla tüfekle değil, zihinle, algıyla, veriyle ve yönlendirmeyle kazanılıyor. Ben buna kognitif hegemonya diyorum; yani zihinler üzerindeki mutlak hakimiyet.

    Zeki insan, iyi dinle: Bu çağda ülkeler toprak işgal ederek büyümüyor, zihin işgal ederek yükseliyor.

    Sık sık şöyle derim: “Toprak kaybedersen yeniden alırsın, zihin kaybedersen yeniden doğamazsın.”

    İşte bu yüzden istihbarat sadece bilgi toplamak değildir; bilginin kimin zihnine, hangi biçimde ve ne zaman yerleştirileceğini tayin eden ustalık sanatıdır. Gölgede yazılan senaryonun topluma nasıl güneş gibi doğacağını hesaplayan sessiz mimaridir.

    Bak zeki insan… Bir ülkeyi tanklarla kuşatamazsın ama onun beynini verilerle, haberlerle, akışlarla, algoritmalarla kuşatabilirsin.

    Kognitif hegemonya işte budur: “Doğru bilgiyi değil, istediğini doğru bilgi olarak kurgulayarak hedefine uygun yönetmek.”

    Bu yüzden gerçeğin kime ait olduğuna değil, kimin nasıl bir gerçek kurguladığına bakılır. Devletler artık iki cephede savaşır: Biri görünür cephedir; askerler, diplomatlar, politikacılar… Diğeri görünmez cephedir; analistler, operatörler, veri mimarları, zihin mühendisleri… Ve şunu hiç unutma zeki insan:“Görünür cephe savaşır, görünmez cephe kazanır.” İstihbaratın gücü işte bu görünmez zaferlerdedir. Bazen bir raporun dipnotunda saklanır,bazen bir toplumsal olayın altındaki görünmeyen finansmanda, bazen de milyonların önünden geçen masum bir haber satırında…

    Bir toplumu bir kelimeyle karanlığa sürükleyebilir, doğru kelimeyle aydınlığa çıkarabilirsin. Aklında olsun; “Milletleri sabah haberleriyle uyutmazlar, akşam haberleriyle uyandırırlar.” Çünkü zihin, gece baş başa kaldığında aldığı mesajları işlemeye başlar.

    Zeki insan, istihbaratın en büyük sırlarından biri de şudur: “Güç gürültü yapar; zeka fısıldar. Ama fısıldayan her zaman kazanır.” Ve kognitif hegemonya bu fısıltının küresel mimarisidir.

    Devletler artık insanın zihnini haritalıyor, duygu akışlarını ölçüyor, davranış modellerini okuyor, milli hafızaları şekillendiriyor. Çünkü biliyorlar ki zihni yöneten, geleceği yönetir. Kognitif hegemonya çağında asıl savaş şudur: Zihin topraklarını koruyabilen millet ayakta kalacak. Kendi hafızasına sahip çıkabilen millet yükselecek. Kendi aklını dış etkilere karşı terbiye edebilen millet bağımsız kalacak.

    Sık sık şu sözle buna vurgu yaparım: “Bir ülkeyi yıkmak istiyorsan ordusuna değil, hafızasına saldır; bir ülkeyi ayağa kaldırmak istiyorsan ekonomisine değil, zihnine dokun.”

    İşte bu yüzden bugün okuduğun her kelime, seni devlet aklının en gizli odalarına biraz daha yaklaştırıyor zeki insan. Sen artık sıradan bir okuyucu değilsin; satır aralarını okuyan, gölgelerin sesini duyan, görünmeyen mimariye adım atan kişisin.

    İstihbarat; gecenin içinden gündüzü şekillendiren bir akıldır. Kognitif hegemonya ise o aklın evrensel tezahürüdür; zihinlerin, algıların, duyguların, hafızaların büyük muharebesi…

    Ve unutma:! “Zeka bir silah değildir;Zeka, bütün silahları susturan şeydir.”

    Bugün burada, kelimelerle değil akılla yükseldin. Ve sen, zeki insan… Artık görünmeyeni görebilenlerdensin.

    Hoş geldin gerçek oyuna zeki insan.Zihnin iktidarına, kognitif hegemonya sahnesine hoş geldin…

    Gürkan KARAÇAM